| Dersler, Ödevler & Tezler Dersler, Ödevler & Tezler |
![]() |
|
|
LinkBack | Konu Araçları | Bu Konuda Ara | Görünüm Modları |
|
|
#2 (permalink) |
|
K ı y m e t l i (m)
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Giriş: Jun 2007
Konum: İstanbuL
Mesaj: 3,918
Tecrübe Puanı: 440
Rep Puanı: 43545
Rep Derecesi:
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
20. Yüzyıl Felsefesi 20. Yüzyıl felsefesinin temel çizgileri —bilim, kültür ve toplumsal durumla bağlantısı Günümüz felsefesinin kendine öz çizgilerini ortaya çıkaran etkenleri birkaç noktada toplayabiliriz: 1. Günümüz felsefesini geçmiş felsefeye bağlayan bir çok tarihsel çizgilerden en önemlisi Kant’ın felsefesi ile ağ Kant’ın gerçeklik bilgisi üzerindeki görüşleri ve onun salt akla dayalı fizikötesini (metafizik eleştirisi, bilgi kuramı ve metafizik tarihinde bir dönüm noktasıdır. Günümüz felsefesinde çıkış noktasını Kant‘tan almayan, onunla hesaplaşmaya girişmeyen bir felsefe akımı hemen hemen yok gibidir. Bu, elbette günümüz felsefesinin Kant’ın düşüncelerini benimsediği anlamına gelmez. Kant’a karşı tutum takınmak, onunla hesaplaşmaya girişmek, onun düşüncelerini benimsemekten ve ileriye götürmekten daha çok yer alıyor günümüz felsefesinde. Ama Kant’a karşı tutumda olan filozoflar da yine onun belli sorun koyuşlarını alıyor ve düşüncelerini ona dayandırıyorlar. En çok üzerinde durulan sorun da Kant’taki bireşimsel önsel (sentetik a priori) yargılardır. Kant’ın sorunu bu yargıları nasıl açıklanabileceği ve geçerliklerinin neye dayandığı sorusu idi. Sorunun çözümü Kant’ın trassendental idealizminde belirir. Gerçekliğin bilgisi, bilinci aşan dünyanın bizim bilincimizde yansımasıyla ortaya çıkmaz. Gerçek dünya, bizce bilinen biricik gerçek dünya —bunun da ancak duyular yoluyla sözünü edebiliriz— bizim kendi görüleme yetimizin (duyarlığın) ve anlama yetimiz (anlığın) bir ürünü olarak ortaya çıkar. Böylece duyularla bağlı olan insan ancak görüngüler dünyasını bilebilir, görüngülerin arkasında şeyin kendisi ise bize kapalı kalır. Bir kendinde şeyin varlığından kuşku duymaz Kant. Görüngü olduğuna göre görüngünün arkasında şeyin kendisi de olmalı. Bir şey var olmadan görüngü de olamaz, ama biz bu şeyin kendisini hiç bir zaman bilemeyiz. Böylece metafizik de olanaksız olur. Ancak Kant bilim olarak metafiziği olanaksız görür. Çünkü duyularımızı aşan dünya, bilgi bakımından bize kapalıdır. Nitekim ahlâk alanında bir metafizik kurmasını engellemez bu görüşü, çünkü burada bilgi söz konusu değildir. Çağdaş felsefenin Kant’ın kuramı karşısındaki tutumu birkaç yönde toplanıyor. İlkin Kant’ın temel tutumunun evetlenmesi söz konusu. Örneğin Yeni - Kantçılar (Cohen, Natorp, Cassirer) Kant’ın çıkış noktasını benimseyerek onun dizgesini eş -öncesi metafizik kalıntılardan temizlemeye çalışıyorlar. Bir Husserl Kant’tan başka bir düşünce biçimiyle yola çıkar gerçi, ama sonunda “aşkın özne”, “salt ben” kavramına ulaşır. Bir başka tutum da Kant’a karşı bir tür tepkidir. Örneğin Brentano bireşimsel önsel yargıların başka bir yorumunu, Kant’tan uzaklaşan yorumunu getirmiştir. N. Hartmann yine Kant’a karşı olarak, düşünmenin temel yasalarıyla evrenin ilkeleri arasında, başka deyişle bilgi kategorileriyle varlık kategorileri arasında bir uyum olduğunu göstermeye çalışmıştır. Ama