|
||
![]() |
|
|
| Fıkıh & İçtihatlar Fıkhi ve içtihadlarla ilgili bilgilerimizi buradan tazeleyebiliriz. |
![]() |
|
|
LinkBack | Konu Araçları | Görünüm Modları |
|
|
#1 (permalink) |
|
Edeb_ya_hu
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Giriş: Nov 2006
Konum: SevdaLısı oLduğum Şehirde....
Mesaj: 2,456
Tecrübe Puanı: 78
Rep Puanı: 7311
Rep Derecesi:
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Bazı kimseler namaz kılmamanın şirk ve küfür olduğunu iddia ediyorlar. Bunların sözleri ne derece geçerlidir? Namaz kılmayan bir kimseyi küfür ve şirkle itham etmek yerine ona, namazın manasını ve mahiyetini tatlı bir sohbet havası içinde açıklamak gerekir. İnsanın namaz kıldığı takdirde kendisini yoktan var eden Yaratıcısının huzuruna çıktığı, Onunla doğrudan muhatap olduğu, Cenab-ı Hakkın rızasına ancak namaz kılmakla erişileceği kendisine anlatılmalıdır. Peygamber Efendimiz, Sahabe-i Kiram ve diğer büyük zatlar da insanları hep yumuşaklıkla, güzel muamele ile, ibadete teşvik etmişler, onları ürkütüp korkutmadan uzak durmuşlardır. Namaz kılmak, imandan sonra gelen en büyük hakikattir. Bundan dolayıdır ki, Kur’an-ı Kerimde yüze yakın yerde namazdan bahsedilmektedir. Hiçbir ibadete bu kadar ehemmiyet verilmemiştir. Çünkü namaz, mü’minin Rabbiyle olan en yakın münasebetidir. Namaz kılmayan insan bu münasebeti zayıflatmış, kendisini nefis ve şeytan gibi düşmanların arasına atmış olur ki, asıl büyük tehlike budur. Namazla ilgi bütün ayetler, hep insanları namaza teşvik ederler. Bu konuda bazı ayet mealleri: "O mü’minler ki, gayba iman ederler, namazlarını kılarlar", “Namaz ancak Allah‘tan hakkıyla korkanlara ağır gelmez”, “Mü‘minler namazlarını muhafaza ederler”, “Namaz insanı kötülüklerden ve kötü sözlerden alıkoyar”, "Benim mü’min kullarıma söyle, namazlarını kılsınlar." Hadis-i şeriflerde de aynı hususları görmemiz mümkündür. Namazla ilgili hadisleri gözden geçirdiğimizde, hep namaz kılmanın fazilet ve sevabından bahsedildiğini göreceğiz. Fakat ”İnsan ile şirk ve küfür arasında namazı terk etmek vardır“, “Münafıklarla bizim aramızdaki ahid namazdır” mealindeki hadislerdeki tehditler, “namazın farz olduğunu inkar eden, yahut namaz kılmamayı helal sayan” kimseler içindir. Yoksa, namazı Allah’ın emri kabul eden ama kılmakta tenbellik gösteren insan için şirk ve nifak söz konusu olamaz. İbni Abidin ise Reddü’l-Muhtar isimli eserinde namaz bahsinin baş taraflarında, “Namazın farziyetini inkar eden kafir olur. Umursamayarak, yani tembelliğinden dolayı kasten terk eden kimse ise günahkar olur” demektedir. Yani namaz kılmamak büyük günahlardandır. Büyük günahları işleyenin kafir olacağını sadece batıl bir mezhep olan Mutezile mensupları söylerler. Fakat devamlı sûrette namaz kılmayan insanın imanının da zamanla bir takım tehlikelere maruz kalabileceği gözden ırak tutulmamalıdır. Mehmet Paksu _______________________ Ölen bir Müslümanın namaz ve oruç borcu nasıl ödenir? Oruç ve namaz gibi ibadetler mükellef olan her Müslümanın yapması gereken şahsi farzlardır. Bunun için her Müslüman bizzat namazı kılmak, Ramazan orucunu tutmak sûretiyle ancak borcunu eda etmiş olur. Ölmeden önce hayatta iken bu ibadetlerini kendi yerine yakını veya bir başkası yapamaz. Öldükten sonra da durum aynıdır. Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz bu hususu şöyle ifade ederler: “Hiç kimse başkası adına oruç tutamaz, kimse de başka biri adına namaz kılamaz; ancak onun adına yemek yedirebilir.”