Yalnız Mesajı Göster
Eski 06-14-2008, 12:59   #1 (permalink)
vuslat78
Profesör
 
vuslat78 kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Apr 2008
Konum: ...ANKARA...
Mesaj: 3,194
Rep Gücü: 509
Rep Puanı: 50574
Rep Derecesi: vuslat78 has a reputation beyond reputevuslat78 has a reputation beyond reputevuslat78 has a reputation beyond reputevuslat78 has a reputation beyond reputevuslat78 has a reputation beyond reputevuslat78 has a reputation beyond reputevuslat78 has a reputation beyond reputevuslat78 has a reputation beyond reputevuslat78 has a reputation beyond reputevuslat78 has a reputation beyond reputevuslat78 has a reputation beyond repute
vuslat78 is offline  
Varsayılan Türkiye bilimde neden geri kalıyor?


Üniversitelerimiz neden bilim üretemiyor? Ortadoğu'da Türkiye Cumhuriyeti'den sonra kurulan İsrail teknoloji üretirken, Türkiye neden aynı başarıyı gösteremiyor?

Üniversiteler, YÖK, TÜBİTAK, bilimin gelişmesinin önündeki engeller, neden buluş yapamadığımız, İsrail'in bile gerisinde olmamızın sebebi gibi konulara değindik. Biz bu sorularımızı siz haber 7 okuyucuları için bu konularda kafa yoran, fikir üreten ve tartışan bir hocayla konuşmak istedik.



Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Osman Çakmak sorularımıza açık yüreklilikle ve cesaretle cevaplar verdi. Bu cevaplar üzerinde sanırım hem üniversite öğrencileri, hem yönetici ve hoca kadroları hem de politikacılarımızın düşünmeleri gerekir. İstifade etmeniz dileği ile…



- Herkesin merak ettiği bir soruyla başlamak istiyorum. Yüksek Öğretim Kurumları, üniversitelerimiz sanayi kurumları ve toplumla etkileşim içinde değil. En tabi soru şu değil mi? Üniversitelerimiz topluma niçin bir şey vermiyor? Diploma veren kurumlardan öte fazla bir fonksiyon icra etmiyor?




- Yüksek öğretim kurumları niçin vardır?
Her şeyden önce durumları, şartları doğru değerlendirebilme becerisine sahip insanlar yetiştirmek için vardır yüksek öğretim kurumları. Toplumun da sanayinin de ihtiyaçları ancak beceriler kazanmış insanlarla karşılanabilir.

Halbuki üniversitelerimiz sanayinin ihtiyaçlarına uygun programlar adı altında varsayıma dayalı bir sanayinin yine varsayıma dayalı ihtiyaçlarına göre vasat öğrenciler yetiştirmeye çalışmaktadır. Halbuki sanayi, yüksek öğretim kurumunun genel formasyon verdiği yani durumları doğru değerlendirebilme becerisi kazanmış olan mezunları alıp kendi özgün ihtiyaçlarına göre eğitecektir. İnsanımız, ödediği vergilerle herhangi bir sanayinin ihtiyaçlarına göre eğitim yapılmasını finanse etmek zorunda mıdır? Elbette hayır. Bu, o sanayin kollarının işi ve sorumluluğu olmalıdır halbuki.

Sorunuzda bahsettiğiniz etkileşim yetmezliğinin ikinci bir nedeni ise eğitim anlayışımızdaki sakatlıktır. Bütünüyle kalıpların ezberlenmesine dayalı bir eğitim yapımız var. Kalıpların hakim olduğu yerde etkileşim ne mümkün!.



- Üniversitelerin içine düştüğü durum yani toplumla etkileşimlerini sağlayan araçlar biliniyor mu? Biliniyorsa acaba ülkemizde niçin hayata geçirilememektedir?


- Üniversite sanayi işbirliği adı altında yıllardır, birkaç yüzyıldır bilinen araçların adları konuşulmakta, ama bunların nasıl olup da hayata geçirilemediği sorusu sorulmamaktadır.

Doğru cevaplara ancak doğru sorular sorarak ulaşabiliriz. Bu soru sorulmuş olsaydı muhtemelen cevap da kolayca bulunabilecekti: En etkili sorun çözme aracının doğru sorular tasarımlamak olduğunu öğrenememişlerdir insanımız. Aldığımız eğitimin neticesi olarak tabii. Çünkü sorular bilmeyen insanlar içindir. Her şeyin cevabı öğretilen bir eğitim yapımız var. Bu yüzden insanlarımızın soru sormaya ihtiyaçları yoktur.

