Home Rules Contact
Dini ilimler, Eğitim ve Kişisel gelişim siteniz

Günün Ayeti:
Mü'minler ancak kardeştirler. Öyle ise kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin ve Allah'tan korkup sakının. Umulurki esirgenirsiniz.
Hucurat Suresi, 10
Kayıt Mail Üye Listesi Ajanda Konuları Okundu İşaretle

Dini ilimler, Eğitim ve Kişisel gelişim siteniz » Eğitim Bölümü » Dersler, Ödevler & Tezler » Ekonomi&İktisat Bilgi Bankası » Küreselleşme

 



Yeni Konu Gönder Yanıtla
 
LinkBack Konu Araçları Bu Konuda Ara Görünüm Modları
Eski 02-23-2007, 11:32   #1 (permalink)
Sahip :p
 
Tunaltay kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Nov 2006
Konum: Fildişi Kule/Onuncu Köy
Mesaj: 10,989
Tecrübe Puanı: 100
Rep Puanı: 13548
Rep Derecesi: Tunaltay has a reputation beyond reputeTunaltay has a reputation beyond reputeTunaltay has a reputation beyond reputeTunaltay has a reputation beyond reputeTunaltay has a reputation beyond reputeTunaltay has a reputation beyond reputeTunaltay has a reputation beyond reputeTunaltay has a reputation beyond reputeTunaltay has a reputation beyond reputeTunaltay has a reputation beyond reputeTunaltay has a reputation beyond repute
Tunaltay is offline  
Varsayılan Küreselleşme


Küreselleşme
Küreselleşmenin Tanımı


Berlin Duvarı'nın 1989 yılında çöküşünün ardından, 1990'lı yıllardan itibaren hemen her alanda sıkça karşılaştığımız küreselleşme sözcüğü, günümüzde sadece ekonomik bir kavram olarak değil, içinde bulunduğumuz uluslar arası sistemi tanımlamak için de kullanılmaktadır.

Küreselleşme, ekonomiden siyasete, sosyal politikadan kültüre, hemen hemen yeryüzünün her alanındaki değişimi ifade etmek için kullanılan "sihirli" bir sözcük haline gelmiş; ünlü sosyolog Peter Burger'ın deyimiyle, Alman kömür endüstrisindeki gerilemeden, Japon gençlerinin cinsel alışkanlıklarını açıklamaya kadar geniş bir alanda kullanılan "klişe"ye dönüşmüştür.

Burger'ın görüşlerine paralel bir biçimde adeta geçmiş ve geleceğin kapılarını açacak anahtar bir kavram olarak görülen küreselleşmeyi Bauman'da "parolaya dönüşmüş moda bir deyim" olarak değerlendirmektedir. Kavram olarak "küresel" (global) sözcüğünün kökeni, 400 yıl öncesine gitse bile "küreselleşme" (globalization), oldukça yenidir. İlk olarak 1960'larda ortaya çıkan küreselleşme kavramı, 1980'lerde ise sıkça kullanılmaya başlanmıştır. 1990'lara gelindiğinde de bilim adamlarının önemini kabul ettiği anahtar bir sözcük haline gelmiştir.

"Amatör bir kameranın tespit ettiği bu çatışma…", "Uydu tarafından ekranlara yansıyan alınmış olan bu fotoğraf…", "Batık denizaltından ilk görüntüler…" Artık sıkça duyduğumuz bu ifadeler, ekranları başındaki kitleleri heyecanlandırmakla, gündelik hayatlarını doğrudan etkilemekle kalmıyor, daha önemlisi, uluslararası ilişkileri de şekillendiriyor bugün.

Artık bugün, yerel (milli) meselelerin yol açtığı küresel etkiler, çözüm arayışlarında uluslararası konjonktür gerçeğini dikkate alma zorunluluğunu da beraberinde getiriyor. Piyasa güçlerine daha fazla dayanan ve ekonomi yönetiminde devletin rolünün azalması olarak tanımlanan "uyum süreci" üzerine küresel ve bütünleşik bir perspektif geliştirme amacını gütmektedir. Burada sunulan savın özü yapısal uyumun, küreselleşme süreci ile karşılıklı bağımlılık ve birbirini güçlendirme ilişkisi içinde bulunan dünya çapında bir olay olduğudur.

Küreselleşme sürecinden kast edilen dünya ekonomilerinin artan bütünleşmesidir. Uyum ve küreselleşme süreçleri geniş kapsamlı sosyo-politik sonuçlara yol açmışlardır. Değişik mekanizmalar aracılığıyla, bu süreçler ülkeler içindeki ve arasındaki eşitsizliğin ve yoksulluğun yoğunlaşmasına ve dolaylı olarak bir dizi sosyal probleme katkıda bulunmuştur.

Sadece ulusal birlik ve dayanışma adına değil, gelecekteki büyüme için de gerekli bir yatırım olarak sosyal problemlerin ele alınması gerekmektedir. Dolayısıyla 1990'ların karşımıza çıkardığı sosyal sorunlara meydan okuyacak kurumsal düzenlemelerin ve sosyal konfigürasyonları incelemek büyük önem taşır.

Globalleşme ya da Küreselleşme son yıllarda çok sık kullandığımız kavramlardan birisi. Globalleşme, iktisadi, siyasi, sosyal ve kültürel alanlarda bazı ortak değerlerin yerel ve milli sınırları aşarak dünya çapında yayılmasını ifade ediyor. İktisadi alanda hem gelişmiş, hem de gelişmekte olan ülkelerde benimsenen iktisadi sistem ve buna bağlı olarak uygulanan iktisat politikaları giderek benzerlik gösteriyor.

Reel sosyalizmin çöküşü ile birlikte dünyada liberal ekonomik düzen, yani serbest piyasa ekonomisi giderek globalleşiyor. Tüm dünyada kamu ekonomisinin görev ve fonksiyonları yeniden tanımlanmaya çalışılıyor. Devletin sınırlanması ve küçültülmesi ve bu şekilde piyasa ekonomisine işlerlik kazandırılması görüşleri önem kazanıyor. Dünya ticareti giderek serbestleşiyor.

Gerçek anlamı tamamıyla anlaşılmadan ve tartışılmadan, bütün dünyada olumlu veya olumsuz tepkilere yol açan bir sözcük olan küreselleşmenin bir şanssızlığı da, Soğuk Savaş'ın sona ermesinin ardından, dünyada bu kelimeyi sıkça kullanmaya başlayan siyasetçilerin izledikleri politikalarla özdeşleştirilmiş olmasıdır. Bu yaklaşımın doğal sonucu olarak, küreselleşmenin ne anlam ifade ettiği tam anlaşılmadan, hakkında olumlu veya olumsuz değer yargıları oluşmuştur.

Küreselleşmeyi savunanlar da, eleştirenler de kendi görüşlerinin haklılığını ortaya koyacak gelişmeleri ve istatistik bilgileri sıkça kullanmaktalar. Küreselleşmenin faydaları konusunda bir görüş birliği olduğunu söylemek mümkündür. Sürdürülebilir ekonomik kalkınma, yükselen yaşam standartları, teknolojik ilerleme ve bilginin daha hızlı yayılması, küreselleşmenin en belirgin faydaları arasında sayılmaktadır.

Öte yandan, küreselleşmeyi sadece ekonomik alandaki faaliyetleri etkileyen bir unsur olarak görmek de sınırlı bir bakış açısını yansıtmaktadır. Bu çerçevede, malların ve sermayenin serbestçe dolaşımının yanı sıra, insanların daha sık seyahat etmeleri, bilgi-iletişim teknolojilerindeki hızlı gelişmeler ve Internet kullanımının giderek yaygınlaşması, küreselleşmenin önde gelen itici güçleri arasında bulunmaktadır.

Saydamlık da, küreselleşmenin ön plana çıkardığı kavramlar arasında yer almaktadır. Gelir dağılımının daha hakça olması, yolsuzlukların azalması, hatta siyasi özgürlüklerin ve insan haklarına saygının artması, küreselleşmeyle doğru orantılı gelişen unsurlar arasında sayılmaktadır.

Bir diğer ifadeyle aşırı küreselleşmecilere göre, piyasalar artık devletlerden daha güçlüdür. Devletlerin otoritesindeki bu gerileme ise, diğer kurumlar ile birliklerin ve yerel/bölgesel otoritelerin artarak yaygınlaşması şeklinde görülebilir. Radikal/aşırı küreselleşmeciler, dünya toplumunun, geleneksel ulus devletlerin yerini almakta olduğunu (ya da alacağı) ve yeni toplumsal örgütlenme şekillerinin belirmeye başladığı düşüncesindedirler. Ancak bu grup içinde yer alanlar, homojen bir görünüm arz etmemektedirler.

Örneğin neo-liberaller, devlet gücü üzerinde piyasanın ve bireysel otonominin başarısını memnuniyetle karşılarken, aynı grup içinde yer alan neomarksistler (ya da radikaller), çağdaş küreselleşmeyi, baskıcı küresel kapitalizmin temsilcisi olarak değerlendirmektedirler. Fakat bu ideolojik yaklaşımlardaki farklılıklara rağmen, bugün giderek artan bir biçimde bütünleşmiş küresel bir ekonomin mevcut olduğuna ilişkin düşünceyi de paylaşmaktadırlar.




Küreselleşmenin Ortaya Çıkışı


ulusal ekonomilerin artan ölçüde birbirine bağımlılığı anlamına gelen “küreselleşme”, temelde 3 grup faktörünün etkisiyle ortaya çıkmaktadır.

i. Destek Veren Faktörler: Bunların başında kuşkusuz son 10 yılda gelişen uydu haberleşmesi, fax, elektronik mektuplaşma gibi uluslar arası iletişimi imkan dahiline sokan gelişmiş telekomünikasyon sistemleri gelmektedir. Ayrıca ucuz, gittikçe gelişen, güvenilir uluslar arası ulaşım, özellikle büyüklüğü gittikçe artan uçak kargo sistemleri ve özel evrak gönderme şirketleri sayılabilir.

ii. Hükümet Politikaları: Temelde ticaretin serbestleşmesi, tarife ve kotaların kaldırılması, dış finansman imkanlarının serbestleştirilmesi tarife ve kotaların kaldırılması ve uluslar arası sermaye akışı üzerindeki kontrollerin bertaraf edilmesi söz konusu edilebilir.

iii. Şirket Stratejileri: Günümüzde şirketler hem dış ülkelere satış yapabilmekte hem de dış ülkelerden kaynak kullanmaktadır. Özellikle, ihracat yaparak ve faaliyetlerini düşük maliyetlere kaydırmak suretiyle dış ekonomik ilişkiler kurmaktadırlar. Diğer yandan, dışta kurdukları ilişkiler yoluyla “alt işverenlerce” üretilen üretimin bazı parçalarını dışarıdan satın almaktadırlar. Böylece, küreselleşme kendiliğinden ortaya çıkan bir gelişme olduğu kadar, yukarıda saydığımız faktörlerin de bir sonucudur.

Bu yeniden yapılanmanın büyük ölçüde, dünyada son yıllarda yaşanan iki önemli değişim tarafından şekillendiği söylenebilir. Bunlardan birincisi, Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa Ülkelerinin ekonomik alanda piyasa ekonomisini, politik alanda çoğulcu demokrasiyi tercih etmeleri, diğeri ise gelişmiş ülkelerin bilgi toplumuna geçmeleriyle insan unsurunun ve özellikle nitelikli işgücünün ön plana çıkmasıdır.

Bu iki unsur, bütün insanlar ve devletler arası ilişkileri değiştirerek; sistemlerin ve toplumların birbirine yakınlaşmasına yol açmış ve tarihle birlikte ülkelerin coğrafyası da yeniden yapılanmanın sancılarını yaşamaktadır. Çağımızda dünya ülkeleri arasında giderek yoğunlaşan ekonomik ilişkiler ülkeler arasında ekonomik bağımlılığa yol açmaktadır. Bu bağımlılık içerisinde, ülkeler ekonomik bütünleşmeye giderek önemli bir güç oluşturabilmektedir. Bir bölgede ekonomik grupların oluşumu diğer bölgelerdeki yeni ekonomik grupların oluşumuna uyarak ekonomik bütünleşme eğilimlerini hızlandırmaktadır.

Yirminci yüzyılın son çeyreğinde dünya, geleneksel siyasi blokların ortadan kalktığı, her alanda liberal eğilimlerin güçlendiği teknolojik gelişmenin sınır tanımaz bir şekilde önemli değişimlere yol açtığı bir dönemden geçmektedir. Mal ve finans piyasaları ulusal sınırları sürekli olarak zorlamakta ve ülkelerin bireysel boyutlarını aşmaktadır. Haberleşme ve ulaştırma teknolojilerindeki süratli gelişme ise, hem bu sürecin bir ürünü, hem de motoru olmakta ve dünyayı ekonomik, siyasal ve kültürel bir küreselleşmeye doğru itmektedir. Bu hareket, demokratikleşme, hukukun üstünlüğü, insan hakları, liberalizm gibi değerler etrafında gelişme göstermektedir.

Dünya ticaretinde ciddi bir liberalizasyon ve genişleme sağlanmakta, sübvansiyonlar, anti-damping, gümrük hizmetleri, ticarette teknik engeller ve koruma tedbirleri alanlarında, çok taraflı ilke ve kurallar geliştirilmekte, anlaşmazlıkların halli mekanizması iyileştirilmekte, ülkelerin ticaret politikalarının eleştirel gözle incelendiği bir sistem kurulmakta, tekstil, tarım ve hizmet sektörlerindeki ticari faaliyetler, GATT çerçevesine alınmakta, bunlara ek olarak ticaretle bağlantılı fikri mülkiyet hakları ve yatırım tedbirleri için yeni kurallar oluşturulmaktadır.

Öte yandan, çok taraflı üretim, ticari ve finansal ilişkilerin gelişmesi küreselleşmeye hız kazandırdığı gibi beraberinde benzer özelliklere sahip olup da aynı coğrafi bölge içerisinde olan ülkeleri, güçlerini birleştirici yoğun bölgesel ilişkiler içerisine itmektedir. Bölgesel birleşmeler üzerinde durulmaktadır. Bazı yaklaşımlara göre bu bölgesel entegrasyon hareketleri gelecekte en geniş anlamıyla oluşacak bir küreselleşmeye, geniş çaplı bir serbest ticari ve finansal bütünleşme ortamına geçişin bir aşamasını oluşturmaktadır. Ne var ki gelişmiş ülkeler iktisadi ve sosyal sorunlarla karşılaştıkları ölçüde içlerine kapanmakta, koruma politikalarına ağırlık vermekte ve aralarında oluşturdukları grup içerisindeki ilişkileri düzenlemeye öncelik tanımaktadırlar. Bloklaşmalar arttıkça bloklar içi ilişkilerin önemi artmakta, bloklar arası ilişkiler ve blokların bloklar dışı kalan ülkelerle ilişkileri ikinci plana itilmektedir.



Küreselleşmenin Gelişimi


Oldukça eskilere dayanan küreselleşme olayı son elli yıldan beri gerçekten hissedilmektedir. Dünya ekonomisi adlandırılmasına uygun düşmesiyle küreselleşme sınırları aşan çok boyutlu bir olaydır.

II.Dünya savaşının kötü manzarası karşısında yaşam biçimi karamsar olan insanların hayat görüşleri, 20. yüzyılın ikinci yarısında değişime uğramıştır. Bu değişim sürecinde “küreselleşme” daha hissedilir hale gelmiştir. II.Dünya savaşı sona erdiğinde dünyanın tekrar siyasi ve iktisadi bir kaosa sürüklenmemesi için ABD’nin inisiyatifi ile Birleşmiş Milletler, IMF, Dünya Bankası ve GATT gibi kuruşlar kuruldu.

Bu kuruluşların amacı dünya ekonomisinde ve dış ticaretinde piyasa kurallarının daha iyi işlemesini sağlamak sureti ile bir yandan iktisadi küreselleşme hareketine hız vermek, öte yandan ülkeler arasında iktisadi ve siyasi dayanışmayı güçlendirerek her sahada küreselleşme hareketine hız vermektir.