(1) “Yemek yedirme” meselesi ise Bakara Sûresinin 184. ayet-i kerimesinde ve bazı hadislerde beyan edildiği gibi, tutulamayan her oruç için her gün bir fakiri doyuracak şekilde yemek yedirmektir. İbni Ömer’in rivayet ettiği bir hadiste Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyururlar: “Bir Müslüman ölür de, üzerinde bir aylık oruç borcu kalırsa, her gün bir fakiri doyurmak üzere onun yerine yakınları yemek yedirsin.” (2) Yine İbni Abbas’ın bir rivayetine göre Resul-i Ekrem Efendimiz şöyle buyururlar: “Bir kimse Ramazan’da hastalanır, sonra ölürse, oruçlarını tutamamış olursa, onun adına yemek yedirilir, kaza edilmez. Fakat adarsa velisi onun yerine kaza eder.”(3) Bu hadis-i şerifler, hayatta iken oruç tutamayanların mirasçılarının onun malından her orucu için fidye verebileceklerini bildirmektedir. Bunun için mirasçılarına vasiyette bulunur.Bu bir ibadet olduğu için ancak kendisinin vasiyet etmesi halinde yapılması gerekir. Kendisi bir vasiyette bulunmamışsa, mirasçı durumunda olan evlat ve yakınları onun adına fidye vermek mecburiyetinde değildir. Fakat kendiliklerinden fidye verirlerse bu caizdir ve sevabı kendisine ulaşır. Bu ihtiyaridir, yakınlarının onun adına bir ikramı sayılır.(4) Ölen Müslümanın tutamadığı Ramazan gibi farz oruçları, adayıp da tutamadığı nezir oruçları ve nafile olarak başlayıp bozduğu, daha sonra tutamadığı vacip oruçlar için birer fidye ayrılır. “Fidye” yukarıda da belirtildiği gibi bir fakiri bir gün doyuracak şekilde yemek yedirmek veya onun bedelini vermektir. Bu da Ramazan’da verdiğimiz “fitre” miktarıdır.Hanefi, Şafii ve Maliki alimlerinin görüşleri bu istikamettedir. Oruç şahsi bir ibadet olduğu için bir başkasının onun yerine oruç tutması caiz olmaz. Üç mezhebin alimleri, içtihatlarına yukarıdaki mealini verdiğimiz hadisleri delil olarak zikrederler. Başta Ahmed bin Hanbel olmak üzere Hanbeli mezhebi alimleri ve tabiin ve bazı Sahabiler ise Buhari ve Müslim gibi hadis kitaplarında geçen şu hadis-i şerifi zikrederler. Resulullahın huzuruna bir Sahabi geldi ve şöyle dedi: “Ya Resulullah, annem öldü, üzerinde bir aylık oruç borcu var. Onun yerine kaza edebilir miyim?”Resulullah (a.s.m.) sordu: “Annenin borcu olsaydı, onu öder miydin?” Sahabi, “Evet” diye cevap verdi.Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurdu: “Allah, borcu ödenmeye daha layıktır.”(5) Fakat bu meselede, içinde Hanefi alimlerinin de bulunduğu mezhep alimlerinin çoğunun içtihadına göre amel etmek daha isabetli olacaktır.Oruç için “fidye” vermek, hususunda ayet ve hadisler delil olarak getirilirken, namaz için de kıyas yoluyla aynı şekilde kılınamayan her namaz için bir fidye verilmesi bazı Hanefi alimlerince uygun görülmüştür. Yani ölen kimse kılamadığı namazlar için malından fidye verilmesini vasiyet etmişse, mirasçıları bu arzusunu yerine getirirler. Her namaz için bir fidye verirler.(6) 1. Nesei 2. et-Tac, 2:78 3.A.g.e. 4. el-İhtiyar, 1:135 5. et-Tac, 2:78 6. Nimet-i İslam, s. 964 Mehmed Paksu Çağın Getirdiği Sorular _________________________ Yolculukta vasıta içinde namaz nasıl kılınır? Seyahatlerde ilk tedbir, namaz vakitlerinde durmayacağını tahmin ettiğiniz vasıtaya abdestli olarak binmektir. Çünkü her şeyden önce abdest varsa mecbur kalınca hemen namazı kılma imkanı da vardır. Abdest yoksa fırsat olsa da namaz kılma imkanı yok demektir. Bunu böylece ifade ettikten sonra yolculuk sırasında bilinmesi gereken bazı mühim maddeler şöyle sıralanabilir: 1- Seyahatlerde içinde yolculuk yapılan vasıtanın namaz vakti çıkmadan bir yerde duracağı ümit ediliyorsa namaz için beklenmelidir. Vakit içinde vasıtanın durduğu yerde hemen inip namazı normal şekilde kılmak tercih edilmelidir. Çünkü yerde kılınan namaz tamdır. Vasıta içinde koltukta kılınan ise eksiktir. Kıyamı, secdesi yarımdır. Tamı kılmak mümkün iken elbette yarımı tercih etmek uygun olmaz. Bu sebeple, sorumlulara namaz kılmak için müsait yerde durmasını teklif etmeli, vaktin sonunda da olsa namazları yerde kılmaya gayret gösterilmelidir. 