Kant’a karşı asıl tepki Yeni olguculuk (Neo - positivism), mantıksal deneycilik ve analitik felsefe akımlarından gelmektedir. O zamana dek Kantçılarla onlara karşı olanlar arasındaki çatışma, bireşimsel önsel yargıların nasıl temellendirilebileceği üzerine idi. Oysa artık bütün bu tartışmaların anlamı yadsınıyordu, çatışmalardaki dayanak noktası ortadan kaldırılıyordu. Söz konusu olan, yadsınan artık bireşimsel önsel yargıların varoluşu idi, giderek bu yadsıma daha da keskin bir biçim aklı, bu kavramın kesin olarak tanımlanmasının bile olanak dışı olduğu ileri sürüldü. Bireşimsel önsel yargılar sorununun önemi de abartılmamalı, dendi. Aslında bütün bireşimsel önermeler deney yargılarıdır, onların sınanması da deneysel bilimlere bırakılmalıdır. Felsefenin artık, tek tek bilimler yanında g üzerine anlatımlarda bulunması olanağı yoktur. O, mantık, bilim kuramı ve temel araştırmalarına geri çekilmelidir, dendi. Bu birkaç nokta Kant’ın günümüz felsefesi için önemini göstermeye yeter. 2. Günümüz felsefesinin temel çizgilerinden birini belirleyen de metafizik karşısındaki tutumdur. Kant bilim olarak bir metafiziğin olanağını ortadan kaldırmıştı. Bilimsel metafiziğin böyle bir yadsınması onun bilgi kuramının zorunlu bir sonucu idi. Onu metafizik karsısındaki eleştirici görüş açısı günümüzde çok şiddetli etki yaptı. Bir metafiziğin olup olamayacağı üzerine birbirinin tam karşısında iki görüş var: Metafiziğin önemli bir felsefe dalı olarak tanınması, hem de temel bilim olarak tanınması. dahası felsefenin metafizikten başka bir şey olmadığı görüşü; bunun karşısında metafiziğin yadsınması, bilimsel olmayışı giderek anlamsızlığı yüzünden yadsınması. Ancak bu iki görüşün metafizik sözcüğüne verdikleri anlamın değişik olduğunu da gözden uzak tutmamak gerek. Metafiziğe evet diyen filozoflar da değişik açılardan bakıyorlar soruna. Bir yanda metafiziği deneysel temele oturtanlar metafizikle doğa bilimleri arasında bağlantı kuranlar (örneğin Brentano), öte yanda metafiziğin deneysel bilimlerden bağımsız ve önsel olduğunu ileri surenler (örneğin bir öz bilgisine erişmek istemesiyle Husserl, bir yeni varlıkbilim kurmasıyla N. Hartmann, bir Heidegger). Bir de bilimsel metafiziği bugün için artık olanaksız bulmakta birlikte, yine de metafiziği her türlü felsefe yapmanın temeli olarak gören filozoflar var (örneğın K. Jaspers) Metafiziğe karşı tam olumsuz tutumda olan felsefe akıımı da mantıksal deneyciliktir. Bunlar metafiziği tümü ile yadsıyorlar. Onlara göre bir anlamı olan metafizik önermeler, metafizik anlatımlar yoktur; bu yolda ileri sürülenlerin hepsi de anlamsız sözcük bağlantılarıdır. Metafizikçiler onlara göre dile gelmez şeyleri dile getirmek isterler. Bu da olanaksızı yapmak istemektir. Örneğin bir Wittgenstein’ın ünlü yapıtı “Tractatus” da son söz olarak söylediği şudur: “ Konuşamayacağı şey üzerinde insan susmalıdır”. Metafiziğe bu karşı çıkışta Kant’ın etkisi büyük olmuştur kuşkusuz, yine de felsefede ve tek tek bilimlerde metafiziğe bu karşı çıkışın başka nedenleri de var. Modern insan Antik çağın ve Ortaçağın insanından dahi kuşkucu olmuştur. Ayrıca bilimlerin ilerlemesi ve felsefe tarihinde ortaya çıkan görüşlerin birbirini tutmazlığı bu kuşkucu tutumu arttırmıştır. Bir yandan matematiksel ve deneysel bilimlerde