Soğuk savaştan sonra henüz tamamlanmamış bir değişme sürecine girmiş olan uluslar arası sistemdeki değişimin nasıl sonuçlanacağı tam olarak kestirilememekle beraber, bazı eğilimler şimdiden açıklık kazanmaya başlamıştır. Bu eğilimlerden ilki küreselleşmedir. Ticaret, sermaye hareketleri ve teknoloji akımının transnasyonel bir özellik kazanarak yayılması ve yoğunlaşması milli devlet olgusunu aşmakta sınır ötesi menfaat gruplarını ve değişik milletlere mensup bireyleri sıkı menfaat bağlarıyla birbirine bağlamaktadır. Ekonomilerin başarısını tayin eden faktör, ortaya çıkan bu yeni küresel dinamiklere uyumda gösterdikleri başarıya bağlıdır.

1980’li ve 1990’lı yıllarda ekonomilerin uluslaraşırılaşması ve bloklaşmaların artması dünyanın ekonomik, teknolojik ve kültürel coğrafyasını yeniden şekillendirmektedir. Ayrıca, dünya siyasi iklimindeki yumuşama yeni pazar imkanlarının, bölgesel işbirlikleri ve bütünleşmelerin yoğunlaşmasını sağlamakta ve tüketim yapısında değişmelere yol açmaktadır.

Ekonominin uluslaraşırılaşmasında geleneksel anlamdaki ürünler yerine, değişik ulusların katılımıyla ortaya konulan ürünler ve ulusal pazar yerine uluslaraşırı pazarlar mevcuttur. Bu pazarlarda değişik kültüre sahip tüketicilerin zevk ve tercihlerinde oluşan veya oluşturulan “homojenlik”, “dünya tüketim kültürünün” gelişmesine yol açmaktadır. Levitt’e göre, “dünya giderek ortak bir pazar yeri olmakta ve bu pazarda insanlar (nerede yaşadıkları önemli değil) aynı ürünleri ve yaşam biçimlerini istemektedirler. Firmalar, ülkeler ve kültürler arasındaki farkları aşarak küresel çapta oluşan bu istek ve ihtiyacın tatminine çalışmaktadırlar”.



Küreselleşmenin Sonuçları


Serbest ticaret örneğinde olduğu gibi küreselleştirme bazı durumlarda taraflara ekonomik yararlar da sağlamaktadır. Gerçekte ise hem sürecin kendisi, hem de destek gördüğü ekonomik rejimler bir çok bakımdan insanlığın huzuru, refahı ve barışı için ciddi tehditler oluşturmaktadır ve her platformda karşı çıkılmalıdır.bunu gerçekleştirmek ise son derecede güç görünmektedir. Süreci ve kavramı destekleyenler olumlu yönleri üzerinde yoğunlaşarak ve egemen güçleri de arkalarına alarak direnilemez bir monentum yaratmakta ve karşı çıkanlara ütopyacı saf idealistler gözü ile bakılmaktadır. Fakat çoğunluğun çıkarları ile ters düşen bütün süreçler gibi küreselleştirme de karizmatik görünümünün arkasında sırıtan kusurları taşımaktadır. Bütün propagandalara karşılık, küresel ekonomideki gelişmeler savunulduğu ve beklenildiği gibi değildir ve dramatik krizlerle sarsılmaktadır.

Günümüzde küreselleşmenin ivme kazandırdığı bilgi ve iletişim teknolojilerindeki hızlı gelişmeler, uluslar arası ticaret ve kalkınmanın canlanması konusunda çok önemli bir rol oynamaktadır. Yine de, bilgi ve iletişim teknolojilerinin sunduğu olanaklardan yeterince faydalanıldığını söylemek ne yazık ki mümkün değildir. bilgi ve teknolojiye ulaşım konusunda hem ülkeler hem de bölgeler arasında belirgin bir eşitsizlik bulunmaktadır. Bilgi iletişim teknolojileri ve İnternet kullanımında gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olanlar arasındaki mevcut farklılığı vurgulamak üzere kullanılan “dijital bölünme” (dijital divide) kavramının, küreselleşmeyle birlikte giderek“dijital uçurum” (dijital abyss) haline dönüştüğü eleştirileri son yıllarda sıkça yankı bulmaktadır. Gerçekten, günümüzde dünya nüfusunun yüzde 80’inin en temel haberleşme olanaklarından yoksun olduğu ve Afrika kıtasında yaşayanların sadece yüzde ikisinin telefon hattına sahip bulundukları unutulmamalı.

Küreselleşme son yıllarda üzerinde en fazla tartışılan ve hakkında en çok kitap yayınlanan konuların başında geliyor. Küreselleşmenin zararlarına dikkat çeken ve gerek ülkeler gerek bölgeler arasındaki esasen mevcut olan dengesizlikleri daha da artıran etkilerini vurgulayan yayınların yanı sıra, özellikle son yıllarda, küreselleşmenin olumlu yönlerine dikkat çekilen eserler de yayınlanmış bulunuyor. Thomas Friedman’ın “The Lexus and the Olive Tree”, John Micklethwait ve Adnan Wooldridge’in “A Future Perfect” ve Pascal Zachary’nin “The Global Me” adlı kitapları, artık herkes tarafından teslim edilen olumsuz yönlerine değinmekle birlikte, esas itibariyle küreselleşmenin savunmasını yapan ve olumlu yönlerini vurgulayan eserler olarak dikkat çekiyor. Bütün bu eserlerdeki ortak nokta, küreselleşmenin sanayi devriminden bu yana dünyayı değiştiren en büyük güç olduğu ve yeni bir uluslararası sistem olarak kendisini kabul ettirdiğidir.

Uyum ve küreselleşme süreçleri geniş kapsamlı sosyo-politik sonuçlara yol açmıştır. Değişik mekanizmalar aracılığıyla,bu süreçler ülkeler içindeki ve arasındaki eşitsizliğin ve yoksulluğun yoğunlaşmasına ve dolaylı olarak bir dizi sosyal probleme katkıda bulunmuştur.

Küreselleşmenin, ulus devletin uluslararası alandaki gücünü sınırlayan ve çokuluslu şirketlerin, hükümet dışı örgütlerin, araştırma ve düşünce kuruluşlarının ve medya kartellerinin uluslararası alandaki güçlerini artıran etkisi sonucunda, sivil toplum kuruluşlarının, bilim adamlarının, yazarların, akademisyenlerin, başka bir deyişle “bireylerin” uluslararası ilişkileri etkileme ve yönlendirme olanağı da eskiye oranla artmıştır.

Elde ettikleri büyük servetin bir bölümünü, geçmişte ülkelerindeki eğitim, sağlık gibi alanlara harcayan, “klasik” olarak adlandırabileceğimiz yardımseverlerin yanı sıra, küreselleşmenin etkisini iyice hissettirdiği son yıllarda, çevrenin korunması, yoksulluk ve hastalıklarla uluslararası alanda mücadele gibi küresel planda faaliyet gösteren yeni kuruluşlar da ortaya çıkmıştır.

Kapitalizm tarihin sahnesine çıktığında bir yandan feodal parçalanmışlıklara son verdi. Diğer devletleri şekillendirdi. Sermaye ise uluslar arası karakterinden dolayı hiçbir sınır tanımadan dünyada kapitalizmin bir dünya sistemi olma iddiasına önemli bir yer verdi. Sömürgecilik kapitalizmin küreselleşme denemesinin ilk aracı olarak uygulandı.
Tekeller de kapitalizmin uluslar arası olma niteliğinin somut ifadeleri olarak biçimlendi. Ulus ve ülke çıkarı tanımayan tekeller kâr peşinde koşarken ulus, din, dil, mezhep ve milliyet farkı gözetmediler. Bu uluslar arası olma özelliği, dünyanın bütününe egemen olma isteği, dünyanın yeniden paylaşımını gündeme getirdi.

Küreselleşmenin kime yaradığı irdelendiğinde zenginler ve yoksullar arasında açılan uçurumun son yıllardaki geometrik büyüme hızı ve üretim tekelleşmesinin kalkınmakta olan ülkeler için hayati önem taşıyan üretim dallarında yaşanıyor olması bize fikir verecektir. 1960 yılında dünyanın en yoksul ve en zengin beşte biri arasındaki gelir oranı 1’e 30 iken, bu oran 1990’da 60’a, 1997’de 74’e çıktı. Zengin yoksul uçurumunun bu denli büyümesi, başlı başına düşündürücüdür. Bu çarpıklık küreselleşme sürecinin ortak değerler üzerine kurulu olup olmadığı konusunda ciddi endişeler doğurmaktadır. Üretim alanlarında yaşanan olumsuzluklar bu endişeleri daha da körüklemekte, Dünya üretiminin tümünü neredeyse topu topu 10 çok uluslu şirket yönlendiriyor.

Örneğin tarım ilaçlarının % 85’i sanayileşmiş ülkelerde yerleşik toplam 10 firma tarafından üretiliyor. Birçok ülkede yaşanan yoksulluğun bu sektördeki fiyat politikalarına bağımlı olduğu bir gerçek. Küreselleşme sürecinin yücelttiği ekonomik etkinlik ve verimlilik prensipleri, açlık veya yoksulluk gibi endişeler taşımıyor. Son on yılda artan gelir ve üretim çarpıklıkları, Birleşmiş Milletler Kalkınma Raporundan ve ona ilişkin bazı yazılardan bir takım veriler aktaralım:

1. Gelişmekte olan ülkelerde 1 milyar 300 milyon kişi temiz sudan yoksun,
2. 840 milyon insan açlık sınırında,
3. 1,5 milyar insanın günlük geliri 1 dolardan az,
4. 80’den fazla ülke 10 yıl öncesinden daha az kişi başına gelire sahip,
5. İlkokul çağındaki 7 çocuktan biri okulsuz,
6. Dünyada en varlıklı 200 kişinin serveti, dünya nüfusunun % 41’nin toplam gelirinden fazla.



Küreselleşmenin Gelişen Ülkelere Etkileri


1990’larda küreselleşme tartışmaları başladığında, küreselleşmeyi ve dünyanın köklü bir biçimde değişmek üzere olduğunu savunanların ileri sürdüğü kanıtlardan biri, belki de en önemlisi dünya ekonomisinin merkezlerinin doğuya kaymaya başlamasıydı.

Asya ülkelerinde ekonomik büyüme dünyanın geri kalanından çok daha üç1üydü: mali sermaye bu ülkeleri adeta sonu gelmez bir yatırım alanı olarak görüyordu. 1990’da gelişmekte olan bölgelere giden 44.4 milyar dolar sermayenin 19.3 milyarı Doğu Asya Pasifik bölgesine yatırıldı. Gelişmekte olan ülkelere giden mali sermaye 1994’te 161.3 milyar dolara yükseldiğinde bunun 71 milyar doları yine Güney Asya Pasifik ülkelerini tercih etmişti.

1996’da Meksika krizinden sonra gelişmekte olan ülkelere giden sermaye 244 milyar dolara yükseldi. O yıl Güney Asya Pasifi bölgesinin payı 108.7 milyar dolardı
1997 Haziranı ile başlayan krizin ilk işaretiyle Asya Kaplanları’nın liderleri bir suçlu aramaya başlayarak bunun suçunu küreselleşmeye ve spekülasyona (mali sermayeye) yüklemeye başladılar. IMF ve Dünya Bankası HongKong toplantıları da birçok az gelişmiş ülke lideri serma9e piyasalarını liberalleştirme eğilimlerini yavaşlatmaktan ve hatta geri çevirmekten söz ediyorlardı. Güney Kore, OECD anlaşması çerçevesinde mali piyasalarını dünya ekonomisine açmayı kabul ederken şimdi tereddüt etmekteydi. Bir tarafta küreselleşme ve mali piyasaların serbestle için baskı yapan ABD, Almanya, IMF ve Dünya Bankası diğer tarafta, bu baskılara direnmeye çalışan, artık küreselleşmeden daha fazla korkmaya başlayan gelişmekte olan ülkeler.

Başta Asya ülkeleri olmak üzere az gelişmiş ülkelerin dikkatlerinin ve korkularının Batı ve özellikle ABD kaynaklı mali sermaye üzerinde yoğunlaşması Asya Pasifik bölgesinde liderlik hesapları içindeki Çin ve Japonya’ya müdahaleye uygun bir ortam yarattı. Çin sık sık gelişmiş ülkelerin az gelişmiş ülkelere haksız yere askı yapmasından şikayet etti ve dolaylı olarak ABD’yi eleştirdi. Ancak Batı’yı en çok huzursuz eden ve olası uzun dönemli etkileri açısından da en ilginç girişim Japonya’dan geldi. IMF ve Dünya Bankası toplantısının arifesinde Japonya, Malezya ve diğer “Kaplanlar”ın da desteğini alarak “l00 milyar dolarlık bir Asya Fonu oluşturulmasına yönelik bir projeyi açıkladı. Bu fon “kendi bürokrasisine sahip” ve IMF’den bağımsız olacak ve mali bir kriz anında sadece Asyalı ülkelere yardım etmek üzere kullanılacaktır.

Buna karşılık. ABD ve Almanya bunun IMF ve Dünya Bankasına rakip olabileceğini görmekte gecikmeyerek karşı çıktılar. Japonya ise bu fonun IMF’ye karşı değil, onun yanında tanımlayıcı bir unsur taşıyacağını ve bu fonun kurulmasında kararlı olduklarını açıkladı.

Öte yandan, Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı’nın (UNCTAD) 1997 Ticaret ve Kalkınma Raporu’nda Küreselleşme’nin ekonomide yarattığı 7 etki şöyle sıralandı:

- Ülkeler düzeyinde bazı istisnalarla beraber dünya ekonomisi çok yavaş büyümektedir. Bu büyüme hızı ile tatminkar bir ücret düzeyine dayalı yeterli istihdam sağlanamamakta ve yoksulluk hafiflememektedir.

- Kuzey ile Güney arasındaki fark daha da açılmaktadır. 1965’te dünya nüfusunun en zengin %20’sinin ortalama kişi başına geliri, en yoksul %20’sinin 30 katı üstündeyken 1990’da ise bu fark 60 katına ulaşmıştır.

- Zenginler her yerde kazançlı çıkmıştır. Bu durum sadece toplumların en yoksul kesimleri aleyhine gerçekleşmemiştir. Ülkelerin pek çoğunda, gelir dağılımındaki bozulmaların bir diğer belirgin özelliği, orta sınıfların göreli durumlarının bozulmasıdır.

- Her yerde finans, sanayinin rantiyelerde yatırımların önüne geçmiştir. Gelişmekte olan ülkelerin bazılarının kamusal ve özel borçtan ödenen faizler GSYIH’nin %15’ine ulaşmıştır. Var olan menkul değerlerin el değiştirmesi, yatırım yoluyla yeni servet yaratılmasına öre çok daha kazançlı bir faaliyet haline gelmiştir.

- Gelir paylaşımında sermayenin karı artarken emeğin geliri düşmüştür. Kar payları ücret gelirlerine göre hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde yükselmiştir. 1980’li yılların başları, bugünle karşılaştırılırsa, gelişmekte olan ülkelerin % 80’inde sınai katma değerde ücret payının belirgin biçimde düşmüş olduğu ortaya çıkmaktadır.

- İş ve gelir güvencesi hemen her yerde azalmıştır. Artan faiz maliyetleri şirketlerin kazançlarını azaltmakta ve buna karşılık hem kuzey hem de güneyde şirketler yeniden yapılanarak istihdamı ve ücretleri baskı altında tutma yolunu seçmektedir.

- Nitelikli ve niteliksiz emek arasında ücret eşitsizlikleri genel bir sorun haline gelmektedir. Bu eğilim gelişmiş ülkelerde uzunca bir süredir geçerlidir. Gelişmekte olan ülkelerde ise niteliksiz işçilerin ücret düzeylerinde %30’lara varan gerilemeler yaygınlaşmıştır.

