Home Rules Contact
Dini ilimler, Eğitim ve Kişisel gelişim siteniz

Haftanın Hadisi:
Hayra vesile olan, hayrı yapan gibidir.
Tirmizî, İlm, 14.
Kayıt Mail Üye Listesi Ajanda Konuları Okundu İşaretle

Dini ilimler, Eğitim ve Kişisel gelişim siteniz » Dinimizi Öğrenelim » Genel Dini Konular » Dini Hikayeler & Kıssalar » Allah'a Yazılan Mektup

Dini Hikayeler & Kıssalar Dini Hikayeler & Kıssalar

 



Yeni Konu Gönder Yanıtla
 
LinkBack Konu Araçları Görünüm Modları
Eski 09-13-2008, 11:54   #1 (permalink)
Doktor
 
Giriş: Apr 2008
Mesaj: 733
Tecrübe Puanı: 261
Rep Puanı: 26024
Rep Derecesi: elif şeyma has a reputation beyond reputeelif şeyma has a reputation beyond reputeelif şeyma has a reputation beyond reputeelif şeyma has a reputation beyond reputeelif şeyma has a reputation beyond reputeelif şeyma has a reputation beyond reputeelif şeyma has a reputation beyond reputeelif şeyma has a reputation beyond reputeelif şeyma has a reputation beyond reputeelif şeyma has a reputation beyond reputeelif şeyma has a reputation beyond repute
elif şeyma is offline  
Varsayılan Allah'a Yazılan Mektup


Allah'a Yazılan Mektup

(Ey Muhammed!) Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.
Kullarım beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki ben pek yakınım.

Kur'an-ı Kerim


Sanki iki el boğazını sıkıyordu. Cebindeki anahtarı çıkardı, evinin kapısını açtı. Ev bomboştu. Sıkıcı ve loş bir hava vardı içeride. Masasının başına oturdu. Sona yaklaştığını düşünüyordu.

Londra'da çiçekler açmıştı. Dışarıda Nisan yağmurları yağıyordu ama o kendini boğulacak gibi hissediyordu. Yukarılara tırmandıkça oksijeni azalan bir dağcı gibi nefes alıp vermekte zorlanıyordu.

Biraz hava almak için dışarı çıkmıştı ama bütün bütün sıkılmıştı kalabalıklardan. Kendisini hiç bu kadar yalnız hissetmemişti. Ancak eşinin ölümünden sonra anlamıştı ne denli güçsüz olduğunu.

İyi bir terapistti aslında. İnsanları sıkıntı ve stresten kurtarmaktı mesleği. Hastalarına, güçlerinin her şeye yetebileceğini, insan aklının üstünde başka bir güç olmadığını söylerdi daima. Onları hayata bağlamaya çalışırdı. Ölenler yok olup gidiyordu ona göre. Herşey burada, bu dünyadaydı. Böylece onları hayata bağlamaya çalışırdı.

Mütevaziydi. Bıkmadan, usanmadan, saatlerce dinlerdi hastalarını. Onların huzurlu bir hayat yaşamaları için günlerce ilgilenebilirdi. Hastalarıyla beraber acı çekerdi. Darda olanları konuşmalarından anlar, onlardan para da almazdı.
Sokakta yürürken herkes kendisine saygı duyardı. Çocuklar oyunlarını bırakır, ona tatlı reveranslarla sevgi gösterilerinde bulunurlardı.

Şimdi bunalma sırası, hayatı buhranlar içinde kıvranan insanları tedavi etmekle geçen bu doktora gelmişti. Rüyaları kâbusla bitiyor, her gece kan ter içinde uyanıyordu. Uykuları delik deşik olmuştu. Uyanıkken de, uykudayken de rahat yoktu kendisine.

Nihayet karar vermişti: Hayatına son verecekti.
Sanki iki el boğazını sıkıyordu. Kendisini gökyüzünden derin boşluklara bırakıyor, dipsiz karanlıklara savuruyorlardı. Tutunacak hiçbir dalı yoktu. Ne kapısını çalan, ne de arayan... Neredeydi onca iyilik yaptığı insanlar?

Bir an dışarıya çıkmak geldi içinden. Elindeki kalemi bıraktı mektup yazmak için oturduğu masaya. Hem mektup yazsa kime yazacaktı, kim okuyacaktı?
Çocukları, aylar geçer ziyaretine gelmezdi. Onları küçüklüklerinden itibaren "Hiç kimseden yardım istemeyin, insan, kendine yeten bir varlıktır" diye yetiştirmişti.