bilimsel kesinliğin gittikçe artması mantıksal matematiksel kanıtlamaların sağınlığı ve bilimsel anlatımların sınanabilirliği metafiziğe karşı kuşkuları çoğaltmıştı. Öte yandan felsefe tarihine bakıldığında biribirinin karşısında duran akımların varlığı, felsefe dizgelerinin durmadan değişmesine karşılık açık bir ilerlemenin saptanamayışı bu kuşkuları büsbütün arttırdı. Ancak bu kuşkucu tutumu arttıran çok önemli etkenler de, bilimlerdeki ilerleme ve felsefe görüşlerinin tarihsel göreliliği üzerindeki bilincin uyanması da felsefenin ölümüne neden olamadılar. Tek tek bilimlerin gelişmesi felsefi bilgi kuramına birçok sorunların incelenmesini de birlikte getiriyor. Tek tek bilimlerin felsefeden kendilerini bağımsız kılmaya çalışarak ondan gittikçe ayrılmaları, bu kez de iç nedenlerle felsefe incelemelerini gereksindirdi ve felsefe araştırmalarına yeni bir itici güç verdi. Böylece metafiziğin yeni bir temellendirilmesine gidildi. Ama bu çekişme, bilimsel felsefe — bilimsel olmayan metafizik çekişmesi bitmiş değildir. Yine de bu çatışma bilimlerle felsefeyi dostça düşmanca da olsa yeniden karşılıklı yakınlaşmaya götürüyor. 3. Ancak bugün felsefenin karşısına çıkan sorunlar yalnız tek tek bilimler sorunsallığı değildir, kültürümüzün içine düştüğü bunalımdır. Bilimde ve teknolojideki baş döndürücü ilerlemeler toplumsal yaşamı da etkilemiş, toplumsal yaşamdaki değişmeler değer alanını da sarsmıştır. Bir yandan şimdiye değin tanınan inanılan değerlerin sarsılması, öte yandan salt, değişmez değerlerin araştırılması ve bu değerlerin sorunsallığı felsefeye yeni sorunlar getirmiştir. Böylece tek tek bilimlerin felsefi bir değerlendirilmesinin gerekliliği yanında, din, ahlâk, sanat, toplum gibi kültür alanlarının da felsefi bir temellendirilmesinin gerekliliği çıkmıştır ortaya. Örneğin Varoluş felsefesi bu gereksinmeden doğmuştur. İnsana, evrendeki yerini bulma anlamında, bozulmuş ve sorunsal olmuş tinsel dünyayı göstermek, bugünkü kültür kuruluşlarındaki bulamadığı salt olanı ona buldurmak ya da onu bulmaya götürmek yolları aranacaktı. Günümüzde metafiziğe ilginin ortadan kalktığını söylerken bir başka bakımdan metafiziğe gereksinimin doğduğunu da unutmamak gerek. Evrenin ve insan varoluşunun anlamı sorusundan çıkan metafizik gereksinim günümüzde daha da artmıştır. Evrenin bir bilmece oluşu ve sorunsallığı üzerindeki bilinç, tarihin hiç bir döneminde bugünkü gibi büyük olmamıştır. Öte yandan bugünkü toplumun yaşamının ekonomik, politik, toplumsal ve kültürel sorunları üzerine açık bir tutum takınması da hiç bir zaman) insandan bu denli beklenmemiştir, Metafizik gereksinmelerle kuşkucu tutum arasındaki karşıtlık bugünün insanının yaşamında gerginlik yaratıyor. Yaşamın anlamının bilinmemesi ve güvensizlik yeni sorunlar getiriyor. İşte Varoluşçuluk adı altında ortaya çıkan çağdaş felsefe akımı bu sorunlarla kendini gösteriyor. Dinsel doğmalara düşmeden, ya da yalnızca varsayımlara ve bu yüzden kuşku götürür değerlere dayalı metafizik sistemlere dayanmadan, salt olana erişmek, varoluşun son anlamım kavramak için insana yol göstermeye çalışıyor. 