|
||
![]() |
|
|
|
|
#1 (permalink) |
|
Doçent Doktor
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Giriş: Nov 2006
Mesaj: 1,663
Tecrübe Puanı: 498
Rep Puanı: 49493
Rep Derecesi:
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Arap lisanıyla ilgili değerlendirmelerden sonra, İslam müesseseleri ve İslam kültürü konularına geçebiliriz. Çünkü İslam kültürü birinci derecede Arapça'ya dayanır ve bu bakımdan Arapça, İslam kültürünün temelidir. Şimdi esas konumuza geçebilir ve İslam müesseselerinden söz edebiliriz. Müesseseler mevzuunda Avrupa'nın modern anlayışı ile, müslümanların klasik anlayışı arasında temel bir fark vardır. Batılılar Devlet ve Kiliseyi yani siyasi meselelerle, dinî meseleleri birbirinden ayırırlar. Batılılarda dinî ve siyasî meselelerden ayrı ayrı bahsetmek mümkündür. Şayet birisi, maddî hayattan söz ediyorsa, hiçbir zaman dinî hayata ait olan kiliseden, oruçtan, hacdan vs. den bahsetmez. Aynı şekilde, birisi dinî müesseselerden bahsediyorsa, hiçbir zaman siyasî müesseselerden söz etmez. Aralarında tam bir ayrılık mevcuttur. Bunun aksine olarak, Müslümanlarda böyle bir ayrılık yoktur. İslam’ın ilk devirlerinde Halife, hem ordu kumandanı olarak siyasi başkandı ve aynı zamanda camide imamdı. Şu halde Müslümanlarda, hayatın bu her iki cihetine taalluk eden müesseselerde, bu ayırım yoktur. Bu konuda şöyle bir örnek vermek mümkündür: Halifeler ve aynı şekilde Hz. Peygamber, müslümanlara dini mevzuda va'z etmek istedikleri zaman minbere çıkar ve müslümanlara hitap ederlerdi. Aynı şekilde, herhangi bir düşmanla savaşmak için bir o cami gönderildiği zaman aynı minbere çıkar, siyasi ve tamamen maddi olan meselelerden konuşurlardı. Aynı cami, hem siyasi, hem de dinî bir müessese olarak kullanılıyordu. Daha da ileri gideceğim. Mesela; Namazı ele alalım. Hiç kimse, namazın manevi bir şey olduğunu ve siyasetle hiçbir alakası olmadığını inkar etmez. Bu tamamen manevi bir meseledir. Fakat namaz imamı Hz. Peygamber'in tatbikatına göre, dinin reisi olabildiği için, otomatik olarak hem dini ve hem de siyasi olan bir özelliği vardı. Her bölgede, o bölgenin siyasi temsilcisi aynı zamanda caminin imamıydı. Şu halde, bu bölgedeki müslümanlardan herhangi birinin bir şikayeti olduğunda kadıya gideceğine doğrudan doğruya camiye gider ve şikayetini caminin imamına bildirirdi. Çünkü imam o bölgenin aynı zamanda siyasi lideriydi. Bu durumda müessese olarak camiden başlayabiliriz. Müslümanlar için cami, hem manevi ve hem de siyasi bir müessesedir, ibadet olarak da «hacc»dan söze girmeliyiz. Çünkü Hacc, ibadetin Allah'ın evinin önünde yapılması anlamına gelir; Fakat yeryüzündeki bütün müslümanlar, her zaman Kabe'nin önünde olamayacakları için, bunun yerine geçmek üzere müslümanlar dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar ibadetlerini Kabe'ye yönelerek yaparlar. Bunun için «Hacc»tan başlıyorum. Hacc'ın tarihi çok ilginçtir. Hadis-i şeriflerde belirtildiğine göre, Allah Hz. Adem'i Cennet'ten çıkardıktan sonra Hz. Adem, uzun bir müddet işlediği günah için ağladı ve Allah'a tövbe etti. Allah onun tövbesini kabul ettikten bir müddet sonra, Hz. Adem, kendi manevi vazifesini düşünmeye başladı. Ve Allah'a şöyle yalvardı: «Ey Allah'ım! Ben cennette iken meleklerin, ibadet olarak Sen'in tahtının etrafında döndüklerini gördüm ve burada ben bundan mahrumum». Bu hadiste bir husus vardı ki, bilmiyorum benim istidlalim doğru mu? Hz. Adem de aynı şeyi yapıyordu. Hz. Adem’in de ibadeti aynı şekildeydi. Yani Allah'ın Arşı etrafında dönmek. Bir başka hadiste. Arş yerine Arş altında olan bir camiden bahsedilmektedir. Ve ben bu ikinci yönünü tercih ediyorum. Çünkü Allah sonsuzdur. Melekler veya Hz. Adem, Allah'ın etrafında dönemezlerdi. Bu mümkün değil, Arş'ın etrafı demek, Allah'ın etrafı demektir ki, bu mümkün değil, bunun içindir ki, Allah, Arş'ın altında bir ev, bir cami yapılmasını emretmişti ki onun etrafında dönsünler. Bir hadiste, -Buhari'de olduğunu zannediyorum- yeryüzünde inşa edilen Kabe, Arş'ın altındaki caminin tam altına tesadüf etmektedir. Ve Hz. Peygamber ilave ediyor: Kabe, Arş altındaki caminin o derece hizasındadır ki, bu camiden atılacak bir taş, Kabe'nin damına düşer. Başka bir tabirle, Kabe, Allah'ın Arş'ına açılan bir penceredir. Netice olarak, Hz. Adem’in tövbesi Allah tarafından kabul edilince O, Allah'a şöyle yalvardı: «Allah'ım ben burada, cennetteki ibadetten mahrumum». Bunun üzerine Allah, bir vahiyle Hz. Adem'e şöyle dedi; «Sen de gökteki meleklerin camisi gibi bir camiyi yeryüzünde inşa et ve melekler gibi sen de ibadetini yap». Melekler Hz. Adem'in yardımına geldiler; böylece Hz. Adem Mekke'de Kabe'yi inşa etti. Şüphesiz, Hz. Adem zamanında kaleme alınmış tarih kitapları yoktur. Bu malumattan, hadisler bahsetmektedirler. Bu hadislerde okuyoruz ki, Hz. Adem, cennetten çıkarılınca, beraberinde iki şey getirmişti. Bir cennet taşı ve bir asa. Fazla malumat olmamasına rağmen, deniliyor ki bu asa daha sonra Hz. Musa tarafından bulundu. Taşa gelince, bu bir cennet taşıydı ve cennetin bir hatırası olarak Hz. Adem bu taşı Kabe’ye yerleştirmiştir. Hadis-i Şerifte Hz. Peygamber diyor ki, başlangıçta bu taş, bembeyazdı, daha sonra siyahlaşıp bugünkü duruma gelmiştir. Ve Hadîs-i Şerif diyor ki; hacca gelen günahkârların dokunmasındandır ki, taş tedricen siyahlaştı. Normal olarak tarihçiler, bu meseleyi bu şekilde nakletmektedirler. Bunlardan bir istisna vardır. Bu da ibni Abdil-Berr'in el-'ikdül-feridi'inde geçmektedir. İbni Abdil-Berr bu hadiseyi olduğu gibi anlattıktan sonra, diğer Hadis kitaplarında rastlanmayan şu hususu ilave ediyor, «Sadece günahkârların dokunmasıyla değil, aynı zamanda kurban edilen hayvanların kanlarının bu taşa sürülmesinden