Az gelişmiş ülkelerin ihraç ettiği mamullerin ve hizmetlerin Çoğu emek yoğundur. Bu ihracatta az gelişmiş ülkeler, vasıfsız iş gücü bolluğuna dayalı mukayeseli üstünlükten yararlanmaktadır. Az gelişmiş ülkelerin ihracatı, gelişmiş ülkelerde dokuma, giyim, demir-çelik, gıda gibi bazı iş kollarını ciddi surette bunalıma sokmakta ve bu ülkelerde vasıfsız işgücü talebini azaltmakta, vasıflı işgücü talebini artırmaktadır. Neticede, iki ülke grubu arasında yeni bir işbölümü oluşmaktadır. Az gelişmiş ülkeler, üretimde vasıfsız işgücünün veya tabi kaynakların yoğun olarak kullanıldığı mamullerde ihtisaslaşmaktadır. Gelişmiş ülkeler ise vasıflı işgücü yoğun olarak girdiği ya da teknoloji yoğun mamullerde ihtisaslaşmaktadırlar. Gelişmiş ülkelerde vasıfsız işgücüne talep zayıflarken. vasıflısına talebin nispi olarak artması, ücret farklarının azalma eğilimini ters-yüz etmiştir. Bir süredir gelişmiş ülkelerde eğitime ve beceriye göre ücret farkları artmaktadır.

Az gelişmiş ülkelerden ithalatın işsizlik yaratıcı etkisini azaltmak için gelişmiş ülkelerin başvurduğu başka bir yöntem, zayıflayan sektörlerini dış rekabetten korumaktır. Gerçi dünyada ticaret serbestleştirmeye giderken korumacı uygulamalar zorlaşmaktadır. Yine de kendileri rekabet edemeyen iş kollarını korumak için çeşitli gümrük- dışı engelleme yöntemlerini icat etmekte ve GATT anlaşmasının olanak tanıdığı (dampinge karşı vergi gibi) korumacı yaptırımları suiistimal etmektedirler. Gelişmiş ülkelerde işsizlik arttıkça korumacı eğilimlerin kuvvetlenmesi beklenmektedir’

Çokuluslu şirketlerin üretim maliyetlerini kısmak amacıyla faaliyetlerini kısmen azgelişmiş ülkelere kaydırması da diğer ülkelerde istihdam yaratmaktadır. Uluslararası kuruluşlar, azgelişmiş ülkeleri, bu istihdam imkanlarından yararlanmaları için yabancı sermaye üzerinde bütün kısıtlamaları kaldırmaya, yabancı ve yerli şirketlere aynı muamele yapmaya, finans sistemlerini ve dış ticaretlerini serbestleştirmeye iknaya çalışmaktadırlar. Bu durumda işçi çalıştırmanın maliyeti, azgelişmiş ülkelerin dış piyasalarda rekabet gücünün ve ülkelerin dolaysız yabancı yatırım için cazibesini etkileyen en önemli değişken olmaktadır. Bu yüzden bazı azgelişmiş ülke hükümetleri yabancı sermayeyi cezbede bilmek için yerli işgücünün ucuzlu*unu reklam ederlerken. azgelişmiş ülkelerden istihdam yaratma meselesi geniş ölçüde istihdam maliyetlerini düşürme yolu ile bertaraf edilmektedir.

Oysa az gelişmiş ülkelerde işçi- işveren ilişkileri genel olarak gelişmiş ülkelerden çok daha az kayıt altındadır. Az gelişmiş ülkelerde istihdamın bir kısmı kayıt dışı, bir kısmı da ücretsiz aile işçileri şeklinde olup. bunlar zaten i hukukunun etki alanı dışındadırlar Uluslararası Çalışma Örgütü’ne göre Latin Amerika Ülkelerinde toplam istihdamın beşte biri kentlerde kayıtdışı faaliyetlerde çalışmaktadır, Türkiye’de hala işçi, çalışma düzenini uluslararası normlara uydurmaya ve mevzuatın uygulama alanını genişletmeye çalışmaktadır. Üstelik Türkiye’de enflasyonun ve ücret fiyatlara endekslenmemiş olması reel ücretleri son derece esnek kılmaktadır.

İhracatı artırmak ve yabancı sermayeyi cezbetmek için iş mevzuatını gevşetmek ve istihdam maliyetlerini düşürme telkinleri. azgelişmiş ülkelerde devletleri reel ücretleri düşürmeye iş güvenliği ve işyerinde emniyet tedbirleri gibi işçiyi koruyan temel kayıtlamaları gevşetmeye sevk etmektedir. Güney ve Güneydoğu Asya’da bazı ülkelerde çokuluslu şirketlere bağlı işletmelerde zaman zaman yaşanan büyük iş kaçakları ve yine azgelişmiş ülkelerde bu şirketlerin işletmelerinde işçinin sendikalaşmasının engellenmesi, bu uygulamaların neticesinde olmuştur.

“Niçin dünya tek pazar oldu? Kapitalizm krizi girmeseydi küreselleşme gündeme gelir miydi? Küreselleşme hem verimliliği, hem pazarı büyütüyor, fakat bu niçin sadece zengin ülkelerin daha çok işine yarıyor? Küreselleşme; zengin toplumlarda bile tembelleri beslemeyelim! diyerek sosyal devleti niçin dinamitliyor Şeklinde sorgulanırken Korkut Boratava küreselleşmeyi şu şekilde tanımlamaktadır: “Küreselleşme emperyalizm denen olguyu saygınlık kazandırma, emperyalizm karşısında çaresizlik yaratma çabasıdır. İşçilerin vatanı yoktur sloganı tersine döndü. İşçiler ulusal olmak zorunda bırakıldı, sermaye ise vatansızlaştı. İşte küreselleşme budur. Aslında ülke ekonomisinin güçlü olması öncelikle emeğin sorunudur. Bu nedenle sosyal ve ekonomik işlevlerle, yüklü bir devletin varlığı da esas olarak emeğin gündemini oluşturur.





Küreselleşmenin Gelişmiş Ülkelere Etkileri


Yeni dünya düzeninin şekillendiği yirminci yüzyılın son çeyreğinde, dünya üç kutuplu bir “bölgeselleşme”ye doğru gittiği görülmektedir. Ancak her üç kutubun da üyelerinin, küreselleşmeyi destekleyen ülkeler olduğu gerçektir.

Batı’nın kendisini bölgesel süper bloklar şeklinde yeniden yapılandırması. 1980’li yılların en önemli ekonomik gelişmesi olan Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun tamamlanmasıyla gerçekleşirken, şimdi Kuzey Amerika’da da benzer bir oluşum gerçekleşmektedir
Batı’nın ekonomide örgütlediği bu süperbloklar dünyanın gördüğü en büyük ve en zengin serbest Ticaret bölgelerini oluşturdular Ama aynı zamanda gerek Avrupa gerekse Kuzey Amerika blokları. dış dünya ile ticaretten uzaklaşırken. yeniden korumacılığa yönelmek durumunda kalıyorlardı. Önümüzdeki dönemde her iki blok ihracatı saldırgan bir şekilde zorlamaya ve iç sanayilerini titizlikle korumaya çalışacaklardır. Ancak bunun ana nedeni ekonomik olmaktan çok sosyal sebeplere dayanmaktadır. Avrupa önceliği, Doğu Avrupa’ya verirken. ABD ise önceliği Meksika’ya vererek, imalattaki istihdamı korumaya kendilerini zorunlu hissetmişlerdir. Yoksa her iki blokta. kendi ülkelerinde iş bulamayan vasıfsız ya da düşük vasıflı işgücü göçüne maruz kalacaklardır.

Asya kıtasında yaşananlar ise daha bir önem arz etmektedir. Çünkü Kıyı Çin’in toplam sanayi üretimi yakın bir gelecekte dünya sanayi üretiminde, ikinci sıraya geçmeye aday konumdadır. Yine, Japonya ve Dört Kaplanlar gibi Kıyı Çin’in de ekonomik gelişmesi “ihracata dayalı” olacaktır. Ve bu ihraç ürünleri, gelişmiş dünya’da önemli bir kapasite fazlalığı olan ürünlerde (sektörlerde) olacaktır.

Örneğin, dış ticaret korumacılığını arttırmak isteyen Japon otomobil firmaları AB pazarına (İngiltere) girerken doğrudan yatırım yapmaktadır. Bu kez AB üyeleri, kendi pazarlarındaki rekabeti kısıtlamak için Japon firmalarına belirli oranda AB malı girdi kullanma şartı getirmiştir. High-tech ürünlerde ise pazarlıklar tarife-dışı engellerin en ince çeşitlerine uzanmaktadır. Kapsamı film sanayinden, uçak sanayiine, bilgisayara kadar yayılmıştır.

Bilindiği üzere, II. Dünya Savaşı sonrasında Almanya’nın yarattığı kalkınma mucizesinin belirleyici öğelerinde birisi de “Alman Modeli” diye adlandırılan piyasa ekonomisi olmuştur. Bu modelde işverenlerin, işçilerin ve hükümetin aralarında üçlü uzlaşma geleneği oluşturarak sistemin daha iyi işlemesini sağladıkları, ekonomide yüksek verimlilik ile yeterli istihdamın birlikte sağlandığı, sosyal refahın istikrarlı olarak artırılabildiği gözlemlendi. Kurumsallaşmanın olumlu yönlerinin vurgulandığı “Alman modeli”, diğer ülkelere örnek gösterildi. Ancak bugün, Alman firmaları, uluslararası rekabete ayak uydurmak için ülke içinde yaptıkları yatırımı ve yarattıkları istihdamı sınırlarken, Almanya’da işsizlik oranı %10’a yaklaşmaktadır. Büyüme hızı düşmekte ve sosyal devletin bazı : taşıyamaz hak gelmektedir. Alman modelini bu denli zorlayan faktörler ise şu şekilde sıralanmaktadır:

-Almanya’nın istihdamı artırma olanaklarının başta hizmetler sektöründe olmak üzere, ABD’de olduğu gibi hızla gelişememesi,

-Almanya’nın katı kurallarla belirlemiş çalışma koşulları, ülke ve bölge bazındaki toplu sözleşmeler ve yeni teknolojilerin gerektirdiği esnekliğin sağlanamaması.

-Almanya’da ücretlerin eriştiği düzeyin dünya rekabetindeki koşullara uymaması,

-Ücretler, rakip ülkelerden daha hızlı yükselirken, verimlilik artışının yetersiz kalması,

-Vergi yükünün ağırlığı,

-Global düşünen şirketlerin Almanya dışında yatırım yapması.

-Almanya’nın birleşmesinin getirdiği ilave yükler ve nüfusun giderek yaşlanmasının sosyal güvenlik sistemine getirdiği sorunlar sayılmaktadır.

Dünya Ekonomik Forumu’nun eski başkanı Garelli ise 6.Ulusal Kalite Kongresi’nde şu değerlendirmeleri yapmaktadır:

Öncelikle bugünün dünyasında hiçbir zaman olmadığı kadar büyük fırsatların bulunduğunu belirterek, küresel rekabetin hiç olmadığı kadar keskin olduğunu belirtti. Nitekim, bu yeni dünyada 10 yıl öncesinin ihracatta rakipsiz ülkeleri Almanya ve Japonya tıkanma noktasına geldiler. Garelli ihracatı, eski bir düzenin bir enstrümanı olarak görüyor ve artık agresiflik (saldırganlık) döneminin bittiğini, önemli olanın attraction (çekicilik) olduğunu belirtiyordu. Ülke bağlamında çekicilikle ilgili olarak işçi ücretlerinden başlayarak değişik örnekler verdi. ABD 1985 yılında 13 dolarlık saat ücretiyle “ücretlerin” en yüksek olduğu ülkeydi. Avrupa ülkelerinde ise saat ücreti 10 doların altındaydı.

1996’ya gelindiğinde ise ABD, 17.2 dolarlık saat ücretiyle Batılı kalkınmış ülkelerin en genlerinde yer alırken, Almanya 30.3 dolarla saat başı işçi ücretlerinde en baştadır. Meksika’da işçi başına ortalama saat ücreti 1.27 dolarken, Çek Cumhuriyeti’nde 1.3; Macaristan’da 1.7 düzeyinde seyrederken ve hatta Rusya ve Çin’de 1 doların altındayken bir Alman işverenin 30 dolarlık işçi ücretiyle kendi ülkesinde niye yatırım yapsın? sorusu ortaya çıkmaktadır.

Yine Garelli “brüt işçi ücretlerinden, devletin aldığı vergilerin oranlarıyla ilgili olarak yaptığı açıklamasında, Avrupa’da işçi ücretlerinden alınan vergi %2.4’ken Asya’da bu oran %20 düzeyinde kalıyor. Ve çeşitli hesaplamalara saat başı 1 dolar ödenen işçiyle 30 dolar ödenen işçi arasındaki verimlilik farkı, kesinlikle ücretlerdeki fark kadar olmadığım belirtiyor. Dolayısıyla da ihracat için uğraşmaya gerek yok, doğru yeri seçip yatırımı orada yapmak gerekli demektedir.




Küresel Finansal Yönetim


Dünyadaki genel eğilim globalleşme yönündedir. İşletmeler sürekli olarak gelişip rekabet edebilir durumda olmak istiyorlarsa, global ölçülerde düşünüp, yerel ya da global pazarlar için üretim yapıp faaliyette bulunmalıdır. İşletmelerin global düşünüp, bu yönde faaliyette bulunmaları sonucunda, global finansal işlemler ortaya çıkmıştır.

Uluslararası finansal yönetimde iki ya da daha fazla ülkenin finansal piyasaları, bu ülkelerde. faaliyette bulunan işletmelerin finansal işlemlerini gerçekleştirmekte idi. Uluslararası finansal piyasalar sınırlı sayıda ülke işletmelerinin ve kurumlarının faaliyette bulunduğu piyasayı ifade ederken; global finansal piyasa ve finansal yönetim bunlardan daha geniş bir kapsamı içermektedir.

Globalleşme sürecini yaşayan işletmeler dünya yönelimli üretim ve pazarlama eylemlerinde bulundukları ya da bulunmak durumunda oldukları için, finansal işlemleri de dünya yönelimli olmak zorundadır. Global finansal yönetimde fonların planlanması, sağlanması, kullanımı ulusal ve uluslarötesi boyutta tasarlanmış durumdadır.
Global işletmelerde finansal yönetim faaliyetlerinin dünya boyutunda planlanması, yürütülmesi, koordinesi ve denetimi global finansal yönetim için de temel yönelim olacaktır.

Global finansal yönetimde fonların sağlanması, muhafazası ve etkin olarak kullanımı, bunlara ilişkin planlar yapılıp uygulanması ve denetimi dünya normlarında realize edilecektir. Çünkü globalleşmede tek bir ülkenin ya da birkaç ülkenin normları söz konusu değildir. Tüm dünyada geçerli olabilecek finansal tekniklerin geliştirilip uygulanması söz konusu olacaktır.




Küresel Bütünleşme


Bütünleşme hareketleri bölgesel, fonksiyonel veya global olabilir. Global veya tüm bütünleşme, coğrafi bölgelerle sınırlı değildir ve aralarında politik ilişkiler bulunan bütün devletleri tek bir sistem içinde toplamayı amaçlar.

Ortaçağ’da Charlemagne’ın ve Ulusal Devletler Sistemi’nin başlangıcında Henri IV’ün global bütünleşme anlayışları, Avrupa kıtasını tek bir egemenlik ve yönetim altında birleştirmek emeline dayanmaktaydı. La Rochefoucauld, Saint-Simon, Augustin Thierry ve Emile Girardin, Avrupa birliğini benimseyenler arasındadırlar.

Emmanuel Kant, Richard Cobden ve Victor Hugo’nun Amerika’yı ve öbür kıtaları kapsayan bütünleşme görüşleri ise, yaşadıkları çağın ufuklarını aşmıştır. Coudenhove-Kalergi, Aristide Briand ve Gustav Stresemann da, Avrupa birliği fikrinin yayılmasına öncülük yapmışlardır.

Clarence K. Strait, 1939’da, dünya devletinin çekirdeği olabilecek bir Kuzey Atlantik Demokrasileri Federal Birliği kurulmasını önermiş ve böyle bir federal hükümetin diktatörlüklere karşı demokrasi cephesine güç kazandıracağını açıklamıştır. Wendell Lewis Wilky, One World başlıklı kitabında, insanlığın barış ve istikrara ancak uluslararası işbirliği ve bütünleşme ile erişebileceğini yazmıştır.

Kuzey Atlantik Demokrasileri Federal Birliği projesinin amacı, hürriyet ve demokrasiye dayanan bir bütünleşme idi. Bu projeye göre üye milletler arasında uyrukluk ayırımı olmayacak, bir kollektif güvenlik sistemi kurulacak ve sistemin piyasalarında tek bir para tedavül edecekti.