4; Günümüz felsefesinin belli başlı özelliklerinden biri de felsefedeki ayrımlaşma ve uzmanlaşmalardır. Eski felsefe dizgeleri tüm alanları kuşatıyordu. Oysa içinde bulunduğumuz bu yüzyılın felsefesinde bu alanların ayrı ayrı. bağımsızlaştıklarını görmekteyiz. Günümüzde felsefe akımlarını iki büyük bölüme ayırma olanağı var: 1. Dünya görüşü felsefeleri — bunlarda aralarında ayrılırlar; 2. Kuramsal bir bilgiye varmaya çalışan felsefe akımları a. bunlar da çeşitli biçimlerde karşımıza çıkıyorlar; ( örneğin Husserl geliştirdiği yeni yöntemle salt felsefi öz bilgisine erişmeye çalışır, dünya görüşüne kayıtsız bir bilgiye ulaşmayı ister. b. Bunun yanında felsefenin görevini tek tek. bilimlerin sonuçlarını toplu bir bakışla toplayan bir bağlayıcı kavrayışta bulanlar da var, örneğin N. Hartmann ve M. Seheler. c. Tek tek bilimlerin sonuçlarını her türlü fesefi açıklama ya da yorumlamayı denemeye kesinlikle karşı çıkanları da eklemek gerekir, onlara göre felsefenin görevi tek tek bilimlere temel araştırmadır; felsefe böylece temel araştırması olur, kavram ve dil araştırmaları da buraya girer; bu doğrultuda olanlar: Viyana Çevresi ve analitik felsefe temsilcileridir. 5. Felsefe doğrultularının bu birbirinden ayrılması yanında günümüz felsefelerinin bir başka özelliği de: çeşitli felsefe okullarının birbirinden uzaklaşması ve gittikçe artan bildirişme yokluğudur. Bunun sonucu da “felsefe” sözcüğünün çokanlamlı bir terim, niteliğini alması olmuştur. Felsefe derken bütün bu okullar birbirinden büsbütün başka şeyleri anlıyorlar. Günümüz Alman felsefecisi W. Stegmüller (Münih Üniversitesinde Profesör) bu karşılıklı uzaklaşmayı dört evreye ayırır: 1.Evrede; bilimsel görüş ayrılıkları söz konusudur; tartışan yanlar karşısındakinin kanıtlarından ya da öne sürdüklerinin doğruluğundan kuşku duyarlar. Ama burada henüz bir tartışma durumu vardır. Kesin bir uyuşmaya yarma umudu vardır; giderek bu, kavramların daha bir kesinlik kazanmasına, kanıtların düzeltilmesine götürür. 2. Evrede: Çıkış temelleri ve yöntemleri tümden ayrılır. Artık hiç bir tartışmaya olanak kalmayan bir noktaya varılır. Ama bu evrede henüz bir bildirişme bağlantısı kalır. 3.Evrede; artık bir bildirişme bağlantısı da kalmaz. Ama burada da yine de bir şey kalmıştır henüz; yönelim bağlantısı: Bir yan öteki yarım gerçekten ne kastettiğini anlamaz gerçi, ama hiç değilse karşısındakinin de kendisi kadar bilgi ve doğruluğa erişmeye çalıştığını bilir. 4.Evrede:Felsefe yapanlar arasına bir uçurum girmiştir artık, yönelimsel bir bağlantı bile kalmamıştır. Karşıdakinin anlatımları ve temellendirmeleri anlaşılmaz olmakla kalmaz, uğraşısının türü de boşuna bir uğraşı, bir bilmece olarak görünür. Kısası, karşısındakinin yaptığı şeyi felsefe saymaz. Bu evrede artık tam bir bildirişme yokluğuna varılmıştır. Günümüz felsefesinde işte bu karşı yanlar arasındaki ayrılma gittikçe büyümüş, örneğin Analitik Felsefe ya da başka deyişle Mantıksal Deneycilerle Varoluşçular —özellikle Jaspers ve Heidegger— arasındaki ayrıklaşma bu son evreye gelmiştir. Ancak şu var: Felsefedeki en son gelişmeler, özellikle analitik felsefenin yeni gelişmeleri durumu biraz değiştiriyor Önceleri metafizik ve varlıkbilim (ontoloji) sayılan, bu yüzden de ölü olarak görülen birçok sorunlar birden yeniden ortaya çıkıyor ve yeni bir biçimde ele alınıyor.. Özellikle “tümeller sorunu” bugünkü matematiksel temel araştırmalarının merkez noktasını oluşturuyor. Ayrıca beden - ruh sorunu da (örneğin H. FeigI) yeni