Bilim kurgunun babası Isaac Asimov'un "İnanmayan bir insanın en büyük ıstırabı şükretmek istediğinde şükrünü kime yönelteceğini bilememesidir" sözü geldi aklına. Kime veda edeceğini bile bilemiyordu.

İnsanlar parklara kırlara koşuyordu. Bu bahar bütün çiçekler açmıştı ama onun kalbinin yamaçlarındaki çiçeklerin hepsi solmuştu. Ruhunda oluşan buz dağları bir türlü çözülmüyordu. Dışarıdaki bahara inat, içindeki karanlık vadilerde tipiler savruluyordu.

Son bir defa daha Londra'daki baharı görmek istedi. Sessiz sakin kendi sokağında yürümek geldi içinden. Sonra vazgeçti. Bir an evvel içinde açılan boşluğa bırakmak istiyordu kendini. Tekrar masasının başına oturdu. Eline kalemini aldı yeniden.

Allah'a mektup yazmak geldi aklına. Sonra, "İnanmadığım birine yazamam" diye vazgeçti. "Kimseden yardım istemeyin" diye yazmıştı ya kitaplarında. Hem olmayan birisine nasıl yazacaktı? Yıllarca sokağın başındaki mabedin önünden geçmişti de, dönüp bakmamıştı bile.

Bu, hayattaki son şansıydı. Bunu denemek istiyordu. Kararını verdi. Bir kâğıt aldı çekmecesinden ve "Ey Allah var mısın yok musun emin değilim, eğer varsan lütfen bana cevap ver. Çünkü ben hayatıma son vermeye karar verdim." Altına da John diye imza attı.

Masadan kalktı. Önce bir ip bulmalıyım diye düşündü.
Bu sırada iki el durmadan boğazını sıkıyordu. Kendisini bu ellerden kurtarmanın zamanı gelmişti. Yıllarca en hayati çalışmalarını yaparken kullandığı sandalyesi ilişti gözüne. Onu meşhur eden bu sandalye, idam sehpası olacaktı.

Susuzluktan içinin yandığını hissetti. Mutfağa doğru yürüdü. Sevimli kedisi kendini takip ediyor, ayaklarının arasında dolaşıp duruyordu. Zavallı hayvan bir şeyler hissetmiş olmalıydı, belki de onu vazgeçirmeye çalışıyordu.
Kana kana içti suyu. Kendisinden sonra kimsenin su vermeyeceğini düşünerek, kedisine de su verdi. Önüne birkaç gün yetecek kadar yiyecek koydu. Evde hapis kalmasın diye pencereyi de hafifçe araladı.

Her şeye gücü yeten aklıyla kurduğu idam sehpasına doğru yürürken, çok sevdiği çiçekleri gördü. Yanlarına gitti, tek tek okşadı. Su verdi. Kuruyan bir yaprağı kopardı. 'İnsanlar da, umutlarını kaybettiklerinde kuruyorlar' diye düşündü.

Metanetli bir insandı ama nasıl olduysa o anda bırakmıştı kendini. Az önce kopardığı kuru yaprağın üzerine gözünden bir damla yaş düştü. Birden kapının zili çaldı. Durakladı. Aylardan beri çalmayan bu zile dokunan da kimdi? Kapıya doğru yürüdü. Karşısında gökçek yüzlü bir delikanlı duruyordu.

- Buyurun ne istiyorsunuz" dedi. Mustafa Bey elindeki davetiyeyi uzattı. "Allah'ın Yüce Peygamberi." diye başlayan davetiyenin üzerindeki Allah kelimesinden gözlerini ayıramıyordu. Mustafa Bey yarım yamalak İngilizcesiyle "Bu akşam İslam Peygamberi Muhammed'in (s.a.v.) doğum gününü kutlayacağız. Sizi de bekliyoruz" diyordu. John önce şaşırdı. Sonra "Bu, Ona yazdığım dilekçenin cevabı olmalı" diye düşündü. Hiç tereddütsüz "Geleceğim" dedi.

Mustafa Bey de şaşırmıştı. İlk defa bir İngiliz hiç sorgulamadan geleceğini söylemişti toplantılarına. "Bekliyoruz" diyerek sevinç ve şaşkınlık içinde oradan ayrıldı.