2- Vasıtanın durmayacağına kanaat kesinleşmiş, vaktin sonuna doğru da yaklaşılmışsa, artık daha fazla beklemeye sebep yoktur. Namazı kazaya bırakmaktansa hemen oturulan koltukta mümkün olan nasılsa öylece kılınmalıdır. Koltuktaki oturuş namazda kıyam, biraz eğilmek rüku, biraz daha aşağıya eğilmek de secde olarak kabul edilir. Bu sırada başın öndeki koltuğa dayanması gibi bir mecburiyet olmaz. Başın ayakların ucuna bakıyor şekilde boşluğa secde etmesi yeterlidir. 3- Koltukta namaza başlarken ilk tekbiri kıbleye yönelik olarak almak güzel bir başlangıç olur. Ancak bu mümkün olmuyorsa kıbleye yönelme mecburiyeti kalkar. Böylece, otobüste abdestli bulunan kimse vaktin sonuna yaklaşınca namazını oturduğu yerde kolayca kılar. 4- Bütün bu kolaylıklara rağmen yine de namazını vasıta içinde kılma fırsatını kaçırmış olan kimse için yapılacak iş, kılamadığı bu namazı en kısa zamanda hemen kaza etmektir. 5- Yolculuklarda kılınamayan namazlar, sonradan kaza edilirken yolcu namazı olarak kaza edilir. Yani seferi hükmünü almış kişiler yolculukta kazaya kalan namazlarını seferde oluğu gibi kısa kılarlar. Borç ne kadar ise kaza edilecek namaz da o kadar olur. Ahmed Şahin _________________ Cuma, seferi olan kimseye farz değildir, diyorlar. Seferi olan kimse cuma namazını kılmayacak mı? Seferi kimseye cuma farz değil, demek, cuma kılması caiz olmaz, demek değildir. Belki seferi kimse cumayı kılmaya mecbur değil demektir. Yani seferi kimse fırsatını bulur da cumasını kılarsa, evinde oturan kimse gibi cuması sahih olur. Ayrıca öğle namazı kılmaya mecbur olmaz. Cuma kılmazsa yerine öğle namazı kılmak zorundadır. Ahmed Şahin ___________________ Kaldığı şehirden doğduğu köyüne giden seferi sayılır mı? Bu konuda iki farklı içtihat vardır. Birinci görüşe göre yolcu şayet ikamet ettiği şehirden çıkıp da vaktiyle doğup büyüdüğü köyüne gidiyorsa, yol boyunca seferi sayıldığı halde köyüne varınca (bir görüşe göre) seferiliği biter, diğer görüşe göre köyünde de olsa seferiliği devam eder. Bu sebeple, aile ve çocuklarıyla ikamet ettiği yerden kalkıp (doksan kilometreden uzak olan, diğer bir görüşe göre de vaktin mutat vasıtasıyla üç günlük mesafede bulunan) doğup büyüdüğü memleketine doğru yola çıkan kimse, yol boyunca seferi olduğu halde vardığı memleketinde (evi, bahçesi, tarlası duruyorsa İmam-ı Muhammed'e göre) seferilik sone erer. Artık burada namazlarını tam olarak kılar. Çünkü evi, tarlası duruyor. Diğer iki imama göre ise, vaktiyle terk ettiği memleketine gelince de seferiliği devam eder. Çünkü burasını bırakmış, yeni bir memleket edinmiştir. Onun memleketi artık ailesiyle yaşadığı yeni yeridir. Terk ettiği doğup büyüdüğü eski memleketinde artık seferi sayılır. (Şayet on beş günden az kalacaksa) On beş günden çok kalacaksa zaten seferilik nerede olursa olsun hemen bitmiş olur.. Her iki görüşle de amel edenler vardır. Dileyen birinci görüşü tercih eder; evi, tarlası bulunan memleketine gelince seferiliğini hemen sona erdirebilir. Namazlarını kısaltmadan kılar. Çünkü insanın kendi köyünde