çözümlemelerle canlandırılıyor. Burada Kant’ın sözünü anımsamakta yarar var: İnsan aklının bilgilerinin bir çeşidinde garip bir alın yazısı var: Kaçınamadığı sorular yüzünden tedirgin olmak; gerçi bu sorular aklın kendi yapısından çıkarlar, ama o bunlara yanıt da veremez; çünkü bunlar insan aklının her türlü gücünün üstüne çıkarlar” Ama bu sorulara yanıt verememezlik de edememiştir insan bu yüzden “sonu gelmeyen çekişmelerin içine düşmüştür. Bu çekişmelerin geçtiği alanın adı metafiziktir. Bir zamanlar metafiziğe “bilimlerin kraliçesi” gözü ile bakılıyordu, ama çağımızda hor görülüyor, “itilip kakılıyor”, bu gibi araştırmalara araştırmalara aldırış edilmiyor, diyordu Kant; ama bu aldırışsızlık boşunadır, çünkü bunların konusuna insan doğası ilgisiz kalamaz. Kant’ın bu sözlerinin günümüz için de geçerliğini yitirmediği görülüyor. Çağdaş Felsefe- Bedia Akarsu-Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları-1979 Valla böyle bişi buldum ama senin işine yararmı bilmiyorum ![]()
__________________
Hayrından umutsuzum , getirme bari Şerrini.. |
|
|
|
#3 (permalink) |
|
K ı y m e t l i (m)
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Giriş: Jun 2007
Konum: İstanbuL
Mesaj: 3,918
Tecrübe Puanı: 440
Rep Puanı: 43545
Rep Derecesi:
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Bilimsel Yayınlar Sorunu Bir ülkenin gelişmişliği ve uluslararası alandaki saygınlığı bilimsel buluşları, veya bilime yaptıkları katkıları ile belirlenmektedir. Bugün gelişmiş batı toplumlarının tümünün ortak özelliklerinin başında bilimde ilerlemiş olmalarının sonucu oluşan artı değerle sağlanan yüksek refah düzeyleri ve bunun halkın günlük yaşamına yansıtılması ile ölçülmektedir. Bilimde gelişmişliğin ölçüleri değişik şekillerde belirlenmekte olup bunlardan birisi de bilimsel buluşlarını yayın sayısı ve niteliği olarak kabul görmektedir. Ülkemizde son yıllarda bilimsel yayın sayısı yönünden ilk 25’inci sıraya çıkması beraberinde olumlu ve olumsuz tartışmaları da getirmiştir. Kanımca tartışma yanlış bir mecrada yürütülmektedir. Yayın sayısı şimdilik yetkililerin ve konu ile ilgilenen bilim insanlarının en çok dikkate aldığı konuların başında geliyor. Gerçekten sayı önemli fakat nitelikli yayın sayısı ise daha da önemlidir. Tartışmayı doğru yapmak için önce şu soruları sormak gerekir: 1. Türkiye’de bilimsel makale sayısının artmasındaki temel unsur nedir? 2. Bu yayınların kaç tanesine uluslararası bilimciler tarafından atıfta bulunuldu ve günlük hayata yönelik önemi nedir? 3. Bu yayınlardaki ham bilginin ne kadarı yenidir ve yaratıcılık olarak algıladığımız pratiğe dönüştürülebildi?. Bu soruların cevabı gelişmiş ülkelerdeki bilimin kalitesini ve yaratılan bilgiden ürüne giden kapının yolunu aralamaktadır. Her ülke hatta her üniversite veya fakülte bu konuya önem veriyor fakat bizdeki sayıdan çok kendi bilimsel etkinliklerini ve kalitelerini değerlendirmek için yapıyorlar. Bir diğer sorun da yapılan yayınların ne işe yaradığıdır. Salt yayın sayım çok olsun ve ismim üstlerde bayrak gibi salınsın mı diyeceğiz yoksa yayınlara yapılan atıf sayısı ve yayınlardan yararlanma ölçütü olan ‘flow of Index’ dedikleri yayınların pratiğe aktarımı konusunda Türkiye kaynaklı yayınların kaç tanesi hayata geçmiştir ilişkisine mi bakacağız. Kanımca bütün dünyadan ‘flow of Index’ son derece önemli bir gösterge olup herkes tarafından bilimin pratiğe aktarımı olarak kabul edilmektedir. Ülkemiz ve özelde de üniversitelerimizin indeks sıralamasındaki durumu şudur: Türkiye'nin 2000 yılında 6074 yayın ile 25. sıraya yerleştiğini belirtirler. 