ötürü taş, siyah olmuştur» Yüzbinlerce sene, beyaz bir taşa kan sürüldüğünü düşünecek olursak, bu taş, kandan ötürü siyah olabilir. İbn Adi Rebbih bu görüşünü teyid etmek için diyor ki: «Abdullah b. Zübeyr zamanında tekrar inşa edilmek üzere Kabe yıkıldığında, Hacerü'l-Esved'in sadece dışta kalan kısmının siyah olduğu iç tarafta olan kısmının beyaz olduğu görüldü». Bu Hacerü'l-Esved diye bilinen taşın bir metre kadar uzunluğunda olduğunu yine İbn Abi Rebbih söylüyor. Ben bunun aslını bilmiyorum, görmedim; çünkü taşın beyaz kısmı, binanın iç tarafında kalmıştır. Fakat ben, sadece İbn Adi Rebbih'in bundan bahsettiğini söylemek istiyorum. Bugün için Hacerü'l-Esved, tavafın başlangıç noktasıdır. Binanın taş rengi ile, Hacerü'l-Esved'in rengi birbirinden ayrı olduğu için, bu hemen fark edilir ve eller Hacerül-Esved'in üzerine yapıştırılarak tavafa başlanır. Hz. Adem'in Kabe etrafında nasıl tavaf yaptığına dair, elimizde fazla malumat olmadığı için bilmiyoruz. Hz. Peygamber'in ve daha sonra bizlerin tavaf ettiği şekilde, Hz. Adem'in de tavaf etmiş olması mümkündür. Kabe'yi tavaftaki sembolizmden bahsetmeden önce, Kabe'nin tarihi hakkında bilgi vermek istiyorum. Bu mevzuya dair en yoğun bilgiyi, el-Ezraki kitabında birçok rivayetle birlikte nakletmektedir. Hz. Adem'den sonra neler olduğunu kesinlikle bilmiyoruz. Bu konuda değişik rivayetler vardır. Rivayetlerden birine göre, Hz. Adem'in vefatından sonra Allah, Kabe'yi göğe çekti ve daha sonra Hz. İbrahim, bunun yerine yeni bir Kabe inşa etti. Bir başka rivayete göre, Hz. Adem'in vefatından sonra Allah Kabe'yi göğe çekmedi, fakat Kabe, Hz. Nuh zamanındaki tufan esnasında göğe çekildi. Bir üçüncü rivayette deniliyor ki, Kabe hiç bir zaman göğe çekilmedi. Bilakis Tufan zamanında Kabe yıkıldı, harab oldu. Bir dördüncü rivayete göre, Hz.Adem, Kabe'yi elmas, inci vs. gibi çok değerli taşlardan bina etmişti. Fakat Hz. Adem'in ölümünden sonra, Kabe göğe çekildi ve çocukları bunun yerine adi taş ve topraktan, Kabe'yi yeniden inşa ettiler. Geçmişe ait ve kesinlikle bilemeyeceğiniz şeyleri bir kenara koymak zorundayız. Her halükarda, Hz. Nuh zamanındaki tufandan sonra Hz. İbrahim’e kadar, Kabe'nin hiçbir izine rastlanmamaktadır. Bir gün Allahu teala, Hz. İbrahim’e Kabe'yi yeniden inşa etmesini vahiyle bildirdi. Ve Hz. İbrahim; «Ya Rabbi, ben Hz. Adem zamanındaki Kabe'nin nerede olduğunu bilmiyorum.»dedi. Allah ona «Önünde hareket halinde olan şu buluta bak ve onu takip et. O nerede durursa, gölgesinin düştüğü yerde Kabe'yi inşa et» dedi. Hz. İbrahim o bulutun gölgesini takib ederek Mekke'ye kadar gitti. Mekke'ye varınca bulut durdu ve hareket etmedi. Hz. İbrahim bu bulutun gölgesinin düştüğü yerlerin ölçüsünü işaretledi ve temellerini kazmaya başlayarak, Kabe'yi inşa etti. Ondan sonra o bulut da kayboldu. Başka rivayetlere göre; Hz. İbrahim’e yardım etmek