Acaba hiç düşündük mü yüksek öğrenim görmüş insanımızın ortak özelliği nedir diye?
Kanaatımca “soruları olmayışları”dır. Hepimiz öyle değil miyiz? Kendimize ezberletilmiş, belletilmiş cevapları başkalarına ezbere belletmeye çalışıyoruz. Bunu neredeyse dayatmaya varan zorlamalara kadar vardırıyoruz. Herkes kendi doğrularını ikameye çalışmanın peşinde. Sorunları nasıl çözeceğimize dair bir derdimiz yok. Misyonumuz da yok. Aranılan cevaplar soruların içindedir. Etkileşim eksikliğinin temel nedeni sorularımızın olmayışıdır. Dolayısıyla sorun çözmeyi bilmeyişimizdir.



TAKLİT VE KOPYAYA MAHKUM OLMAK




- Siyasilerimiz sürekli ekonomik kalkınmadan söz ediyor. Ancak bilimi rehber yapma ve bilimle kalkınma noktasına gelince kimse ne yapacağını bilmiyor. Bilimi nasıl rehber yapacağımızı bilmiyoruz. Yanıldığımız nokta neresi size göre? Yöneticilerimiz neyin farkında değil?

- İçine girmeye çalıştığımız AB ülkeleri gibi Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri de artık eğitimi ve bilimi ülkenin birinci öncelikli meselesi haline getirmelidir. Neden hükümetin önceliği olmalıdır eğitim? Politikacılarımız, başbakanımız, sürekli kalkınmadan dem vuruyorlar ama gerçek kalkınmanın “İcada dayalı” “Buluşçuluk temelli” bir anlayışla mümkün olacağının farkına varmış değiller. Günümüzde belirleyici tek gücün buluşçuluk yenilik, icat olduğunu dünyada çok insan anladı ise de biz henüz anlamış değiliz. Sanayide neden hep dışa bağımlı durumdayız? Neden taklit ve kopya teknolojilere mahkûm kalıyoruz? Üretkenliği ve düşünmeyi öldüren ezberci eğitimle yoğrulan neslimizin beyin fırtınası ile eğitim gören toplumlarla yarışması mümkün olabilir mi? Asıl gündem tüm sorunların ortak elementi düşünce faaliyetlerini kalıplayan ezberci eğitimdir. İnsanımızı “zihinsel kölelikten” kurtaracak, ona sınır tanımadan düşünebilmeyi kazandıracak bir eğitim yapısının oluşturulmasıdır önceliğimiz.



TV kanallarımız bir mankenin hayatını önemsediği kadar bilimi ve araştırmayı önemsemiyor. Bilim toplumu olmak için elbette onun alt yapılarını eğitim şartlarını ve gereğini yerine getirmeliyiz. En az magazin ve spor kadar hayatımıza ilgi alanımıza girmeli.



Elbette, teknolojiyi üretmekle kullanmak aynı şey değildir. Sanıldığı gibi yer altı ve yer üstü zenginlikleri değil eğitilmiş insana sahip olan ülkeler güçlü hale gelmektedir. Günümüz dünyasının ikiye ayrılmış olduğunun farkında değiliz.. Birincisi icat ve yenilik yoluyla üretenler. Bunlar aynı zamanda bu şuura varamamış toplumların kaderlerine hükmetmekte ve onların sırtından geçinmektedir. İkincisi buluşların estirdiği rüzgarlara kapılıp oradan oraya sürüklenen, tüketen ve kopyalayan ülkeler. Bunların aynı zamanda günümüz dünyasının “kölelerini” oluşturmaktadır bir bakıma. Bizim hangi sınıfta olacağımızı siz takdir edin.



- Ekonomik göstergeler rakam olarak büyüyor ama bir yandan da insanımız fakirleşiyor. Bütçe açıkları büyüyor. Bir uçak almak için örneğin on binlerce, yüz binlerce tekstil ürünü ya da tarım ürünü satmak zorunda kalıyoruz. Burada bir yanlışlık yok mu? Bir öğretim üyesi olarak size göre yanlışlık nerede?



- Yüksek gelirler ancak benzeri başka yerde olmayan ürünlerle olmaktadır. Kopyacılıkla nereye kadar gidilebilir? Çünkü dışarıda patent satın almak patent üretmekle aynı şey değildir. Sadece yeni buluşlar yüzünden eskimiş, önemi ya kaybolmuş ya da azalmış patentler satılmaktadır. Patenti size sattıktan sonra siz buna göre mal üretmeye başladığınızda bir bakarsınız ki onlar yeni bir ürünle piyasaya tutunmaya çalışır, ucuz satmaya mecbur olursunuz. Yeni çıkan patenti aldığınız anda bilin ki buluşçu ülke bir yenisini devreye sokacaktır.