1990'da 41 ve 1991'de 37. sırada olan Türkiye'nin 1998 yılında yükseldiği 25. sıra ve rekoru koruduğu belirtilmektedir. ABD, bilimsel çalışma sıralamasında ise 305 bin 597 makale ile ilk sırada yer alıyor. ABD'yi; İngiltere 91 bin 513, Japonya 78 bin 941, Fransa 53 bin 467 makale ile izliyor. Ülkemizde ise 2000 yılında yayımlanan makale sayısına göre, 71 üniversite arasında en çok bilimsel çalışmayı Hacettepe Üniversitesinin yaptığı, bu üniversiteyi İstanbul Üniversitesi, Ankara Üniversitesi, ODTÜ ve İTÜ’nün izlediği ve Bilkent ve Başkent üniversiteleri dışındaki vakıf üniversitelerinin, sıralamada en geride kaldığı görülüyor. Bazı özel üniversitelerin ise hiç yayın yapmadığı da belirlenmiştir. Türkiye'nin araştırma ve geliştirme (AR-GE) harcamaların ise GSMH'ye oranının 1990'da binde 32 olduğu, 1994 yılında ise ekonomik kriz nedeniyle binde 36'ya ve 1999 yılında ilk kez yüzde yarımı geçerek binde 63 düzeyine yükselmiştir. Bu oran ABD'de yüzde 2.64, Japonya'da yüzde 3.04 iken, AB ülkelerinin ortalaması, yüzde 1.85'tir''. Ar-Ge’ye ayrılan dilim ile ülkelerin bilimsel yayın sıralaması ve gelişmişliği arasında yüksek bir ilişki bulunmaktadır. Bununla birlikte yakın geçmişe kadar daha kolay kullanımı olan Araştırma Fonlarının kapatılması ve yeni oluşumun belirsizliğini koruması ise bilimsel araştırmaların gelecekte olumsuz yönde etkileneceği beklenilmektedir. Bilimsel yayın sayısı yönünden sıralamaya ön saflarda giren ülkelerin ortak özellikleri 1. yabancı dilleri İngilizce veya İngilizce sorunları yok 2. Bilimsel potansiyellerinin güçlü olması ve ülkelerinden güçlü ekonomik destek görmeleri nedeniyle kendi dillerinde yayınladıkları dergileri indeks sınıfına sokabilmektedirler (Ör; Almanya, Fransa, Hollanda ve İspanya). 3. Söz konusu ülkelerin bilimsel faaliyet gösterdikleri her alanda bir dergileri indeks sınıfına girebilmesidir. Uluslararası yayınlar ile ilgili sunulan Tabloyu doğru okur isek Türkiye’de yayın sayısının zamanı ve geliştiği döneme göre artmasında bir kaç temel unsur ön plana çıkmaktadır. Bunları şöyle sıralayabiliriz. 1. Son yıllarda, YÖK veya Milli Eğitim Bakanlıkları tarafından yurt dışına gönderilen (1987 yılından itibaren) öğrencilerin getirdikleri bazı verilerini Türkiye’de iken yayın için uluslararası dergilerde yayınlanıyor. 2. Akademik yükselme (ciddi olarak yayın sayısının artmasında önemli bir etken). 3. Eski Doğu Blok'u ülkelerinden gelen bazı bilim adamalarının yaptığı makaleler. 4. Yayınların küçük de olsa teşvik görmesi (kısmen etkili olmuş olabilir fakat tam da emin değilim. Araştırılsa yararlı olur. 5. Bilimsel sorumluluğu gereği çalışan ve kafasında belirlenmiş bir sorunu olan ve bulgularını uluslararası alanda meslektaşları ile paylaşan sorumluluk sahibi kişiler. Ülkemizde toplam öğretim elemanı ve üyesi ile araştırıcı sayısının 63 bin civarında olduğu söyleniyor, fakat toplam yayın sayısı birim araştırıcı sayısı ile oranlandığı zaman 0.10 gibi bir rakam ortaya çıkmaktadır. Yanı her on kişiden biri