Dünya Federalistleri hareketi ise, İkinci Dünya Savaşı sürerken başlamıştır. Bu hareketin amacı tek bir dünya devleti kurulması, tek ve ortak bir yargı erki oluşturulması ve dünya vatandaşlığı projesinin uygulanması idi. Chicago Üniversitesi, Dünya Federalistlerinin esprisi doğrultusunda bir dünya anayasa taslağı hazırlamıştır.

Wolfram F. Hanrieder’e göre, global bütünleşmenin gerçekleşebilmesi, ulusal devletlerin hiç olmazsa dört noktada birleşmelerine bağlıdır: (1) Üye hükümetlerin ortak politikayı belirleyecek merkezî organlar oluşturulmasını kabul etmeleri; (2) Merkezî organların kararlarını yürütebilme gücüne sahip olmaları; (3) Merkezî otoritenin faaliyet ve fonksiyonlarını veto ile karşılaşmaksızın geliştirebilme yetkisine sahip bulunması; (4) Devletlerin çıkarlarını sisteme bağlılıkta görmeleri, merkezî otorite kararlarını çiğneyememeleri ve dilediklerinde ayrılmaya serbest bırakılmamaları.




Küresel İletişim


Küresel ekonomik yapılar karşılıklı olarak birbirini etkilerken, küresel iletişim yapısı, bu sistemin çatısını (frame work) oluşturmaktadır. Sistemin iletişim kanalları, ulus-ötesi şirketler ve ekonomik yapılar ile yerci ekonomilerin içice geçmesini sağlamaktadır. Bu süreç giderek uluslar arası iletişimin yapısal bir nitelik kazanmasıyla sonuçlanmaktadır.
Enformasyon ağırlıklı ekonomilere sahip ülkelerde iletişimci verilerin artmasıyla (uluslararası bankacılık, sigortacılık havayolu, uluslararası haber ajansları vb.) bilgisayarla ile telekominikasyon teknolojileri birleşmektedir.

Kompüterize olmuş finans ve ticari bilgi arzı, büyüyen bir kar alanına dönüşmektedir. Bütün, bu gelişmelerin sonucunda birçok ulus, bilginin kullanılması, birikimi ve geçişi ile ilgilenir hale gelmektedir. Bireysel alanlardan, ulus devletin bağımsızlığına kadar birçok alanda bilgi, değerli stratejik kontrol aracı ve mal olarak görülmektedir (Mowlana. 19861-42).

Uluslararası iletişim sistemi, ulus devletlerin ulusal politikalarıyla birleştiğinden, yerel ulusal ve küresel iletişim örüntüleri içice geçmektedir (Alleyne, 19950). Ancak ulus için toplumsal ilişki ve etkileşimlerde dengesizlikler, işlevsel olmayan (disfunctional) oluşumlar yaratabilmektedir. Endüstri toplumunun gerekleri temelinde ortaya çıkan ulus devletlerin, toplumu iletişim ve bilgi teknolojileriyle yerel ve ulusal düzeyde yeniden inşa etmeleri güçleşmektedir. Devletin para ve bilgi üzerinde kontrolünün azalması, ulusal bütünleşmeleri gevşetmekte uluslararası yönelimlere neden olmaktadır. Girişimciler küresel düşünüp yerel olanakları kullanmakta, küreselleşme ve yerelleşme işlevsel olarak birbirini tamamlamakladır. Bu süreç içinde ekonomik ve toplumsal siyasal yapılar, yeni bir eğilim ve yönelim kazanmakta, farklı çap ve hızda modernleşme yönünde evrimleşmektedir.

Bilginin uluslararası akısı bikinileri vır kanallarını altı alt haslıkta toplamak olasıdır (Moulana, l986:1-4):

· Veri akışını sağlayan uydu ve gezegensel kaynaklarla birlikte bilgisayarlar ve ilgili teknolojiler
· Gazeteler, dergiler, kitaplar, teknik ve bilimsel gazetecilik ve haber ajansları
· Radyo, televizyon ve doğrudan yayın uyduları
· Film, kaset ve video, pazarlama reklamcılık ve kamuoyu yoklamacıları
· Posta, telefon, telgraf, teleks ve ilgili iletişim kanalları
· Dini ve diğer kişisel temaslar kapsamındaki turizm seyahat ve göçler

Devletler bir yandan merkez çevre ilişki ve etkileşimleri ile ekonomik olarak birbirine bağlanırken, iletişim sistemleri de (bir politik birim, bir ülke ya da bölge) zincirleme olarak birbiri içine geçmektedir. İletişim teknolojilerinin ilerlemesi, ulusal ve uluslararası marketlerde artan ölçekte alınır ve satılır hale gelmesi, bunların işlerliği ile ilgili kurumsal politikaların yaygınlaştırılması iletişim zincirini tamamlayan halkaları oluşturmakladır. Giderek artan oranlarda toplumlar bilgi sektörüne geçmektedir.

Dünya bilgi sektörü 1996 verilerine göre l .370 milyar dolardır (ciro olarak). Bu sektörde en büyük payı iletişim hizmetleri % 43, bilgisayar hizmetleri % 18. donanım % 17, iletişim cihazları % 14. yazılım payı % 8'dir.

Dünyada en ileri iletişim teknolojileri ve ürünleri merkez (Batı) ülkelerden tam dünyaya yayılmaktadır (Hamelink, 19974-97). Örneğin 1994 yılı verilerine göre lirasıyla ilk üç sıra eğlence medyasında (Bertelsman, Walt Disney, New Comp, vb.) Almanya, A.B.D., İngiltere. Reklam ajanslarında (WPP, Saatchi &. Saatchi, Inter Puplic, vb.) İngiltere. A.B.D., A.B.D.'dir. En büyük bilgisayar şirketlerinde (IBM. Toshiba. Fijutsı) A.B.D. Japonya, Japonya en geniş elektronik şirketlerinde (Hitachi, Matsushila, General Electric) Japonya. Japonya, A.B.D.; en büyük iletişim pazarlarının (kitle iletişimi, telekomünikasyon, bilgisayarlar, vb.) ilk üç sırasını A.B.D. oluşturmaktadır.

Dünyadaki bilgi kaynaklan ve bilginin akışı ulus devletlerin kontrolünün dışına çıkmaktadır.
Amerikan kültür endüstrisinin gelirlerinin çok büyük bir kısmı, uluslararası satışlardan elde edilmektedir. Örneğin, Dallas dizisinin dünyanın % 90'dan fazla ülkesinde uluslararası izleyicisi vardır. Bu endüstride yerini alan şirketler kablolu ve uydu yayınları, vb. yayın olanaklarını da kıtalar ölçeğinde kontrol etmektedir. Film yapımı ve yazılı, elektronik yayında faal birleşik holdinglerdir (Sreberny-Mohammady. 1991:125).
Dünya bir merkezden uluslararası haber akışı, eğitici ve eğlendirici materyallerin dağılımı, ticari reklamların yayılması, bilgisayarlar aracılığıyla verilerin, telekomünikasyon aracılığı ile sesli mesajların dağılması yoluyla etkilenmektedir. Endüstri toplumları ve endüstrileşme sürecindeki toplumlar, üretim dağıtım ve pazar ilişkileri gereği, bilgi teknolojileri ve ürünlerini giderek artan oranlarda kullanmakladır.

Birçok ülke kapitalist üretim ve tüketim ilişkilerinde bu teknolojinin ve ürünlerinin kullanımına toplumsal, hukuksal olanaklarla destek sağlamaktadır. Serbest Pazar işleyişi içinde bilgi ve kültür ulaşılabilir emtia (commodity) duruma dönüşmektedir. Dünyanın neresinde olursa olsun toplumlar endüstri, savunma sermaye birikimi ve dolaşımı gereği girdikleri sosyal, kültürel, ekonomik etkinliklerle uluslararası iletişim kanallarına açık hale gelmektedir.

Toplumlar, küresel iletişim sistemine var olan sosyal kültürel, ekonomik, politik ve teknolojik değişkenleri temelinde entegre olmaktadır (Mowlana,1986:12). Dolayısıyla uluslararası enformasyon akışı, iki ya da daha fazla ulusal ve kültürel ekonomik sistemler arasında kurulan etkileşim gereği toplumsal kurumlar kültürler ve hukuk sistemlerini karşı karşıya getirmektedir Toplumların bilgi toplumu olma yönünde ortaya çıkan eğilimleri gereği küresel iletişim bilgi ağına merkez ülkeler tam, çevre ülkeler ise kısmen katılabilmektedir. Çünkü çevre ülkeler teknik, ekonomik işleyiş ve kültürel değişme sürecinde merkez ülkelerle benzer evrimsel aşamaları tamamlayamamışlardır. Ancak bu durumda bölgesel bütünleşmeler (AB, Kuzey Amerika, Güneydoğu Asya, Avrupa Birliği gibi) olabilmektedir.

Bölgeselleşmelerin küreselleşmeye giden "ara oluşumlar" olarak değerlendirilmeleri çevre ülkelerin ikinci planda olma konumunu asmalarında yeterli gözükmemektedir. Gerçekle iletişim teknolojilerini ve bilgiyi ekonomik, endüstri, eğitim, politik, vb. alanlarda kullanmakla bir gelişme yönünde değişme söz konusudur. Ancak endüstri ötesi toplumun dinamiklerinin yaratılması olası değildir. Böylelikle küresellik içinde merkez ve çevre ülkeler açısından iletişim teknolojisi ve ürünlerinin kullanımı farklı iki düzlemde gerçekleşmektedir:

a.iletişim teknolojilerinin üretilmesi ve kullanılması toplumsal yaşamın her alanını işlevsel hale getirmekte, her düzeydeki insan ilişkileri yeniden örgütlenmekte, yeni dönüşümler ve köklü değişikliklere neden olmaktadır. Merkez ülkelerde ortaya çıkan bu durum bu ülkelerde devrim sayılabilecek yenilikleri ortaya çıkarmaktadır,

b. Çevre ülkelerde ise iletişim teknolojileri ve iletişim ürünleri tüketilmekte, merkezden sunulan alternatif pazarlama ürünleri arasında tercih ederek, tüketme yoluna gidilmektedir. Böylelikle kitle toplumundaki kültürün üretenle tüketenin ayrılması ve kitleselleşmesi, bilgi teknolojileri yardımıyla uluslararası alana taşınmış olmaktadır.




Küresel İşletme Kavramı


Küresel işletmeler, onların farklı özelliklerine ağırlık verilerek, tanımlanma yoluna gidilmektedir. Bu özellikler; küresel işletmelerin pazar yapıları, yapısal özelliklerine göre yapılan tanımlamalarda işletmelerin faaliyette bulunduğu ülke sayısı veya mülkiyetin dağıldığı ülke sayısı, işgörenlerin ait oldukları ulusa göre yapılan ayrım, performans yaklaşımına göre yapılan ayrımlarda karlılık oranı, birleşmiş milletlerin küresel işletme tanımında, bu işletmelerin hukuki statüleri ve tabi olacakları hukuk kuralları esas alınır.

Küresel işletmeler, dünya ölçeğindeki fırsat ve tehditleri yakından inceleyebilen, bu fırsat ve tehditlere göre politikaları oluşturabilen işletmelerdir. Bu işletmeler, bulundukları her yerde, hükümet politikaları etkilemek de dahil, pek çok işi yapabilme veya destekleyebilme gücüne sahiptirler.

Küresel İşletmelerin Özellikleri:

Küresel işletmelerin özelliklerini maddeler halinde sıralayalım:

· Küresel işletmeler, farklı ülkelerde faaliyetlerini sürdürürken, oluşturulan küresel ağlar içinde, ürünler birer uluslararası birleşim biçimindedir.

· Bugün küresel işletmeler, çeşitli ülkelerde imalatta bulunmak yerine, bu işletmelerin çoğu esas itibarıyla ihracatçı kuruluşlardır.

· Küresel işletmeler, yapıları itibarıyla küçülmeyi kendilerine hedef olarak seçmişlerdir.

· Küresel işletmeler, üretim aşamaları bakımından daha çok olgunlaşma dönemindeki ürünler üzerinde yoğunlaşırlar.

· Küresel işletmeler, büyüklükleri bakımından da geleneksel çok uluslu işletmelerden ayrılırlar.

· Küreselleşme, uluslarasılaşma sürecinin tamamlanıp “yerelleşmeme” üretim anlayışının geliştiği, üretimin ve tüketimin dünya ölçeğinde planladığı, serbest rekabet ve piyasa düzenin küresel kuruluşlara göre denetlendiği, kuralların uluslar üstü anlayışa göre düzenlendiği bir sistemdir. Bu sistemin temel özellikleri genel olarak aşağıdaki gibi özetlenebilir:

- Üretim faktörlerinin dünya ölçeğinde değerlendirilecek bu faktörlerin üretimi, dağıtımı ve tüketiminin küreselleşmesi.

- Dünya ölçeğindeki norm ve standartlarla , ticari değişimlerin gerçekleşmesi.

- İşletme organizasyonundan başlayarak, tüm ekonomik aktörlerin uluslar üstü bir boyutta, dünya ekonomik stratejisi temeline dayalı bir planlamaya girmesi.





Küresel Stratejiler


Dünya ekonomisi büyük bir sistem olarak değerlendirildiğinde, bu sistemi bir bütün olarak görebilen, bu sistemin içindeki oyuncuları ve stratejilerini analiz edebilen işletmeler bu bilgilerden istedikleri sonuçları almalarına yardım edecek eylemlere yönelebilirler. Bu eylemlere yön verecek küresel stratejilerden bazıları aşağıda açıklanacaktır:

1- Kendi Tekelini Yaratma

İşletme rasyonalitesinin hakim olduğu işletmeler için tek ve yegane bir işletme stratejisi olamaz. Tam tersine pazarda ayakta kalabilmek için işletmeler kendi temel üstünlüklerine dayalı ayırıcı yetenekler geliştirmelidirler.

Her işletmenin aynı işi aynı şekilde yaptığı bir pazarda müşteriler, herhangi bir nedenle satın aldıkları malı ya da hizmeti üreten işletmeyi değiştirebilirler. İşte bu durumu analiz ederek gelecekte, tam rekabet piyasası mantığından uzaklaşan işletmeler farklılaşarak sundukları katma değerle belirli müşteri kesimlerini kendilerine bağlayacaklardır. Dar ya da geniş müşteri kitlesi için standartları bir başka seviyeye taşımaları, deyim yerindeyse ürün ya da hizmet şeklinde sundukları katma değerle çıtayı yükseltmeleri gerekecektir. Özetle gelecekte bir işletmenin farklılaşmak için sunduğu karma değerin temelinde bilgi olacaktır.

2- Stratejik Bilgi

Bir işletmenin farklılaşmak için kullanabileceği çok farklı alanlar vardır. Ancak işletmenin farklılaşmak için seçeceği alanı rakiplere ve/veya potansiyel rakiplere, müşterilere ve/veya potansiyel müşterilere bakarak belirlemesi gerekir. Bunu yapılmaması halinde işletme ancak tesadüfi bir şekilde ayakta kalabilir. Müşterilerin profilinin belirlenmesi, istek ve beklentilerine göre sınıflandırılması, daha sonra da hangi müşteri grubu ya da grupları konusunda hizmet verileceğine karar verilmesi gerekir.

Benzer durum rakipler için de geçerlidir. Rakipler kim ve hangi stratejileri kullanıyor, hangi müşteri gruplarına yöneliyor sorularına cevap verdikten sonra harekele geçmek gereklidir. Tedarikçiler de bu sürecin kritik bir parçasıdır. Bütün bunlardan daha önemli olanı ise dünyanın sürekli değiştiğini unutmayarak, potansiyel müşteri ve rakipleri de sürekli göz önünde bulundurmaktır.

3- Kurumsal Bilgiye Dayalı Strateji

İşletmeler bir grup müşterinin ihtiyaçlarını, bu ihtiyaçların nasıl karşılanması gerektiğini biliyor olabilir. Özel bir konuda teknolojik bilgi birikimi edinmiş, müşterinin vizyonunu, değerlerini, kendi vizyon ve değerleriyle birleştiren bir kültür geliştirmiş olabilir. Bugün olduğu gibi gelecekte de bunu başarmış olan işletmeler bu tür bir kurumsal bilgiye dayanarak rekabet stratejisi geliştirerek başarılı olabilirler.