Evet bu gerçekleri raporlara baktığınızda görebilirsiniz. Raporlar Üniversitelerdeki potansiyelin, olduğu yerde kaldığını ve değerlendirilemediğini gösteriyor. Üniversitelerin diploma veren kurumdan öte topluma bir katkı göremiyoruz. Raporlarda bunu gösteriyor. Bir rapora göre Türkiye 3 bin 219 başvuru 44 yerli patent ile Kazakistan, Romanya, İran, Özbekistan, İrlanda, İsrail, Macaristan, Bulgaristan ve Moğolistan'dan sonra geliyor. Japonya'da günde bin 350'nin üzerinde patent başvurusu yapılırken, Türkiye'de ise her güne yaklaşık 3 patent başvurusu düşüyor. Her 100 patentten 96'sını ise yabancılar alıyor.



- Kalkınmışlığın ve gelişmişliğin tek ölçüsü sadece patent değil elbette değil mi?


- Elbette. Çalışan 10 bin nüfus başına düşen Araştırma - Geliştirme (Ar-Ge) personeli sayısı Japonya, Kore, Almanya gibi ülkelerde 50 – 150 iken, bizde ancak 7 civarında kalıyor. Dünyanın 100 zengini arasına giren iş adamlarımız vardır. Fakat ne yazık ki, dünyada bilime ve bilim adamına en çok destek veren ilk bin kişinin arasına bile katılabilecek zengin adamlarımız yoktur. Üniversitelerimizin asli görevi olan halkla etkileşmediğinden ve piyasaya duyarlı eğitim veremediğinden ve de mezunlarını istihdam edemediğinden ürünlerini çürüğe çıkaran bir fabrika gibi çalışmaktadır. Bu yüzden de dünyada ilk 500' lere 300 lere giren üniversitemiz bulunmuyor . Eğitimin mesleğini ve gerçek hayatı öğretemeyen yapısı yüzünden Türkiye iş kazası bakımından avrupa şampiyonu ve dünya üçüncüsü olarak ilan edilirken bile ne basınımızda şok etkisi oluşturur ne de siyasilerimiz konuyu ciddi olarak ele alıp da tartışma ortamı oluşuyor? . Ar - Ge ile kalkınma ve sanayi sonrası topluma geçiş hızı arasında doğru orantı bulunduğundan, artık üreten firmalar çoğu kere firmalarında doktoralı araştırmacı elaman çalıştırıyor. Sadece Siemens firması kırk bini aşkın araştırıcıyı çalıştırmaktadır. Bunların yarısı doktoralı…



- Sözün burasında şunu sormak gerekiyor. Sanayicimiz nerede yanılıyor sizce?


- Bir yandan işsizliğin büyümesi, hatta diplomalı işsizliğin akıl almaz boyutu karşısında düşünmek zorundayız. Ülkemiz dışa bağımlılığı gittikçe yükselirken kendi dış malların hücumu karşısında var olan yerli üretimler bile bir bir yok olurken işsizliğin artacağın aşikârdır.

Sanayicimiz bilim camiası ile etkileşme yolu kapalı, üniversitelerin yolu kapanınca mecburen taklit ve kopya teknolojilere mahkûm olmaktadır. Sonuçta bir işin gerçeği olmayınca sahtesi ortaya çıkıyor. İsterseniz ortaya çıkan duruma beraberce bakalım. Sanayicimiz endüstri tasarımı deyince aletlerin üzerine renkli yazı yazmayı zannediyor. AR-GE deyince ise çoğu sanayicimiz farklı kaynaklardan satın alınan malzemelerin kullanılabilirliğinin sağlanmasını düşünüyor. Hatta ülkemizde sanayici ucuz işçi ile ucuz işçilik farkını henüz kavramış görünmüyor.. Bu yüzden olsa gerek işçi verimliliğini artırarak maliyet azaltılabileceğini zannediyor çoğu sanayicimiz. “Değer analizi”, “Lojistik mühendisliği” gibi meslekler ise bizim sanayicimize hala çok uzakta. Bir tane dahi patent alamadan, üretimini yabancı patentlere lisans ücreti ödeyerek, ihracatını ise lisansörünün kendisi için kârsız gördüğü pazarlara ancak izinle yapabiliyor. Ama kurumsal kimlik, teknoloji üretimi vs. gibi konularda uzmanlaşmıyorlar.

- Kalkınmanın temelinde üretime dayalı eğitim ve buluş, yenilik, innovation bulunduğu halde, kalkınmadan sorumlu hükümetin ve bu konuda yetkilileri ve toplumu uyarması ve yol göstermesi gereken üniversite ve bilim çevrelerinin kayıtsızlığını nasıl yorumlamak gerekir
?

- Esasen AB sürecinde o ülkelerin bilimin rehberliğinde araştırmacı bir toplum olmalarına borçlu olduklarını anlamış değiliz. AB ye uyum deyince şekilsel düzenlemelerde kalıyoruz. Günümüzde belirleyici tek güç ve rekabet edebilirlikte tek ölçü buluşçuluk, yenilik, icat olduğunu kavramış değiliz.
Alıntı Yaparak Cevapla