John uzun zamandan beri dışarıya ilk defa bu kadar huzurlu çıkıyordu. Kendisini nelerin beklediğinden habersizdi. "Bu O'ndan cevap olmalı" diye yineledi kendi kendine. Tam vaktinde Friends House'a vardı.

Kapıda onu Mustafa Bey karşıladı. Kanı kaynamıştı bu delikanlıya. Gülüşünden güller dökülüyordu sanki. Tokalaştılar. İlk defa elinin bu kadar sıkıca tutulduğunu hissetti. Sanki semadan bir kutlu el inmiş ve elinden tutmuştu. Gözlerinin içi gülüyordu delikanlının. "Belli ki gelişimden çok mutlu oldu" diye düşündü John.

Londra'nın bu görkemli salonunu her dinden, her kültürden binlerce insan doldurmuştu. Rengârenk ışıklarla aydınlatılmıştı salon. Sahne özenle dekore edilmişti.
Önce farklı dinlere ait korolar geldi sahneye. Üzerlerinde kendi dinlerini temsil eden elbiseler vardı. İlahiler söylediler. Salondakiler dakikalarca ayakta alkışladılar koroyu. Sonra bir konuşmacı aldı sahneyi ve tane tane şunları söyledi:

Değerli konuklar! Bugün bizim Peygamberimiz, İslâm Peygamberi Hazret-i Muhammed'in (s.a.v.) doğum günüdür. Hazreti İsa (a.s.) da, Hazreti Musa (a.s.) da bizim peygamberlerimizdir. Onları da bugün burada birlikte anacağız. Peygamberler insanlık semasının yıldızlarıdır. İnsanlar yollarını onlarla bulur. Onlar olmasaydı biz nereden geldiğimizi, niçin geldiğimizi, nereye gittiğimizi bilemezdik. Onlar bize tek olan Allah'a yönelmeyi öğrettiler. Yoksa bizler doğruyu nasıl bulacaktık? İnsanlık buhranlar anaforunda savrulurken, onlar yetiştiler her devirde insanlığın imdadına. Biz onlara çok şey borçluyuz."
Konuşma uzayıp gidiyordu. John koltuğuna gömülmüş gözyaşlarıyla dinliyordu. Son derece etkilenmişti söylenenlerden.

Gece sona erdiğinde Mustafa Bey yanında bitiverdi. John onu bir kenara çekti:
-Biliyor musun, dedi, bugün kapımı çaldığınızda son dakikalarımı yaşıyordum. Siz beni sonsuz bir karanlıktan kurtardınız. Derin bir boşluğa savrulurken elimden tuttunuz. Sizi O gönderdi biliyor musunuz? Bu geceyi izledikten sonra anladım ki, O bana cevap verdi. Hem de bir ömür boyu kapısına uğramadığıma hiç aldırmaksızın. O benim sesimi duydu. Şimdi inanıyorum: O var, çünkü O bana cevap verdi. Biliyor musunuz, bu geceyi hayatımın sadece bütün gecelerine değil, gündüzlerine bile değişmem.Tipiler dinmiş, içindeki buz dağları eriyordu. Karların altındaki kardelenler bağrındaki baharı zorluyordu. Kendini kuşlar kadar hür hissediyor, sonsuzluğa kanat çırpıyordu.
Mustafa Bey o gece bir kez daha anladı ki, birisini kurtarma derdi olmayanın kurtulma derdi de yoktur.
Yaptıkları işin güzelliği, yorgun yüzlerine vurmuştu Mustafa Bey ve arkadaşlarının.
Londra'da Nisan yağmurları yağmaya devam ediyordu.

22.04.2007 - Harun TOKAK / Yeni Şafak
Alıntı Yaparak Cevapla
Yanıtla



Şu an bu konuyu görüntüleyen kullanıcı sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir)
 
Konu Araçları
Görünüm Modları

Gönderme Kuralları
Yeni konular açabilirsiniz --> izin yok
Yanıtlar gönderebilirsiniz --> izin yok
Eklentiler gönderebilirsiniz --> izin yok
Mesajlarınızı düzenleyebilirsiniz --> izin yok

vB koduAçık
SimgelerAçık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Saat 20:55.

Design byVBMode
Powered by vBulletin Version 3.6.0
Copyright ©2000 - 2009, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.1.0
TR Çeviri : Tunaltay






HAYATIN RENGİ


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382