4- Yenilik Stratejisi

İşletmeler araştırma-geliştirme kapasitelerine bağlı olarak, işletmede yenilik stratejisini benimseyebilirler. Geliştirilen yeni hizmet kavramlarıyla yeni endüstri standartları oluşturulabilir.

Yemlik stratejisi ile başarılı olmanın şartı, bu stratejiyi sürekli uygulayabilmektir. Bir defa yeni bir ürün ya da hizmet sunmak yeterli değildir. Rakipleri beklemeden, işletmeler kendi ürün ve hizmetlerini demodeleştirecek yenilikler getirebilmelidir. Yenilik stratejisinin teknoloji odaklı olmaktan çok müşteri ihtiyacını karşılamaya odaklı olması başarı getirmektedir. Gelecekte de pazarda en iyi teknoloji değil, müşteri ihtiyacını en ekonomik şekilde karşılayan çözüm tercih edilecektir.

5- Dağıtım Stratejisi

Hedef müşteri kitlesine en etkin şekilde ulaşmak için izlenebilecek bir stratejidir. Bu stratejiyi başarıyla uygulayabilen işletmelerin pazardaki konumlan daha güçlü olabilmektedir. Örneğin; Türkiye'de Pepsi Cola'nın dağıtımı daha başarılı olduğu için pazar payı Coca Cola'dan daha büyüktür. Akbank, İş Bankası gibi bankaların ev bankacılığına yönelmesi, tamamen bir dağıtım stratejisinin sonucudur. Gelecekte de doğru ve etkin bir dağıtım stratejisi geliştirebilen işletmeler başarıyı yakalayabileceklerdir.

6- Müşteri Memnuniyetine Odaklı Strateji

Maliyetlerine rağmen, hedef müşteri kitlesini memnun etmeye dayalı bir stratejidir. Fiyatlara daha az duyarlı veya kar marjlarının geniş olduğu alanlarda, işletmeler müşterilerini memnun etmek için gerekli her şeyi yapmaya çalışırlar. Örneğin; American Express, kuruluşundan bugüne değin kredi kartı sağlamaktadır. Ancak son yıllarda kart sahibi müşterilerine uçak, otel rezervasyonu, ofis hizmeti ve daha pek çok hizmeti de götürmektedir. Günümüzde pek çok otel, müşteri memnuniyeti stratejisini uygulamaktadır. Gelecekte de özellikle hizmet sektöründe faaliyet gösteren işletmeler için bu strateji temel olacaktır.

7- Düşük Fiyat Stratejisi

Konu fiyata odaklı strateji ise, maliyetlere değil müşteriye yönelmek gerekir. Sunulan ürünün kaç kişiye satılmasının düşünülmesi, bu sayıda kişinin ürünü alabilmesi için fiyatın ne olması gerektiği gibi soruları cevapladıktan ve rakipleri değerlendirdikten sonra, fiyatın ne olması gerektiğine karar verilmesi gerekir.

Maliyetlere belirli bir yüzde ekleyerek geliştirilecek fiyatlar, istenilen ölçüde fiyatları düşüremeyeceği gibi kaliteden de taviz verilmesine neden olabilir. Eğer işin özündeki kaliteden taviz veriliyorsa . düşük fiyat stratejisi pek başarılı bir strateji değildir.

Müşterinin bir hizmet ya da ürünü talep ederken temel bir ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacı tanımlarken onun beklentilerini aşacak hizmetler de ortaya konabilir, ya da bunlardan tamamen vazgeçerek, yalın bir şekilde sadece müşterinin istediği verilebilir. Tıpkı havayolu taşımacılığında olduğu gibi insanların temel ihtiyacı, güvenli olarak bir yerden bir yere ulaşmaktır, içki içip yemek yemek değildir. Ancak havayolu taşımacılığını tercih edecek gelire sahip olan müşteriler elbette bazı ekstra şeyler talep ederek bunların fiyata dahil edilmesini normal karşılayabilir.

Geleceğin işletmeleri her şeyden önce ne istediğini bilmek zorundadır. Amacını ve hedef müşteri kitlesini iyi belirlemeli ve bu amacına hizmet edecek mal ya da hizmetin sınırlarını tam olarak belirleyebilmelidir.

8- Taklit Stratejisi

Bir ürün ya da bir işletme başarılı ise başka işletmeler tarafından taklit edilebilir. Bir şeyi ilk yapmak her zaman en iyi şekilde yapmak anlamına gelmemektedir. Bir ürün ya da hizmetin taklidi, eğer geliştirilirse orijinalinden daha iyi olabilir. Hiç yapılmamış bir şeyi denemektense başarılı olmuş bir ürünü taklit etmek ve iyileştirmek daha az risklidir. Deneme-yanılma, bir işletmenin en büyük maliyet kalemlerinden birini oluşturur. Ancak deneme-yanılmanın “ikinci eli” çok daha ucuzdur.

Japonların geçmiş dönemlerde yaygın bir şekilde uyguladığı bu strateji ile başarılı sonuçlar elde edilmiştir. Türkiye'de de durum farklı değildir. Farklı sektörlerde faaliyet gösteren pek çok işletme, özellikle ürün fikirlerini taklit etmişlerdir ve etmektedirler.

Taklit stratejisi birebir taklit yapmaktan öteye gidemediği zaman başarı oranı düşük düzeyde kalmaktadır. Bir işletmenin stratejisi, orijinal bir strateji olabilir ancak taklit edilmeye başlandığı zaman orijinal olmanın önemi kalmaz. Orijinal strateji de taklit stratejisinin konumuna düşebilir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta, yine ürün ya da hizmette olduğu gibi bir stratejiyi birebir taklit ederek aynen almak başarıyı değil, başarısızlığı getirir. İşletmelerin örgüt kültürleri birbirinden farklıdır. Birinde başarılı olan bir stratejinin aynı başarıyı diğerinde getirme şansı oldukça zayıftır. İşletmeler bir stratejiyi benimserken tıpkı ürün ya da hizmette olduğu gibi kendi özüne uygun hale getirecek değişiklikleri yapmalıdır.

Gelecekte yeni şeyler yaratan işletmelerin yanı sıra taklit stratejisini sürekli geliştirerek benimseyen işletmelerinde başarılı olma şansı yüksektir.

9- Büyüme Stratejisi

Üç tür büyüme stratejisinden söz edilebilir. Bunlar: Yatay, dikey ve derinlemesine büyüme stratejileridir. Yatay büyüme, coğrafik planda daha fazla şube, daha fazla noktada üretim birimi şeklinde ortaya çıkabilir. Dikey büyüme ise tamamlayıcı ürün ve hizmetleri sunan işletmelerle birleşme ya da bu ürün ve hizmetlerin işletme bünyesine verilmesi şeklinde olabilir. Derinlemesine büyüme, bir diğer üretim zincirinin müşteriden önceki halkalarına yönelmek, onlarla ortaklığa gitmek ya da kendi bünyesinin içine almak şeklinde olabilir. Derinlemesine büyüme, tedarikçilerle ortaklık ya da aracılarla ortaklık, aracılık işlevlerini üstlenme gibi değişik şekillerde ortaya çıkabilir.

Büyüme işletmelerin varolma nedenlerinden biridir. Bu nedenle yaşamsal bir öneme sahiptir. Günümüzde işletmeler ulusal pazarda yatay, dikey ya da derinlemesine büyürken bu eğilim uluslararası pazarlara doğru yayılmaktadır. Gelecekte bu yayılma zorunlu hale gelecektir. Belirsizlik ortamının varlığı, işletmelerin riski dağıtmak için daha fazla yabancı ortakla yatırım yoluna gideceklerdir. Dikey büyüme stratejisini benimseyen işletmeler, kalite ve maliyet unsurlarını göz önüne almak zorunda olacakları için şubelerini hedef pazarlarına yakın yerlere konumlandıracaklardır. Bu konudaki ayrıntılı bilgiler önceki “Küresel Bir İşletmeye Dönüşmede İzlenen Stratejiler” bölümünde verilmiştir.

10- Marka Odaklı Strateji

Bazı işletmeler ürünlerine ve ürünün ayrılmaz parçalarına örneğin; ürünün kalitesi, dayanıklılığı, markası ve imajı gibi konulara yönelebilirler. İşletmenin farklılaşmaya çalıştığı şey ürünüdür. Müşteri istek, ihtiyaç ve beklentilerini aşar kalitede ürün yapan işletmeler, tüketicilerin dikkatini çekerler. Eğer iyi bir markaları da varsa tutundurma çalışmalarıyla ürün, pazarda iyi bir konuma gelebilir ve yine kalite, marka ve imajla ilgili çalışmalardan taviz verilmezse, markanın hayranları oluşabilir. Hatta marka bir kültüre ya da efsaneye dönüşebilir. Tıpkı Harley Davidson ya da Nike gibi.

Belli bir ürün ve markada elde edilecek büyük bir zafer hır süre sonra başka ürünlere de taşınabilir. Örneğin iş makineleri üreten Caterpillar şirketinin sonradan ayakkabı üretmesi ya da motosiklet üreticisi Harley Davidson'ın parfüm, çizme gibi ürünlere girmesi gibi.

Günümüzde marka odaklı strateji doğru uygulandığında başarı üreten bir stratejidir. Gelecekte işletmeler için bu strateji temel olacaktır. Tüketicilerin bilinçlenmesi ile işletmelerin hedef pazarları küçülecek ancak süreklilik korunacaktır. Marka odaklı strateji, işletmelere tekel pazarlar yaratmak için oldukça etkili bir yol olacaktır.

11- Kredibilite Esaslı Strateji

İşletmenin ürün ya da hizmetinin, pazarda satılanlardan hiçbir farkı olmayabilir. Ancak öyle bir ödeme programı geliştirmiştir ki bu durum müşteriler tarafından tercih edilme sebebidir. Yıllar önce Batılı ülkelerde başlayan kredili satış programlan artık Türkiye'de de uygulama alanı bulmaktadır. Özellikle tüketici malları pazarında, mağazalar tarafından verilen kredi kartları müşterileri sadece çekmekle kalmayıp, aynı zamanda firma bağımlısı yapmaktadır. Kredi kartının cazibesine kapılan her müşteri, ödeme için geldiğinde yem bir ürün alabilmekte ve böylece kredi ilişkisi devam etmektedir.

Bugün hemen hemen her pazarda ve her işletmede uygulanan bu strateji, özellikle ekonomik durgunluğun söz konusu olduğu ekonomilerde ve durumlarda başarılı sonuçlar vermektedir. Gelecekte hu stratejinin tüketici mallarından yatırım mallarına uzanan bir yelpazeye yayılması beklenmektedir.

12- Süreç Odaklı Strateji

Pazardaki ürünlerden büyük farklılık göstermeseler de bazı işletmeler süreç mükemmellikleri ile farklılaşabilmektedirler. Bu stratejiyi benimseyen işletmelerde mükemmel bir pazarlama, satın alma, üretim ve dağıtım süreci söz konusudur. Örneğin Federal Express bu stratejinin iyi uygulayıcılarından biridir. Federal Express ve rakipleri 24 saat içinde teslim edilen paketi yerine ulaştırmaktadırlar. Ancak rakiplerinin aksine Federal Express'de yanlış adrese giden ya da geç ulaşan bir paketle karşılaşmak neredeyse olanaksızdır.

Süreç mükemmelliğine odaklı işletmeler, pazardakinden farklı bir ürün sunmazlar, ama onu mükemmel bir süreçle sunarlar. Geleceğin işletmeleri doğru bir swot analizi ile işletmelerinin güçlü ve zayıf yönlerini tespit edeceklerdir. Bu tespit ile pazarda rakipleri ile hangi güçlü yönleriyle mücadele edeceklerine karar vereceklerdir. Bu kararı verirken mevcut iş görenlerinin güçlü ve zayıf yönlerini de göz önüne almaları gerekecektir. Çünkü nitelikli insan gücü gelecekte daha önemli bir hale gelecektir.

13- Rekabetüstü Stratejisi

Günümüzde rekabet avantajı yaratmanın bir diğer yolu da rekabetüstü olmaktır. Çağdaş dünyanın günümüzde rekabet kavramını aşarak, rekabetüstü kavramına yaklaştığı gözlenmektedir. Ayakta kalmaktan öte, sürekli bir başarı için rekabetüstü olmak gerekmektedir. Rekabetüstü olmak, sunulmakta olan üründeki farklılığı sağlayan değişiklikten çok, bu şekilde sağlanan yeni bir değerin benzersizliği ile ilgili olmaktadır. Rekabetüstü kavramı, bilgi çağının bir yaklaşımı olarak karşımıza çıkmakta, yeni fikirlerin, sürekli yarışın ve en iyisini aramanın yollarını göstermektedir.

Rekabetüstü olmak için, bütünleşmiş değerler yaratmak, yaratıcı olmak ve kavram araştırma ve geliştirmeye önem vermek gerekmektedir. Rekabetüstü olmak doğrudan doğruya kavramlara ve fikirlere dayalıdır. Bilgiler, deneyimler ve karar verme yeteneği ne kadar fazla olursa olsun, yine de yeni fikirlere büyük gereksinim duyulacaktır. Bunları ise insanın yaratıcılığı üretmektedir.





Küresel Üretim


Uluslararası dönemde ulusal ekonomiler arasında mal, sermaye, emek hareketi gerçekleşti. Bu dönemde uluslararasında değişim vardı. Küreselleşme sürecinde ise küresel üretim ortaya çıkmıştır. Küresel piyasaya yönelik olarak gerçekleştirilen küresel üretim, organizasyonu farklı ülkelerdeki parçalardan oluşan bir sistemdir. Söz konusu organizasyonda üretimin her bir parçası maliyet, üretim faktörü, fırsat maliyetleri bakımından değişik üretim bölgelerinde gerçekleştirilmektedir.

Küresel üretim organizasyonu farklı ülkelerin faktör donanımlarındaki maliyet farklarından doğan avantajı kullanmaya yöneliktir. Dünya iktisadı; küreselleşme sürecinde, tüketici davranışlarını, sosyal değerlerini, teknolojileri dünya ölçeğinde aynılaştırmaktadır.

Üretim maliyetlerini belirleyen unsurlar şu şekilde ortaya çıkmıştır; a) hammadde maliyeti, b) ara malı maliyeti, c) emek maliyeti d) dışsal maliyetler.

Küreselleşme sürecinde, araştırma-geliştirme faaliyetleri gelişmiş ülkelerde (çoğunlukla da ABD’de) yoğunlaşmıştır. Bu faaliyetlerin çok az bir bölümü azgelişmiş ülkelere aktarılmıştır. Verimlilik oranlarının yükseltilmesine ilişkin araştırmalar çok uluslu şirketlerin merkezlerinde ya da gelişmiş ülke devletlerinin araştırma birimlerinde gerçekleştirilmiştir.

Ucuz doğal kaynaklara (enerji kaynakları gibi) ulaşmak savaş sonrası ABD orijinli şirketlerin dünya ölçeğinde genişlemesinin ilk nedeni olmuştur. Azgelişmiş ülkelerdeki hammadde fiyatları gelişmiş ülkelerdeki benzer hammadde fiyatlarına göre düşüktü. 1969 ile 1974 arası zaman diliminde birincil mal fiyatlarının yükselmesi sermaye birikiminde yapı değişimine neden olmuştur.

Ucuz işgücüne, fakir ülkelerden işgücü akımı ya da üretim birimlerinin fakir ülkelere kaydırılması ile ulaşılmıştır. Japon firmaları kültürel nedenlerden dolayı işgücü göçünü desteklemediler. Bunun yerine üretim birimlerini Güney Kore, Tayvan ile bölgedeki diğer ülkelere kaydırdılar. Avrupa ülkeleri yüksek siyasi, sosyal maliyetine rağmen işgücünü fakir ülkelerden ithal ettiler. ABD firmaları ise, ucuz işgücüne ulaşmak için iki yöntemi de kullandılar. Bir yandan göçü teşvik ettiler, diğer yandan ise bazı üretim birimlerini azgelişmiş ülkelere kaydırdılar.