için melekler de gelmiştir. Her halü kârda, Kur'an-ı Kerîm tasrih ediyor ki, Hz. İbrahim, oğlu İsmail ile ve Allah'ın yardımıyla bu «Beytullah»ı inşa etti. Duvar, biraz yükseldikten sonra, Hacerül-Esved'in yerleştirilme meselesi ortaya çıktı. Hz. İbrahim, oğlu İsmail’e dedi ki; «Git, buraya uygun düşecek bir taş getir». Hz. İsmail gidip bir taş getirdi. Fakat Hz. İbrahim’in hoşuna gitmedi. Hz. İsmail tekrar gidip başka bir taş getirdi; bu da Hz. İbrahim’in hoşuna gitmedi. Ve bu, birkaç defa tekrar etti. Nihayet, Hacerü'l-Esved'in aslı, Hz. Nuh tufanına rağmen Mekke dağlarından birinde kalmıştı. Taş, Hz. İbrahim’e seslendi: «Ey İbrahim ben buradayım, gel beni götür ve Kabe'ye yerleştir.» Hz. İbrahim, onu aldı ve istenen yere yerleştirdi. Ondan sonra Oğlu İsmail bir taş daha getirdi, fakat Hz. İbrahim, «Hayır, lüzumu yok artık, ben gereken taşı buldum» dedi. Bina biraz yükseldikten sonra» öyle bir an geldi ki Hz. İbrahim, binayı artık yükseltemez oldu. Bunun için, yani duvarların üst kısmını tamamlamak için, gerekli bir vasıta bulmak lazımdı. Çünkü insan boyu yetmiyordu. Hz. İbrahim, büyük bir taş bulup, onu Kabe duvarının önüne koydu ve üstüne çıkıp, inşaatına devam ediyordu. Bu taş, günümüzde «Makam-ı İbrahim» dediğimiz yerde bulunuyor. Bu taş, Kabe duvarları etrafında nakledildi. Hz. İbrahim taşın üzerine çıktı ve Kabe'nin diğer duvarlarını tamamladı. İslam’ın ilk devirlerinde tarih kitaplarında bu taşın Kabe duvarına yapışık bir vaziyette olduğunu görüyoruz. Hz. Ömer zamanında bu taş, Kabe duvarından uzaklaştırıldı. Çünkü Kabe'yi tavaftan sonra iki rekat «tavaf nafile namazı» kılınır. Bu iki rekat namazın, Makam-ı İbrahim önünde kılınması tercih edilir. Burada namaz kılınması, Kabe etrafında tavaf eden hacılara imkan bırakmıyordu. Bunun için Hz. Ömer, bu nafile namazın Methaftan uzakta kılınması gayesiyle, Makam'ı İbrahim taşını biraz uzaklaştırmış ve Methafın biraz dışında bir yere yerleştirmiştir. Böylece, tavaf edenlere açık yer bırakılmıştır. Bu, Hz. Ömer'in bir uygulamasıdır. İbn Cübeyr meşhur seyahatmesinde belirtiyor ki, kendi zamanında, bir gün Makam-ı İbrahim’i, seller alıp götürdü. Daha sonra bu taş bulundu ve kaybolmaması için Kabe'nin içine yerleştirildi. Bu, taşın ne zaman Kabe'den çıkarıldığını ve şimdiki yerine konduğunu bilemiyorum. Bir zaman önce, bu taşı kapatan bina yıktırıldı. Ve şimdi bu taş büyük bir camın altına yerleştirilmiştir; görülebilir. Mekke'ye ilk gittiğimde bunu görememiştim; fakat daha sonraki gidişimde, bu taşı dediğim vaziyette gördüm. Bu taş (Makam-ı İbrahim), mermerdendir ve üzerinde çukur vardır. Bu çukurun, Hz. İbrahim’in ayak izi olduğu söyleniyor. Ben, bunu kesin olarak söyleyemem. Fakat tırnak izlerinin olmadığını gördüm. Sadece bir çukur var. Şimdi, niçin tavaf yapıldığını ve tavafa başlamak için Hacerü'l-Esved'in üzerine niçin ellerin