yurtdışı yayın yapıyor. Bazı araştırıcıların birden fazla yayın yaptığı dikkate alınırsa bu oranın daha düşük olması da bir gerçektir. Burada sorulması gereken en önemli soru diğerleri neden yayın veya araştırma yapamıyor? Sorunun maddi ve manevi boyutu ciddi olarak araştırılmalı ve bu konudaki sorunlar mutlaka çözülmelidir. Sonuç olarak rakamlar yerine daha temelden kalite unsuru üzerinde durmalıyız. Madem bir dünya devletiyiz o zaman bilimde biz neredeyiz? Bilimsel potansiyelimiz nedir? Daha iyi duruma geçmek için hangi tedbirleri almalıyız? Yurtdışına kaç doktora öğrencisi gönderdik, hangi alanlarda eğitildiler ve şimdi nerededirler ve ne yapıyorlar? Bunlardan ne ölçüde yararlanabiliyoruz? Yararlanılamıyorsa ne yapılmalı? Üniversitelerimizin üretkenliği nedir? Eksik nedir, bilimsel isteklendirmeyi nasıl sağlayabiliriz? gibi soruları korkmadan sormalıyız ve cevabı ne olursa olsun bilgi toplumu için sürekli yeni stratejiler çizmeliyiz. Bilgi toplumuna ulaşmak için bu sorulara vereceğimiz sağlıklı cevaplar hayati önem taşımaktadır. Yayın yapmak bilim yapmanın bir sonucu ve zorunluluğudur. Bilim yoğun emek ve fedakarlık isteyen bir iş olup bilim yapan ülkelerde mesleği seçen kişiler başlangıçta işe isteyerek (iş yeri olarak değil) seçmekte ve elde ettiği bilimsel bulgularını yayınlamak zorundadır. Eğer genel bir araştırma yapılırsa en fazla yayını akademik aşama yapmak isteyen gençlerin yaptığı, buna karşılık kadro sorunu olmayan hocaların büyük bir çoğunluğunun az yada hiç yayın yapmadıkları ortaya çıkacaktır. Bunun anlamı yayınların büyük çoğunluğu akademik aşama yapmak için yapılmaktadır. Zan etmiyorum ki herhangi bir batı üniversitesinde bizdeki gibi öğretim üyesinin zamanının çoğunu bilim dışı işler için harcasınlar. Bu gerçek ise ülkemizde bilim politikasının olmamasının bir göstergesini ortaya koymaktadır. Açık konuşalım hangi Ana bilim Dalımızın, Bölümümüzün, Fakültemizin, Üniversitemizin ve Yüksek Öğrenim Kurumumuzun belirlenmiş uzun ve kısa vadeli bilim politikası ve stratejisi bulunmaktadır? Yine açık konuşacak olursak, bugün ülkemizde bilim ve bilimsel çalışmalar tamamen kişilerin ihtiyaçları ve bazı fedakar bilim adamlarının kişisel inisiyatifleri ile gerçekleşmektedir. Yoksa üniversitelerde kimsenin kimseden bir şey istediği yok. Hatta bugün üniversitelerde bilim yapmaya kalkan araştırıcıların daha çok sorunu var ve çoğu zamanda talepleri olduğu için yöneticiler tarafından sevilmeyen kişiler kategorisine girmektedirler. Açıkçası yetkililerimiz de bundan kaygı duymamaktadırlar. Avrupa Birliği 6. çerçeve programına hangi alanlarda gireceğimiz ve ne tür katkılarda bulunacağımız konusunda ne üniversitelerin ne de ülkemizin ulusal bir proje ve programının olduğunu sanmıyorum. Son günlerde ilişki içinde olduğumuz yabancı meslektaşlarımızın sorduğu en yaygın soru budur. Ne yapacaksınız? Avrupa’da herkes 6. çerçeve programını konuşuyor ve bütün Avrupa çapında laboratuvarlar ortak işbirliği yapacakları alanları tartışıyorlar. Harıl harıl projeler üretiyorlar. Bugün ülkemiz biz de varız diyor peki hangimizin hazırlığı var. Hangi uluslararası kuruluşla işbirliği yapacağız. Hangi alt yapıya sahibiz. Yetişmiş insan kaynaklarımız hangi alanlardadır ve kapasitemiz nedir gibi soruların cevapları hala ortadadır. On bin dolarlar ödetilerek yurtdışında Yüksek lisans ve Doktoraya giden öğrencilerin bir kısmı başarısız, bir kısmı bulundukları ülkeye hazır beyin göçü olarak orada kaldılar ve gerisi ülkemizde. Pekala ülkemize gelen kendi çapında yetişmiş beyinler hiçbir alt yapısı olmayan taşra üniversitelerinde ne yapıyorlar? Yöneticilik? Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğü?... Yurtdışına gönderilecek bilim elçilerimiz doktora öğrencilerinin çalışma alanları ülkenin bilim politikasına ve ihtiyaca gör belirlenmeli, ilgili üniversite ile organik bağ kurulmalı ve yurda dönen araştırıcılar mutlaka sıcağı sıcağına altyapısı iyi bilim kuruluşlarında çalışmaya başlamalıdır. Uluslararası yayın kadar önemli bir konuda yurtiçinde yapılacak olan yayın sayısıdır. Ülkemizde yapılan yurtdışı yayınların büyük çoğunluğunun ülkemizin sorunları değil batılıların istediği literatüre katkı niteliğinde yayınlar olduğu yönündedir. Kişinin vücudu burada kafası dışarıda. Uluslar arası yayını var, fakat pamuk ilacı ile biber yetiştiren bir ülke olarak dünyaya azgelişmişlik imajı veririz. Bu bağlamda hem öğrencilerimizin hem de diğer araştırıcılarında yararlanması için mutlaka Türkçe yayın da yapılmalıdır. Ülkemizin gelişmişlik yönünden belirli bir yerinin olduğunu göstermek ve kendi varlığını uluslararası alana taşımak istiyorsa bu konuda yapacağı propagandanın başında bilimsel araştırmalara ve bilim insanlarını öncü kabul etmelidir. Uluslararası alanda araştırmalarının yapılması bu konuda yetişmiş araştırma gücünün varlığı, yapılan yayınlar ile diğer araştırıcılara ve kurumlara duyurulmaktadır. Ülkelerin indekse giren dergilerinin çokluğu veya o ülke bilim adamlarının yayınladığı makalelerin kalitesi o ülkenin uluslararası bilim alanında prestijini artırmaktadır. Bu olay dışarıda daha iyi hissedilmektedir. Bu yolla ülkelerin gelişmişliği ve propagandası da sağlanmaktadır. Bilimsel yayın sayısı yönünden ulaştığımız 25’inci sıralamanın değerlerinin istisnai olduğu, fakat bu konuda kesin bir dönüşümün yapılması gerektiği artık kaçınılmazdır. Türkiye'nin bilimsel makale sayısı ve SSI indeksine giren sayısının artırılması için her alanda mutlaka bir yayınının olması ve bunun desteklenmesi gerekmektedir. Batılı anlamda indekse giren dergiler, Milli Eğitim Bakanlığı, Turizm Bakanlığı, Kültür Bakanlığı, Yüksek Öğrenim Kurumu, Askeriye, Özel sektör, AR-GE ve diğer kuruluşlarca desteklenmeli ve geliştirilmelidir. Bir ülkenin ciddi propagandası ancak bu şekilde yapılabilir. Hepimiz biliriz ki her hafta loto-şans oyunu ve mili piyango çekilişlerinden Türkiye'nin Tanıtımına para aktarılmaktadır. Bu paranın bir kısmı bu iş için ayrılabilir. Bilim kuruluşlarımız ve üniversitelerimiz bunu yüksek sesle talep etmelidirler. Daha önce de belirtildiği gibi mutlaka bilime katkı payı sağlanmalı ve bu bir ulusal proje ile desteklenmelidir. Yıllar öncesinde Mustafa Kemal Atatürk bizlere ‘ileri medeniyetler’ ülkelerinin üstüne çıkmak için yol gösterici olmuştu. Umarım onun yolundan bu sefer gerçekten gideriz. Kaynak: Doç. Dr. İbrahim ORTAŞ Çukurova Üniversitesi
__________________
Hayrından umutsuzum , getirme bari Şerrini.. |
|
![]() |
| Şu an bu konuyu görüntüleyen kullanıcı sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | Bu Konuda Ara |
| Görünüm Modları | |
|
|