Üretimin küreselleşmesi sürecinde yüksek teknoloji yoğun mallar ayrı öneme sahip oldu. Sözkonusu mallardan microchip information teknoloji kullanan malların üretimine 1971 yılında ABD’de başlanmıştır. 1970’lı yıllarda sözkonusu sektörde üretim hacmi hızla artmış, ancak, 1981 yılında sektör yüksek rekabet ile genişleyen üretim kapasitesi nedeni ile krize girmiştir. Başlangıçta bilgisayar üretimi merkez ülkelerde gerçekleştirilirken (Silicon Valley, California), krizden sonra üretim birimleri ücretlerin düşük olduğu Uzak Doğu ülkelerine kaydırılmıştır. Uzak Doğu ülkelerinde, düşük ücretli, kalifiye olmayan işçiler, üretim birimlerinde işgücü olarak kullanılmıştır. Üretimin talepten fazla olduğu dönemlerde, işgücü, çalıştırıldıkları bölgelerden (çoğunlukla export processing zone adı verilen coğrafi alanlar) alınarak kırsal kesime (sözkonusu alanlardan ülke içine) aktarılmış, bu şekilde azgelişmiş ülkelerdeki emek piyasası iktisadi daralmalara karşı bir anlamda koruyucu rol oynamıştır.

Küresel üretimi organize eden iktisadi güç, Cox (1982) tarafından uluslararası yönetici sınıfı olarak adlandırılan bir grup olmuştur. Yazara göre sözkonusu güç kendi aralarında iktisadi ilişkileri belirginleşmiş, ortak hareket imkanı yaratmak anlamında kurumları olan, kendilerinin devamlılığını sağlamak konusunda mekanizmalara sahip bir grup insandır. Uluslararası üretimin organizasyonu ile üretimin gerçekleştirilmesinde ulusal ya da uluslararası düzeyde birçok kesim bu yapı içinde organize olmaktadır. Grup üyeleri, merkez ülke hükümetlerine (ABD, Almanya, Japonya) belirli iktisat siyasetlerini çeşitli hedeflerin gerçekleştirilmesine yönelik olarak telkin etmektedirler. Dışa açılmak sözkonusu siyaset önerilerinde anahtar sözcüklerdir. Ülke paralarının istikrarı ile siyasi anlamda istikrar çeşitli ülkelerden talep edilmektedir.

Merkez ülke ile çevre ülke ilişkisi iki şekilde kurulmaktadır. İlki coğrafidir. Bu anlamda üretime ilişkin planlama, araştırma-geliştirme, hangi malların üretileceğine ilişkin karar, hedef pazarların seçimi merkez ülkede gerçekleştirilmektedir. Yalnızca üretim üçüncü dünya ülkesinde gerçekleşmektedir. İkincisi işlevsel ayırımdır. Burada merkez ülke işgücü belirli oranlarda çevre ülkede üretim yapmakta, belirli ölçüde çevre ülke işgücü ise merkez ülkede üretim biriminde çalışmaktadır. İkinci ayırımda belirleyici olan işgücüdür. Küreselleşme sürecinde ikinci ayırım, merkez ile çevre ülke ilişkisinde belirleyici olmuştur.


Küreselleşme ve Ekonomi

Küreselleşme adı altında sürdürülen tartışmalarda birbirinden kopuk süreçler olarak ele alınan para (finansal ilişkiler), meta, teknoloji, bilgi ve kültür özünde bütünsel ve kompleks bir süreci tanımlayan temel değişkenlerdir. Paranın değişimi, teknolojinin, bilginin bir sonucudur ve sebeplerine dönüp bakarak onları etkilemektedir. Parasal, finansal ya da ekonomik boyut olarak sözü edilen bu değişiklik özellikle sermayenin kazandığı hareketlilik, akışkanlıktır.

Bilgi teknolojilerinin gelişimiyle, dünya borsaları internete açılmış, insanlar evlerinden bir bilgisayar ve bir telefon hattı aracılığıyla dünyanın öbür ucundaki para piyasalarına müdahale edebilmeye başlamışlardır. Sermaye, kazandığı bu esneklikle, üretime üstünlük kurarak onu yönetmeye başlamıştır, Intemet üzerinden ticaret yapılmaya başlanmıştır. Bu, kuşkusuz sanal bir ticarettir. Kredi kartı numaranızı yazdıktan ve alacağınız malı seçtikten sonra internetle yeni tanışan insanların şaşkınlıkla karşılayacakları şekilde sisteme ve tüccara güvenmek zorundasınızdır. Elektronik ticaret bugünlerde vergi tartışmalarına da yol açmaktadır.

Dünya borsalarında internet üzerinden alış-veriş yapabilme özgürlüğünden söz ederken bu yeniliğin doğurduğu tehlikeler unutulmamalıdır. Internetten önce sermaye, yatırım yapmak istediği kente ya da ülkeye gider, fizibilite araştırmalarını yapıp işletmesini kurardı. Bu süreç internetle birlikte çok eskilerde kalmıştır. İnsanlar, bankadaki paralarıyla yeni bir iş kurmayı artık akılılarından geçirmemektedirler. Tek bir talimatla, kendileri ya da paralarını emanet ettikleri bir şirket, dünyanın öbür ucundaki borsalardan prim yapacağına inandıkları hisse senetlerini alabilmekte, hiç tanımadıkları işletmelere ortak olabilmektedirler.

Bu sürecin getirdiği tembellik sonucunda dünya üzerinde gittikçe yayılan büyük şirketler dışındaki sermaye sahipleri sabit yatırımlardan gittikçe uzaklaşmaktadırlar. Bu bakış açısıyla sürecin herhangi bir dezavantajı görünmemektedir. Fakat, Internet ı ve bu HIZ, çok büyük tehlikelere yol açmaktadır. Bir ülkede meydana gelen bir değişiklik, yatırımcılar için istikrarı bozacak bir gelişme olarak değerlendirilirse, bir anda bütün sermaye ülkeden uzaklaştırılabilmektedir. Bu hareketlilikteki para “sıcak para” olarak nitelendirilmektedir.

Diğer bir önemli karakteristik, tüm bu teknolojik gelişmeler sonucunda ortaya çıkan çok uluslu şirketlerdir. Bu şirketlerin iş hayatı, yatırım ve ticaretteki güç ve etkileri 1980 ve 1990’larda küçümsenemeyecek boyutlara ulaşmıştır. Yalnız, çok uluslu şirketlerin üretimlerini dünya çapında desantralize ediyor olmaları, kontrol ve yönetim fonksiyonlarının da aynı şekilde desantralize oldukları anlamına gelmemektedir, tam tersine bu fonksiyonlar merkezlerde yoğunlaşma eğilimindedirler.

Bu merkezileşmede bazı küresel fonksiyonların rolü büyüktür:

- finansal hizmetler (bankalar, sigorta ve finans vb.)
- uzmanlaşmış üretici hizmetler (reklamcılık, halka ilişkiler, muhasebe, müşavirlik, hukuk hizmetleri vb.)
- medya (basın, yayın, televizyon, radyo vb.)
- araştırma ve geliştirme fonksiyonları
- üretim ve hizmetler sektöründe çalışan şirketler için ana kumanda merkezleri.

Küreselleşme, ticaret bloklarının, koruma duvarlarının, gümrük sınırlarının kalkmasıyla oluşacak tek bir dünya pazarına geçiş süreci olarak algılanmaktadır.

Ticaretteki küreselleşme bir taraftan dünya ticaretine giderek daha fazla ülkenin dışa açılma oranlarının artması, diğer taraftan ticareti düzenleyen kuralların uygulanması konusunda zorlayıcı bir mekanizmanın oluşturulması şeklinde kendini göstermiştir. ticaretteki küreselleşmenin başlangıcını 1947 yılında oluşturan GATT sistemine kadar dayandırmak mümkün olmakla birlikte, 1994 yılında oluşturulan DTÖ, ticaretteki küreselleşmeye daha köklü bir hukuki altyapı kazandırmıştır. GATT sisteminde dünya ticareti, büyük ölçüde gelişmiş ülkelerin zorlamaları ile, belli kurallara bağlanmakla birlikte, bu kurallara uyulmaması durumunda belli yaptırımlar uygulama gücü ve bu gücü kullanan bir örgütün oluşturulması ancak DTÖ’nün kurulması ile mümkün olmuştur.
Ticaretin küreselleşmesinde iletişim ve ulaşım alanındaki teknolojik gelişmelerin önemi büyük olmuştur. Özellikle son yıllarda hızlanan internet kullanımı ile elektronik ticaretin büyük bir hızla yaygınlaşması ve ticari işlemlerin kolaylaşması dünya ticaretinin çok hızlı artmasını sağlamıştır.

Üretimin küreselleşmesi, çok uluslu şirketlerin dünya üretimi içinde paylarının giderek artması şeklinde ortaya çıkmaktadır. Emeğin serbest dolaşımının sağlanamamasının dışında, diğer üretim faktörlerinin serbest dolaşımı konusunda giderek daha liberal bir ortam oluşmaktadır. Sınır ötesi sabit sermaye yatırımları hızla artmakta, üretim maliyetin en ucuz olduğu yerde gerçekleştirilmekte, fason imalatta artış kaydedilmektedir. Üretim ağları giderek daha çok ülkeyi kapsar hale gelmekte, bir mal ya da hizmetin üretiminin bir kısmı bir ülkede gerçekleşirken, diğer kısımları başka ülkelerde gerçekleşmektedir. Böylece, dünya üretim yapısı daha entegre hale gelmektedir.

Sermaye kârının maksimize edilmesi çabası, sermayenin, marjinal verimliliğin en yüksek olduğu bölgelere doğru kaymasına yol açmaktadır.

Mali küreselleşmeye hem fon fazlası olan ülkelerin hem de fon açığı olan ülkelerin katkısı olmaktadır. Fon fazlası olan ülkeler kâr maksimizasyonu çerçevesinde getirinin en yüksek olduğu ülkelere doğru transferde bulunmakta, fon açığı olan ülkeler de daha fazla taze para ve sermaye çekebilmek için liberal düzenlemelere gitmektedir. IMF gibi uluslar arası kuruluşların ülkeler arasındaki düzenleme farklılıklarını azaltma yönündeki çalışmaları da finansal küreselleşmeyi artıran bir etken olmuştur.





Küreselleşme ve Bilgi


Geleneksel montaj kökenli, otomobil, ev aletleri, kameralar, yarı iletkenler gibi sektörlerde toplam maliyetin %25 kadarını emek oluşturmakta idi. Üretim teknolojisindeki gelişmeler, otomasyon, nümerik kontrol ve robot işçiliği bu sektörlerdeki emek oranını %5-10 mertebelerine indirgemiş bulunmaktadır. Diğer bir deyişle dünün emek-yoğun sektörleri bu gün kapital-yoğun şekle dönüşmüştür. Bu sektörler artık yoğun miktarda emeği kullanma ihtiyacında değildir.

Bu sektörlerdeki yöneticiler gelişmeleri yakalayabilmekte geciktiklerinden, aşırı emek maliyetleri nedeniyle ciddi sorunlar yaşamaya başladılar. Rekabetçi gelişim onları bir yandan kapital yoğun yatırımları gerçekleştirmeye zorlarken diğer yandan artan emek gücü ile ne yapacaklarını veya yeni iş potansiyellerini nasıl yaratacaklarını bilemediler. Japonlar bu sorunu aşabilmek için personel sayısını aynı tutarak sınai maliyetleri büyük ölçüde düşürme ve satışı arttırarak ölçek ekonomisinden yaralanma stratejisini benimsediler. Bu tür bir strateji deneyimden ve öğrenme eğrisi yaklaşımından avantaj sağlama olanağını yok etmektedir.

Emeğin değeri toplamda küçük bir yer tuttuğu için öğrenmeden ve deneyimden kazanma için fazla bir marj kalmamaktadır. Sabit maliyetlerin büyük ölçüde yükselmiş olması bunların amorti edilebilmesi farklı teknikleri gerektirmektedir. Geçmiş on yılda Toyota firması, emek düzeyini 45,000’lerde tutarken çıktı düzeyini 2.5 katı artırdı. Bunun sonucu Toyota ve onu izleyen Nissan’ın verimliliği dünya pazarlarındaki rakiplerinin iki katı düzeyinde oldu. Bunu Toyota stok için üretmek stratejisi yerine talep için üretmek stratejisini uygulayarak ve lojistik kontrolünü “kanban” (Just in Time) sistemi ile stoklarını en aza indirerek gerçekleştirdi.

Üretim sürecinde kalıpların değişen model talebine hızla cevap verecek şekilde saatler yerine birkaç dakikada değiştirilebilmesi bu stratejinin en can alıcı yeniliğini oluşturdu. Toyota otomotiv sektöründe emek yoğunluğunda kapital yoğunluğuna geçişin öncüsü oldu. Toyota bu stratejileri Japonlara özgü katılımcı endüstriyel sosyoloji ile destekleyebildiğinden bu geçişi kolaylıkla sağlayabildi. Benzer uygulamalar Amerikada da denenmekte fakata her zaman istenilen başarıyı sağlayamamaktadır.



Küreselleşme ve Demokrasi


Küreselleşme ve demokrasi birlikteliği, İngiltere’de, liberal parlamenter sistemin gelişimi ile sanayi devrimi, piyasa genişlemesinin eşzamanlılığı nedeniyle tarihidir. Ancak, İngiltere’de piyasanın çalışır hale gelmesi, ardından genişlemesi şartlarının oluşması kendiliğinden olmamıştır. Gelişim siyasi müdahale ile olmuştur. İngiltere’yi izleyen Fransa’da da devlet piyasanın genişlemesinde liberal değildir. Şili’de Pinochet yönetimi liberal piyasa sisteminin temellerini demokrasi dışı metodlar kullanarak yaratmıştır.

Türkiye’de de piyasa ekonomisi bir askeri müdahale döneminde (1980’lerde) oluşturulmuştur. Birçok başka ülkede de liberal piyasa sistemi demokrasi dışı projeler kullanılarak oluşturulmuştur.Fakat gelinen noktada küreselleşme taraftarlarına göre gelişmiş ülkeler aynı zamanda demokratik yönetimlere sahip olduklarına göre sermaye ihracının yanı sıra sermayelerini götürdükleri ülkelere demokrasi kültürlerini de beraberinde götüreceklerdir. Hakikaten değişen dünya pek çok kuralını da kendi elleriyle yıkmıştır. Birleşen Avrupa, ortak para birimine geçiş , vizelerin kaldırılması Avrupa kıtasını tek ve dev bir ülke, bir federasyon haline getirme yolunda atılan dev adımlardır.

Kapısını zorladığımız Avrupa birliğinin bize üyelik için ön şart olarak sunduğu şartlar gerçekten de bir demokrasi ihracı anlamına geliyor. Ki o Avrupa ve Amerika gerek bizim gerekse dünyanın tarihinde yer alan pek çok anti-demokratik eylemin sorumlusudurlar aynı zamanda. Şili’ de Allende’nin devrilmesi ve Pinochet’nin karanlık uygulamaları, Arjantin tarihindeki darbe yaprakları ve ülkemizdeki darbeler gibi pek çok uygulama sermayenin hareket serbestisini sağlamak için Amerika ve Avrupa’nın desteği ile gerçekleştirilmişken günümüzde artık sermaye liberalleşme sürecini büyük oranda tamamlatmış durumda olduğundan bir demokrasi ihracı hareketi ihtiyacı hissetmektedir.

Küreselleşme beraberinde bir ortak dünya kültürü yaratma iddiasıyla gelmektedir. Çünkü kültürel farklılıklar küreselleşmenin önündeki engellerden biri olarak varlığını korumaktadır. Sınırların en azından sermaye için kaldırılmasını isteyenlerin karşısına dikilen küresel farklılık bertaraf edilemezse açıktır ki dış ülkeye yatırım yapan firma küresel rekabet ortamında değişen koşullara göre karar alma süreci yada yöneticilerin çevresel faktörlere ve kültüre adaptasyon süreci uzayacağından bu istenmeyen ve firmayı zorlayan bir durum olarak ortaya çıkacaktır.



Küreselleşme ve Fırsatlar


Biz küreselleşmeyi finansal piyasaların, ekonomilerin ve ticaretin daha fazla entegre olması, iktisadi faktörlerin artan hareketliliği ve bilginin tüm dünyaya yayılmasına olanak sağlayan bilgi teknolojisindeki büyük değişiklikler olarak tanımlıyoruz. Küreselleşme aslında dünya ekonomisi ve uluslararası finansal sistem için yararlı, zorlayıcı, kaçınılmaz ve geri dönülemez bir süreçtir.