konduğunu, bunun ne manaya geldiğini, gayesinin ne olduğunu izah etmek üzere, bazı açıklamalarda bulunalım. Filhakika, bu açıklamaların hiçbiri ne Kur'an-ı Kerîm'de ve ne de Hadislerde mevcuttur. Bunlar, ulemanın fikirleridir. Ulemanın herbiri ayrı şeyler söylemişlerdir; İmam Gazali bir türlü, diğerleri de başka bir türlü görüş ileri sürmüşlerdir. Ben, hoşuma giden görüşü naklediyorum. Allah Bir'dir; fakat birçok ismi vardır ve bunlar Allah'ın sıfatlarıdır. Mesela Allah, Rahim'dir, Rahman'dır, Gaffar'dır, Rezzak'tır, vs. Bunlar Allah'ın sıfatlarıdır. Meşhur Hadis-i Şerifinde, Hz. Peygamber, Allah'ın doksan dokuz güzel ismi olduğunu söylüyor. (Esmaullahi'l-Hüsna). Kur'an-ı Kerîm ve Hadis-i Şeriflerde geçen Allah'ın isimlerinden, insanın, yaratıcısı ile olan alakasını en çok ifade edeni «Melik» sıfatıdır. Çünkü bu isim, insan ile Yaratıcısı arasındaki bağlantıyı çok güzel ifade etmektedir. Kral her şeye muktedirdir. Onun zenginliği vardır. O hakim olan, cezalandırandır. Halbuki, bir kul ve köle olan insanın hiçbir şeyi yoktur; ne kuvveti, ne zenginliği vs. Ve bu cemiyette de böyledir, insan cemiyetinde, Kral en kuvvetli, köle de en kuvvetsiz insandır. Madem ki insan Allah için «Melik» ismini kabul etmiştir, bunun neticelerini de kabul etmesi lazımdır. Kur'an-ı Kerîm'de görüyoruz ki, «Melik» sıfatı geçtiği yerlerde bir kral için lüzumlu olan diğer sıfatlar da geçmektedir. (el-Melikü'l-Kuddus) vs. insan cemiyetinde bir kral varsa, bu Kral, nelere sahiptir? Her şeyden önce, onun tahtı vardır, (Arş). Kur'an-ı Kerîm «Arş» (taht) kelimesini Allah için kullanıyor «Arş’ın sahibidir» (Bürüc süresi, 15). Bundan başka, bir kral, hazinelere sahip olur. Yine Kur'an-ı Kerîm: «Göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır» buyuruyor. (el-Münafikun süresi, 7). Bundan başka bir Kralın orduları vardır. Kur'an-ı Kerîm diyor ki; «Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır» (Fetih süresi, 4). Kralın sahip olduğu diğer şeyler arasında, araziler vardır. Kur'an'da şöyle buyuruluyor. «Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır» (Casiye süresi, 27). Şayet arazi çok büyükse, bu arazinin bir merkezinin olması lazımdır, yani başşehir. Çok hayret vericidir ki, Kur'an-ı Kerim, Mekke için «Ummul-Kura» tabirini kullanmaktadır. (En'am, 92; Şura, 7). «Umm» anne, «Kura» da şehirler manasındadır. «Şehirlerin annesi», yani başşehir. İngilizce’de «Metropolis» denmektedir ki, bu «Ummu'l-Kur'a»nın tam tercümesidir. «Metro», anne; «Polis» şehirler demektir. Ummu'l-Kura, uzun zamandan beri Mekke için kullanılan isimlerden biridir. Yani İslamiyet'ten evvel de Mekke'ye «Ummu'l-Kura» deniyordu. Ve Kur'an-ı Kerîm bu ismi kullanmaktadır. Şahsen ben, Mekke'ye niçin «Ummu'l-Kura» dendiğini ve bu ismin ne zamandan beri kullanıldığını bilmiyorum. Bu hususta teferruatlı bilgi yoktur. Bir başşehirde, kralın