kendisini misafir sayması pek de içine sinmez. Dileyen ise, kendini seferi görmeye devam eder. Ahmed Şahin ________________ Bazı İslam büyüklerinin insanları 'İmamlık ve müezzinlik yapmaktan', 'başkasına kefil ve vasi olmaktan' men eden ifadelerine rastlıyoruz. Bu ifadelerde ne anlatılmak istenmektedir? İslam büyükleri, bilhassa tasavvuf ehli, amellerin hep takva cihetini göz önüne almışlar; sorumluluk ve mükellefiyet getirecek, insanı yük altına sokacak vazifelere talip olmayı mümkün mertebe arzu etmemişlerdir. Meselenin diğer bir ciheti, yine bu maneviyat büyükleri, birçok önemli işlerin ve mes’uliyet gerektirecek vazifelerin ehil olmayanların eline geçmemesi için onları bu gibi işlerden uzak tutmak maksadıyla bazı tavsiyelerde bulunmuşlardır. İmamlık ve müezzinlik de mes’uliyetli bir vazifedir. Müezzin olan şahıs her gün insanlara namaz vaktini bildirmektedir. Bugünkü gibi saatin yaygınlaşmadığı eski devirlerde bu mes’uliyet daha da ağırdı. Müezzinin bir namaz vakti girmeden ezan okuması, ezanı işiten herkesin vaktinden önce namaz kılmalarına sebep olacaktır. Buna imsak ve iftar vaktinin ilanını da ilave ederseniz mes’uliyeti bir kat daha artar. İmamlık için de benzer durumlar söz konusudur. İmam olan zat namaz kıldırırken arkasında saf tutan bütün cemaatin mes’uliyetini taşımaktadır. Abdestteki bir hatası, namazdaki bir eksikliği kendisiyle birlikte birçok Müslümanın namazını tehlikeye sokmaktadır. Şu var ki, müezzinlik ve imamlık yapmaya ehil olan kimsenin bu görevden geri durması da doğru değildir. Ezan okumak veya namaz kıldırmak icap ettiğinde ehil kimse, bu vazifeyi hazır bulunanlardan daha iyi yapabilecekken, sırf mes’uliyet endişesiyle uzak durup, ilim ve ehliyet bakımından kendisinden aşağıda olanları öne sürerse mes’uliyeti daha fazladır. Kefil ve vasi olmada da benzer bir durum vardır. Kefil veya vasi olan kimse kendi isteğiyle üzerine mes’uliyet gerektirecek birtakım vazifeler almış demektir. Mesela, borçlu birisine kefil olan kimse, borç ödenmediği takdirde, “Ben hallederim, ben öderim” dediği için bir mükellefiyet altına girmiş olmaktadır. Bir Müslüman da “Bir şeyi yapacağım” dediği zaman vaad etmiş, söz vermiş bulunduğundan ne yapıp yapıp sözünü yerine getirmek durumundadır. Bunun için, kefillik mes’uliyetini herkes layıkıyla yapamayacağı hususu dikkate alınarak İslam büyükleri, insanların kefil olmaktan uzak durmalarını istemişlerdir. Fakat, mes’uliyetini müdrik kimseler böyle “din kardeşliğin bir icabı” olan kefilliği de ihmal etmemelidir. Vasi olan insan mes’uliyet yüklenen kimsedir. Bir Müslüman ölmeden önce hasta iken veya sekerat anında bir dostunu veya bir yakınını; çocuklarına, malına veya sair işlerine bakması için vasi tayin eder. “Ben öldükten sonra çocuklarımın bakımını, işlerimin yürütülmesini sana bırakıyorum” diye vasiyet eder. Vasi olan Müslüman da, bu çocukları büyüyünceye, elleri iş tutuncaya kadar korur, gözetir, üzerlerinde durur. Bu vazifeyi hakkıyla yapan, fedakarca çalışıp hak hukuka riayet eden kişiler nadir bulunur. İşte bazı maneviyat büyüklerinin vasiliği ve kefil olmayı men eder gibi görünen ifadeleri, bu işleri hakkıyla yapamayacakları caydırmak, onları uzak tutmak için söylenmiştir. Onların bu sözlerini, “Hiç vasi olmayın, kimseye kefil olmayın” şeklinde anlamamak lazımdır. Mehmet Paksu
__________________
Aşktır ki, gerisi vesairedir... |
|
![]() |
| Şu an bu konuyu görüntüleyen kullanıcı sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | |
| Görünüm Modları | |
|
|