Finansal piyasaların küreselleşmesi ve liberalleşmesi, tüm dünyada hem ekonomilerde, hem de mali sistemlerde fırsatların ve risklerin yanı sıra bir dizi değişimi de beraberinde getirmektedir. Şurası çok açıktır ki, küreselleşmenin yadsınamaz yararları, yalnızca ekonomilerini en iyi şekilde yönetmeyi başaran ülkeler için geçerlidir.

(1) Küreselleşmenin açık olan yararlarından birisi, uluslararası aktif sermaye akımlarının, dünya malı kaynaklarının daha etkin paylaşılmasını sağlamasıdır. Dünyadaki piyasa ekonomileri küreselleştikçe, 1980’li ve l990’lı yıllarda yaşam standardının yükselmesine neden olan dünya ticaretinin hızlı büyümesine tanık olunmuştur. Daha basit bir anlatımla, dünyadaki rekabet, verimlilik artışı, düşük ticaret engelleri ve azalan dış finansman maliyetleri, dünya ticaretinde büyümeye ve yaşam standartlarının yükselmesine neden olan temel faktörlerdir.

(2) Küreselleşme tüm dünyada rekabeti de artırmıştır. Bunun ardında yatan unsurlar şunlardır:

(a) Birincisi, dünya mali piyasalarının entegrasyonu ve hızlı teknolojik değişim, düşük işlem ve bilgi maliyetleri yoluyla verimlilik artışına ve büyümeye yol açmıştır. Böylece düşük maliyetler, piyasaların artan etkinliği, yüksek verimlilik, düşük gümrük duvarları ve yeni yatırım olanakları rekabeti arttırmıştır. Böylece coğrafi uzaklık, mal ve hizmetlerin sağlanmasını sınırlayan bir faktör olmaktan çıkmıştır.

Sonuç olarak, rekabet hem sanayileşmiş ülkelerde, hem de gelişmekte olan ülkelerde neredeyse aynı düzeye ulaşmıştır. Bu noktada son yirmi yıl içinde bir çok gelişmekte olan ülkenin, özellikle gelişen piyasa ekonomilerinin dünya ticaretine ve küresel ekonomiye aktif olarak katıldıklarını ifade etmek gerekir. Gelişen piyasa ekonomileri, özellikle Asya ekonomilerinin varlığı giderek kendini daha fazla hissettirmektedir. Bu ülkelerin dünya ticaretindeki payları önemli ölçüde artmıştır.

(b) İkincisi, banka-dışı finans kuruluşlarının mali aracılık sürecindeki önemi artmıştır. Bu kuruluşların başlıca örnekleri menkul kıymet firmaları, sigorta şirketleri ve karşılıklı fonlardır.

Bu nedenle, küreselleşme sürecinin, uluslararası rekabet düzeyinde, ekonomik büyümede, gelir seviyesinde, ürün kalitesinde ve dolayısıyla yaşam standardı düzeyinde artışlara neden olacağını söyleyebiliriz.

(3) Küreselleşme istikrar, risk-alma, bankacılık sisteminin denetimi ve düzenlenmesi, piyasa disiplini, mevduata devlet garantisi ve bilinçli zararları önleme gibi bazı kavramları yeniden tanımlamıştır.

Karmaşık ve dinamik mali işlemlerin ortaya çıkmasına neden olan yeni finansal araçların ve piyasaların gelişmesine paralel olarak, risk ölçüm ve risk yönetim teknikleri de büyük ölçüde değişmiştir. Finans kuruluşları, “VaR,” “Stress and Back Testing,” ve “Senaryo analizi” gibi iç derecelendirme ve diğer risk ölçüm sistem ve modellerini giderek daha çok kullanmaya başlamışlardır.

Bu gelişmelerin sonucu olarak, merkez bankaları da dahil olmak üzere her ticari kuruluş, dünyanın ekonomilerindeki ve mali piyasalarındaki değişimlerden giderek daha çok etkilenir hale gelmişlerdir. Gerçekte, son Asya malı krizi, gelişen piyasa ekonomilerindeki mali ve ekonomik istikrarın küresel mali ve ekonomik istikrar için çok büyük önem taşıdığını göstermiştir.

(4) Bankacılık ve bankacılık işlemleri daha kompleks hale gelmiştir. Bilanço-dışı işlemler ve türev piyasaların gelişmesi, bankaların bilanço yapısı ile karşı karşıya bulundukları risklerin düzeyi ve çeşitliliği üzerinde büyük bir etki yapmıştır. Bu gelişmelere bağlı olarak, türev araçların bankaların risk profili içindeki önemi artmıştır.
Küreselleşme sürecinde Türkiye’nin kaydettiği gelişmelere, özellikle Türk bankacılık sistemine önemli değişmeler olmuştur. Son yirmi yılda, Türk mali sisteminde önemli bir rol oynayan bankacılık sistemi, Türk ekonomisi’nin mali açıdan liberalleşmesi yolunda önemli yapısal değişimler kaydetmiştir.

Türk ekonomisinin yeniden yapılandırılması ve modem finans dünyasıyla bütünleşmesi çabalarıyla birlikte Türk bankaları, hem kurumsal yapılarında hem de hizmet ve ürünlerinin kalitesinde önemli değişiklikler başarmışlardır.

Bu dışa açık ve yakından denetlenen bankacılık ortamında, nitelikli yöneticilere ve uzmanlaşmış personele duyulan gereksinim açıktır. Bu görüşün ışığında Türk bankaları, insan kaynaklarından yararlanmada daha etkin olmuşlardır. Bankacılık sektöründe lisans ve yüksek lisans derecesine sahip personel sayısının yanı sıra, mesleki eğitim düzeyi de son yirmi yıl içinde sürekli artmıştır.

Banka ve nitelikli personel sayısındaki artış, rekabeti artırmış ve yeni mali araç ve tekniklerin yaygın olarak kullanılmasına katkıda bulunmuştur. Bunun dışında, bankalar otomasyon aracılığıyla dinamik bir yapıya kavuşmuşlardır. Türk bankaları son on yılda yurt dışındaki bankalarda olduğu gibi otomasyona yönelmişler, etkinliklerini artırmışlardır. Örneğin; Türkiye’deki ATM sayısı son on yılda sıfırdan sekiz bine ulaşmıştır. Yoğun rekabet ve küresel mali piyasalarla bütünleşme arzusu, bankaları bilgi teknolojisi ve uluslararası ödeme sistemleri aracılığıyla kalite ve hizmet çeşitliliğini artırmaya yöneltmiştir.

Bunun bir sonucu olarak, Türk bankaları maliyetleri azaltmak ve bankacılık işlemlerinin etkinliğini artırmak için interaktif bankacılık hizmetleri sunmaya başlamışlardır. Türk bankaları ayrıca yurt içi bankacılık işlemleri için Elektronik Fon Transferi sisteminden, yurt dışı işlemleri için ise SWIFT’den yararlanmaktadırlar.

Ekonominin liberalleştirilmesi sürecine paralel olarak, Türk bankaları yurtdışındaki yatırımlarda ve organizasyonlarda dikkate değer gelişmeler kaydetmişlerdir. Yurtdışında şubeler açmışlar, mali katılımlar ve ortaklıklar yoluyla uluslararası piyasalardaki paylarını artırmışlardır.

Haziran 2000 itibariyle, 8000 den fazla şubesi ve yaklaşık 170.000 personeli ile Türk bankacılık sektörü, yurtdışındaki şubeler de dahil olmak üzere, toplam 140.4 milyar dolarlık bir aktif büyüklüğü ile faaliyet göstermektedir.

Türk bankacılık sektörü, uluslararası rekabete de açılmıştır. Şu anda, kalkınma ve yatırım bankaları da dahil olmak üzere 25 yabancı banka, sektördeki toplam banka sayısının yüzde 3 1 ini oluşturmaktadır. Yabancı bankaların payı da son bir kaç yılda artış göstermiştir. 1997 ve 1998 sonunda payları sırasıyla yüze 5.8 ve 5.6 iken, Haziran 2000 itibariyle bu rakam yüzde 6.7 ye ulaşmıştır. Bu oran toplam aktif büyüklüğünün 9.4 milyarını oluşturmaktadır. Bu payın büyük bir bölümü yabancı ticari bankalara aittir.
Haziran 2000 itibariyle Türk bankalarının; 24 değişik ülkede 83 mali yan kuruluşu, 10 değişik ülkede 41 şubesi, 10 ülkede 62 dış temsilcik bürosu bulunmaktadır.

Bugün Türk bankacılık sektörü, uluslararası arenada rekabet edebilecek şekilde en son teknolojiye ve üstün nitelikli personele sahiptir. Sonuç, faaliyetlerini küresel bankacılığın gerektirdiği şekilde yürüten, kendilerini sürekli çağdaşlaştıran, daha şeffaf ve iyi işleyen bir bankacılık sektörüdür.



Küreselleşme ve Finans


Küreselleşmenin, artan üretim fazlasını eritmek için bir araç olarak da düşünülmesi süreci hızlandırmıştır. Yerel piyasaların doyması, firmaların yeni pazarlar yeni müşteriler aramasını zorunlu kılmıştır. Bu hareketlilik aynı zamanda döviz kazancın dan memnun kalan hükümetlerin de işine gelmiş, bu konuda özendirici olmuş, çeşitli vergisel düzenlemelerle ihracatın önünü açmıştır. Üretiminin % 90’ını ihraç eden, ABB (Asea Brown Boveri) isimli İsviçre şirketinin Genel Müdürü Percy Barnevik’in küresel niteliğe sahip bir şirketin güçlü küresel koordinasyonu sağlayan işletmeler topluluğu” olduğuna dair görüşü, bu olguya farklı bir yaklaşım getirilmesini sağlamıştır.

Ticaret bir yandan mal mübadelesini sağlarken, öte yandan “kültürel lag”ın da tamamlayıcı bir unsuru haline dönüşmüştür. Bu noktada Batı firmalarının aynı zamanda “batılılaştırma” misyonu üstlendiğini söylemek yanlış olmaz. Batılılaşma günümüz dünyasında küreselleşmenin temel ölçeği haline gelmiştir. Tabii olarak piyasaya arz edilen herhangi bir mal “tüketim kalıplarını” da beraberinde getirmektedir: Cola’dan fast-food büfelere, blue jeanlerden kozmetiğe hatta saç stili ve şapka giyişe kadar pek çok tüketim tercihi hızla yaygınlaşmaktadır. Özellikle reklam filmlerinin her yerde standart olması, reklamlarda rol alan sanatçıların (özellikle pop şarkıcıları ve müzikleri) müziklerine kadar orijinal halleriyle tüketime sunulması bunun en önemli göstergelerinden biridir.

Zenginler için görülen bu ihtişam, GOÜ'ler için aynı ölçüde olamamıştır. Özellikle dünyanın çift kutupluluktan tek kutuplu hale dönüşmesi ve bunun sonucunda oluşan “Yeni Dünya Düzeni” (New World Order) küresel sermayenin önündeki engellerin aşılması için de önemli olmuştur. Global sermayenin çekindiği bir husus olan can ve mal güvenliği konusunda beyaz zehir işi yapanlar ve mafya grupları saf dışı bırakılmıştır.

İtalya’da “temiz eller” adıyla bilinen operasyon, İngiltere’nin IRA ile anlaşması, Kızıl Kmerler’in dağıtılması, Ortadoğu ve Balkanlardaki barış sürecinin gelişmesi ve bölgeye yönelik istikrar yaklaşımları, ferdi birer terörist olmakla beraber korkunç eylemlerin arkasındaki kişi olarak ün yapan Çakal Carlos ve benzerlerinin yakalanıp cezalarının verilmesi, küresel sermaye hareketlerinin aynı zamanda etkinliğini göstermektedir. Aşılan her engelin menkul kıymetler borsaları üzerinde müspet sonuçları bulunmaktadır. Son Körfez Krizinde Irak lideri Saddam Hüseyin’in BM denetimine izin vermesi, Tokyo Borsası’ndan Avrupa borsalarına kadar pek çok borsayı olumlu etkilemiştir.

Küreselleşmeyi doğuran faktörleri ana başlıklar halinde şu şekilde sıralamak mümkündür:

i. Bilgisayar ve telekomünikasyon alanındaki gelişmeler
ii. Ticari sınırların kalkması,
iii. Tüketim Kalıplarında değişmeler,
iv. Personel tercihleri
v. Uluslararası rekabet,
vi. Finans piyasalarının küreselleşmesi ve kuralların esnemesi.

Finans piyasaları ise fon talep edenlerle fon arz edenleri bir araya getiren piyasalardır. Bu piyasaların işlevi her iki grup arasındaki koordinasyonu sağlamaktır. Ülke içi kaynaklar ülke içinde kullanılabileceği gibi; başka ülke piyasalarına da yöneltilmiş ve o piyasalardaki kullanıcılara da arz edilmiş olabilir. Ülkeler kendi vatandaşlarında bulunan fonların ülke içinde kullanılmasını öncelikli olarak tercih ederler. Dışarıya fon transferinin büyümeyi geriletici, işsizliği arttırıcı ve dış dengeyi bozucu etkisi olduğu eskiden beri söylenen ve bilinen bir gerçektir.

Zaten OECD üyesi ülkelerde de “sermaye hareketlerine kısıt getirilmemesi ve görünmeyen cari işlemlerin serbestleştirilmesi” ile ilgili görüşler benimsenerek, sermaye akışkanlığının sağlanması hedeflenmiştir. Türkiye’nin de taraf olduğu bu anlaşmalarla sermayenin etkinliği önündeki engeller ortadan kaldırılmak istenmiştir.

Ekonomik ve sosyal açıdan, yeterli kurumsallaşmasını tamamlayamayan 000’ler aynı zamanda pek çok iç ve dış sorunlarıyla başbaşadırlar. Liberal politikalarla ne ölçüde düze çıkabilecekleri ise hala bazı endişeleri beraberinde taşımaktadır. Aşağıda bazı global değerlendirmeleri yapılan bu ülkelerin durumu bize G. Soros'un “Küresel bir ekonomiden söz edebilmek için, küresel kültür yanında küresel üretici ve tüketici tercihlerinin de olması gerekir” endişesinin önemini hatırlatmaktadır.

Eş zamanlı olarak liberalizm uygulamasına başlayan Latin Amerika, Uzak doğu ve Türkiye örnekleri göz önüne alındığında , her birinin yakaladığı gelişme trendlerinin de farklı olduğu görülecektir. Günümüzde milli devletlerin önemi azalmış gibi görünmesine rağmen, pek çok yeni ülke bayrağıyla, diliyle ve toprağıyla var ol maya, tanınmaya çalışmaktadır. Self-determination taleplerinin, küreselleşme karşısında milli devletlerin önemini azalttığı söylenemez.

Küreselleşme kavramıyla ifade edilen sürecin iki bileşeni bulunmaktadır. Bir tanesi sermaye birikimi süreci ile ilgilidir. Burada esas olan sermaye dolaşımının serbestleşmesi, hacminin artması, hızlanması, yaygınlaşması ve yeni yatırım araçlarının devreye girmesidir. Küreselleşmenin esas itici gücü budur ve son on yıl boyunca finansal piyasalar ufuklarını daha evvel hiç görülmemiş derecede genişletmişlerdir (Freeman, 1 998;56).
Bu dönem büyük ölçüde;

i) 1970’li yıllarda Bretton Woods sisteminin çökmesi ile birlikte gelişen serbest değişken kur sisteminden,

ii) l980’li yıllarda zirvesini yakalamış olan liberalleşme döneminde hükümetlerin finansal serbestleşmeye de imkan tanımalarından,

iii) Bazı daha büyük ekonomilerin dış ödemeler dengesinde ortaya çıkan yapısal dengesizliklerden ve,

iv) Üçüncü dünya ülkelerinin borçlanmalarına yardım konusunda banka ve diğer ödünç veren kurumların oldukça istekli olmalarından etkilenmiştir.

Küreselleşme sürecinin ikinci bileşeni ise teknolojik ilerlemelerle ilgilidir. Burada da bilgisayarların yaygınlaşmasından, haberleşme ve bilgi işlem teknolojisinin hızlanmasından ve büyük oranda ucuzlamasından söz edilmektedir. Hayatın hiçbir alanı bu gelişmelerin dışında kalamamıştır. Para, mal ve diğer faktörlerin akışkanlığı kullanımdaki farklı haberleşme teknolojileri ile büyük bir hız kazanmıştır. Fiber optik ve uydu teknolojilerinin nerede ise devrimci gelişmeleri, süper bir bilgi otobanı oluşturarak bütün dünyayı eskisinden daha yakın ve daha etkilenebilir hale getirmiştir. Teknolojik gelişme ile ilgili bu ikinci bileşen, sermaye birikimi ile ilgili birinci bileşeni de destekler mahiyettedir.

1990’lı yılların hemen başında ABD’de tahvil piyasasının yabancılara açılmasını sağlayan ‘SEC 144 A Yasası’, aynı yıllarda Japonya finansal piyasalarına yabancıların girme serbestliğini sınırlandıran 65 sayılı yasanın yürürlükten kaldırılması ve AB ülkelerinin tüm sınırları kaldırma girişimlerinin finansal piyasaları da kapsıyor olması, küreselleşme olgusuna hız katmıştır.

Teknolojik devrimle elele gelişen, sermayenin yeni coğrafyaları hızla etki alanına almasıyla ilerleyen bu sürecin, kapitalizmin 1870-1911 yılları arasındaki hızlı yayılma ve gelişme dönemine benzediği de görülmektedir.

Küreselleşme süreci finansal piyasalarla ilgili birtakım zorlukları da beraberinde getirmektedir. Öncelikle küresel finansal sistemdeki gelişmeler ikili bir yapı ortaya çıkarmıştır; bir tarafta üretilmiş mal ve hizmetlerin ticaretinin yapıldığı reel ekonomi, diğer tarafta ise para tüccarları ile spekülatörlerin yer aldığı kumarhane dünyası yer almaktadır. Çünkü küreselleşme ile birlikte bütün dünyada finansal sektör, sanayinin; rantiyeler de yatırımcıların önüne geçmiştir.

Gelir paylaşımında da sermayenin emeğe baskınlığı artmış ve kar payları yükselmiştir. Bu durum uluslararası adalet ve eşitlik duygularını zedeler hale gelmiştir. Ayrıca reel ekonomiye katkısı olmayan ve sadece rant gözleyen sermayenin kriz oluşturan türden bir gelişmeye yol açması da mümkündür Küreselleşmenin finansal piyasalarda meydana getirdiği bu değişikliklerin göz ardı edilmesi de mümkün değildir.



Küreselleşme ve İşletmeler


İşletmeler küreselleşme sürecine birdenbire değil aşama aşama girmektedirler. Uluslararası pazarlarda faaliyette bulunmanın çeşitli düzeyleri vardır ve her düzey küreselleşen firmalara çeşitli tecrübeler kazandırarak bir sonraki düzey için hazırlık işlerini sağlar. Küreselleşme aşamalarında başlıxca dört evreden söz edebiliriz:

· İç pazarlarda faaliyette bulunma aşaması,
· Uluslararasılaşma aşaması,
· Çok uluslulaşma aşaması,
· Küresel aşama.

Aşağıda bu aşamalar kısaca açıklanmıştır:

1. İç Pazarlarda Faaliyette Bulunma Aşaması

Firmanın kendi ülkesindeki pazar potansiyeli sınırlıdır. Tüm üretim ve pazarlama çabaları firmanın kendi ülkesinde sürdürülmektedir. Yöneticiler küresel çevrelerle ilgilenebilirler ve dış pazarlara girme isteği duyarak hazırlık yapabilirler.

2. Uluslararasılaşma Aşaması

İşletme dış pazarlara satışa başlanmıştır. İhracatı artırma çabaları yanında, örgütsel yapısına bir uluslararası bölüm ilâve ederek birçok ülkede ürünlerini satma çabalarına yönelir ve çokuluslu bir firmaya geçiş için önemli tecrübeler elde eder, fizibilite çalışmalaxrı yapar.

3. Çok Uluslulaşma Aşaması

Bu aşamada işletme birçok ülkede mal veya hizmetlerini üretir ve pazarlar. Artık ihracat yerine dış ülkelerde o ülkelerin ihtiyaçlarını karşılamak için üretim ve pazarlama işlevlerini geliştirmiş ayrı ayrı firmalar kurmuştur. İşletmenin satışlarının üçte birinden fazlası dış ülkelerdeki tesislerinde üretilip satılmaktadır. Normal olarak işletmelerin bir başlangıç ülkesi olduğunu halde, bir firma faaliyetlerini bir başka ülkede de kendi ülkesindeki düzeyi kadar ve hatta daha fazla geliştirerek burada yeni sahipler, hissedarlar edinebilir, yeni ve kendi ülkesinden bağımsız kontrol sistemleri oluşturabilirler.

4. Küresel Aşama

Burada, firmanın kendi ülkesi önemli değildir. Firma üretim kaynaklarını, insan gücünü nerede en rasyonel koşullarda. sağlar ise, orada üretimini yapar, en düşük maliyet düzeyini ve müşteri için en uygun kaliteyi bularak tüm ülkeler için küresel anlamda üretimxde bulunarak pazarlamasını yapar. Yatırım yapılan ülkenin kendi ihtiyaçlarını karşılamak için üretim söz koxnusu değildir.

Önemli olan hangi ülkeler en düşük maliyet, en uygun kalite ve çeşitlilikte üretim imkanları sunuyor ve en iyi imkanları sağlıyorsa ürextimin o ülke veya ülkelere kaydırılıp, üretilen ürünlerin küresel çapta pazarlanmasıdır. Bu aşamada sahiplik kontrol ve tepe yönetimi birkaç ülke araxsında dağıtılmış ve fırsatların olduğu yerlerde müşterek yatırım ortaklıklaxrı (joint venture) ve hissedarlar oluşmuştur.



Küreselleşme ve Kültür



Kültür sözcüğünün birçok tanımı bulunmaktadır. Kültür, insanın kendi yaşamına, somut deneyimlerine anlam vermesini sağlayan tasarımlar ve imgeler bütünüdür. İnsanlar gündelik hayatlarında, doğal yaşamlarında karşılaştıkları sorunlara buldukları çözümler olarak görünmekte.

Tek yönlü kültürel hamleler merkez ülkelerinden yola çıkan ve gezegeni kuşatır. Görüntüler, sözcükler, ahlak değerleri, tüzel biçimler, siyasal yasaklar, yeterlilik ölçütleri ve iletişim araçlarıyla bunları yaralan biçimlerinden üçüncü dünya ülkelerine akar. Üçüncü dünyada bunları zaman içinde benimser olmuştur.

Kültürel küreselleşme ile birlikte kültür ve toprak arasındaki bağlantı kopmakta ve ortaya yersiz yurtsuz, derinliği olmayan uluslar üstü bir kültürel lisan çıkmakta. Küresel mekan, merkezi olmayan sınırların akışkan olduğu elektronik bir alan. Bu alanda farklı ülkeler ve kültürle birbirleriyle, "diğer" ile yoğun ve eş zamanlı ilişkilere girmekte." bu ilişkileri yaratan ana kaynak ise merkez ülkelerdir. Merkez ülkeler küresel ölçekte bunu tüm ülkelere dayatmaktadır.

ABD'nin kültürel etkisi küreselleşmede çok belirgindir, ABD bunu evrensel kültür ve teknolojinin üssü olmasına borçludur. Diğer gelişmiş ülkelerinde ilham kaynağını oluşturuyor.

Globalleşmenin en göze çarpan kültürel ifadelerinden bazılar (coca-cola, Mc. Danald's, CNN) tamamen amerikandır. "Giddens'in belirttiği gibi bunlar küresel kültürün simgeleridir. Mc. Danald's'ın gittiği her yere coca-cola'yı da götürmesi tesadüfi değildir, bunlar birbirini tamamlayan simgelerdir.

Küreselleşme ile birlikle çevre ülkelerde de geleneklerden kopuş süreci başlamıştır. Bireyi yalnızlaştıran, ailevi, örf-adet, geleneksel değerleri dışlayan bir yaşam tarzı hakim oluyor. Bunu Giddens "Küreselleşmenin etkisiyle iki temel değişiklik meydana getirmektedir. Bazı ülkelerinde şimdi yalnızca kamusal kurumlar değil, gündelik yaşamda geleneğin kıskacından kurtulmakladır. Daha geleneksel kalan dünyanın diğer toplumların geleneklerinden uzaklaşma sürecine girmiştir." Şeklinde ifade ediyor. Bunda tüketim kültürü dayatmaktadır, daha çok üretim daha çok tüketim.

Küresel kültür tüm yaşamımızı etkilemekte "Dünyada meydana gelen tüm değişiklikler içinde hiç birisi kişisel yaşamlarımızda (cinsellik, evlilik ve ailede) görülenlerden daha önemli değildir. Kendimiz hakkındaki düşüncelerimiz ile ve başkalarıyla ilişki kurma biçimlerimizde dünya çapında bir devrim yaşanıyor. Tabii bu farklı bilgiler ve kültürlerden eşitsiz biçimde yürüyen ve yer yer direnişle karşılaşan bir devrimdir. Baş döndürücü bir hızla yayılan ve derinleşen bu küresel kültürün önüne geçmek imkansızdır, Ancak yaşamımızdaki etkisini nasıl azaltırız, sorusuna çözüm getirilmesi gerekir. Bunun küresel kültürünün temel özelliği; evrensel ile yerel arasındaki çatışmadır. Küresel kültürün taşıyıcıları olan çok uluslu şirketlerin temel prensibi "küresel düşün, yerel davran sözünde saklıdır."

Mc. Danald's'ın Türkiye'de coca-cola yerine Türkler'in besleme kültürünü de göz önüne alarak ayran servisi yapması, Çin'de ise coca-cola'nın Çinli'lerin damak zevkine uygun coca-cola üretip pazara sunması yerelliği göz ardı edilmeyeceğini gösteriyor. Bir nevi küreselin yerleşmesi, yerelinde küresel leşi iği bir süreç içindeyiz. Fukuyama'nın tarihin sonu mu? Kitabı ile Hungtington uygarlıklar çalışması adlı kitaplarında kapitalist kültür için İslam'ı gelecek bir tehlike olarak görüyorlar. Kapitalist küresel kültür için dünyada tek tehlikeli akım olarak görüyorlar.

Çevre ülkelerde kullanılan isimlerde artı ona dilde değil de merkez dünya dillerinden seçildiğine tanık oluyoruz, yerli sandığımız firmalar neredeyse hepsinin yabancı bir zengin ülkenin firmasıyla ortak olduğuna tanık oluyoruz. Gelenekler, alışkanlıklar, kültür kavramını oluşturan tüm özellikler alt üst edilmiş, son olarak ta medyalar özellikle televizyon, küresel bir kültürün doğması ve kültürlerin alışkanlık kazanmasında büyük rol oynamakta. Kültürel ürünler bütün dünyada toparlanarak ve ortak bir söylem yad sunum potasında eritilerek hazırlanmakta.

Kapitalist sisteminin oluşturduğu kültür tüketim kültürüdür. Cemaat kültüründen öte bireyi, bireyciliği kuşatmaktadır. Bu kültürde "hiç kimse artık kendisini hısımlık, kast veya sınıf yoluyla toplumda konumlandırmamakladır. Her birey, bilinçli olarak şalisi kimliğini oluşturmaya ve yaratmaya yöneltmektedir. O halde, bireyin şahsi kimliğini oluşturmada dayanacağı toplumsal etik, tanım itibariyle postmodern olmak durumundadır. Bu eliği belirleyen tüketim temelinde yükselen bir hayat tarzı (Life Style)dir." Bu hayat tarzı kendi dışındakileri pasifize etmektedir.

Yaşamın tüm alanlarını kapsayan global kültür, çevre ülkelerinde tüm çarpılığını sergilemekle aynı kentin farklı semtlerinde bunu görmek mümkündür. Bir yer de lüks modern bir yaşam tarzı, diğerinde ise modernlik ve medeniyetten nasibini almamış bir yaşam tarzı.



Küreselleşme ve Rekabet


Küreselleşme ve bölgesel bütünleşmeler, yoğun bir biçimde ihraç ekonomilerini gündeme getirmekte, böyle bir yapı temel stratejik faktör olarak rekabet gücünü ön plana çıkarmaktadır.

Rekabet, bir işletmenin müşterilerinin isteklerini, diğer işletmelerden daha etkin olarak yerine getirmesi yani mal ve hizmetleri daha kaliteli ve ucuz olarak temin etmesidir. Küresel sistem içerisinde rekabetçi ürün ve hizmetler ortaya koyamayan işletmeler, yaşamını devam ettirme ve büyüme amaçlarını gerçekleştirememektedirler.

Rekabetin günümüzde ulaşmış olduğu boyut “hiper-rekabet” ortamları olarak ifade edilmektedir. Piyasadaki dinamizmi organizasyon içine taşıyabilen, alışılagelmemişi düşünebilen, uygulayabilen ve imkansız denileni başarabilen işletmeler, hiper-rekabet ortamlarına uyum sağlayabileceklerdir. Küreselleşmeyle birlikte günümüzde hem rekabet, hem de rekabet çeşitleri artmıştır. Aynı işi yapan rakip işletmelerin çoğalması, tüm pazarların yapısını değiştirmiştir.

Benzer ürünler, aynı pazarlarda tamamen ayrı rekabet bazlarında satılmaktadır. Bir pazarda fiyat, öbür pazarda seçenekler, diğerinde kalite ve bir başkasında satış öncesi, satış sırasındaki ve satış sonrası hizmet önem kazanmaktadır. Küreselleşmeyle birlikte bir yandan dünyaya açılan işletmeler kendilerini hiper-rekabet ortamlarında bulmuşlar, diğer yandan küreselleşmenin sonucu olarak rekabetin yapısı da değişmiştir. Daha önce ulusal boyutlarda olan rekabet, küreselleşmeyle birlikte uluslararası boyutlara taşınmıştır.



Küreselleşme ve Riskler



Küreselleşmeden kaynaklanan riskleri değerlendirdiğimizde, küreselleşme sürecinde kazananlar kadar kaybedenlerin de olduğu görülmektedir.

Küreselleşme sürecinin dünya üzerinde eşit olarak gelişmediği bilinmektedir. Küresel ekonomiye diğer ülkelere oranla daha hızlı uyum sağlayabilen bazı ülkeler, bu süreçten kazançlı çıkmaktadır. Diğer bir deyişle, bütünleşmiş küresel ekonomi, küreselleşmenin sağlayacağı yararların bu sürece giren tüm ülkeler tarafından aynı ölçüde paylaşılacağını garanti etmemektedir. Daha da önemlisi, küreselleşme sürecinin sunduğu fırsatlar, son krizlerde de görüldüğü gibi, her zaman yarar sağlamamaktadır. Bu nedenle, küreselleşme süreci sirayet etme riskine ek olarak sosyal, ekonomik, mali, kültürel ve hatta politik riskleri de her zaman beraberinde taşımaktadır.

Bunun bir kaç nedeni vardır. Dış şoklar ve diğer beklenmeyen gelişmeler ülkelerin kontrolü dışındadır. Gerçekte bu nedenlerin çoğu

· uygulanan zayıf makroekonomik ve mali politikalardan,
· ekonomi politikalarındaki tutarsızlıklardan,
· ulusal ekonomilerin dış şoklar karşısında artan hassasiyetlerinden,
· artan uluslararası sermaye hareketlerinden,

ekonomilerin reel sektörlerini etkileyen bütünleşmiş mali piyasalar nedeniyle döviz kurlarındaki istikrarsızlığın artmasından kaynaklanmaktadır.

Ülke ekonomileri, dışsal etkenler karşısında kırılganlıkları arttıkça, ağır sosyal maliyetlerin yanı sıra, hem mali hem de reel sektörlerde ciddi sonuçlar doğuracak şoklara ve krizlere maruz kalırlar.

Bu bağlamda, büyük ölçüde entegre olmuş küresel finans sisteminde KRİZLERIN BULAŞICI olma özelliği önemlidir. Herhangi bir ülkede gelişen istikrarsızlık, anına diğer ülkelere yayılabilmektedir. Her ülkenin, kendine özgü ekonomik ve sosyal koşullarından kaynaklanan sorunlarla yüz yüze geldiği tartışılmaz bir gerçektir.


maximumbilgi
__________________
Herşeyi