sarayı olması icabeder ki, «Beytullahi'l-Haram» Allah-ü Teala'nın evidir. Şimdi de bir devleti ele alalım. Bir devlette vatandaşlar vardır. Bu vatandaşlar ne yaparlar? Bu tür insan cemiyetlerinde görüyoruz ki vatandaşlar, kendi evlerinden Kral'ın sarayının önüne gelip, ona sadakat yemininde bulunurlar. Çok hayret vericidir ki, bu husus aynen, Kabe için de mevcuttur. Bir Hadis-i Şerifte -ve bunu en az üç sahabe rivayet etmektedir- Hz. Peygamber diyor ki «Hacerü'l-Esved, Allah'ın yeryüzündeki sağ elidir». Yani Kabe'deki Hacerü'l-Esved, Allah'ın yeryüzündeki sağ elini temsil ediyor. Şu halde, Mekke'ye giden hacılar, ellerini Allah'ın sağ eli üzerine koyarak sadakat yemininde bulunurlar. Hacıların, Hacerü'l-Esved'e ellerini koyma hareketinin iki adı vardır: «İstilam» ve «Bey'a». «İstilam»ın kelime manası, «elde etmek» demektir. O halde «antlaşmanın elde edilmesi» Allah, bizim sadakat anlaşmamızı elde ediyor demektir. «Bey'a», bilindiği gibi «Kontrat» demektir. O halde bu, bizim Allahu Teala'ya itaat edeceğimize dair bir kontrat, bir söz vermedir. Bir kralın, kendi vatandaşlarından birine çok güvenmesi halinde Kralın bu vatandaşa vereceği en şerefli vazife, kendi evinin muhafazasıdır. Filhakika bir evi muhafaza etmek demek, içinde yaşayanları ve bunların mallarını muhafaza etmek demektir. Sembolik olarak, Allah ve onun sahip olduğu şeyler Kabe'dedir. Ve biz, onları korumakla mükellefiz. Bildiğimiz gibi tavaf yedi defa, yani yedi turdur. Bu, devamlılık ve sonsuzluğu temsil eder. Niçin? Farz edelim ki gözlerimiz kapalı olsun. Bu halde gece ve gündüzü ayırt edemeyiz. Zaman sonsuz olur. Zamanın başlangıcı, sonucu olmaz ve zaman sonsuz gibi olur. Buna rağmen, eski devirlerde, insan zamanı ölçmek isteğinde haftanın yedi gününü seçmiştir. Bir haftada yedi gün vardır. Sekizinci gün hiç bir zaman gelmez ve yedi gün, devamlı olarak birbirini tekrar eder. Şu halde yedi sayısı, sonsuzluğu temsil eder. Biz Allah'ın Evini (Kabe'yi) bekçi olarak muhafaza etmek istediğimizde, bunu devamlı olarak yapmamız lazımdır, yani edebi olarak. Fakat insanın bunu yapması imkansız olduğu için, o yedi rakamını sembolik olarak almış ve böylece yedi tür tavafla, bunu ebedi olarak yaptığını ifade etmek istemiştir. Hz. Peygamber doğduğunda, Hacc vardı. Kabe, Mekkelilere, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’den miras kalmıştı. Mekkeliler, atalarının kimileri iyi, kimileri de kötü olmak üzere bazı gelenek ve adetlerini muhafaza etmişler, bazılarını da terk etmişlerdi. Kabe'nin etrafına koydukları putları kötü adetlerine bir örnek olarak verebiliriz. Burada da bir sembolizm vardı. İmam Buharî'ye göre, Kabe'nin etrafında 360 tane put vardı. Neden 360 put? Çünkü her ay 30 gün çeker, on iki ayda da bu 360 gün eder. O halde, demek istiyorlar ki; «Biz her gün Tanrımıza ibadet ediyoruz». Çünkü bu 360 gün her sene aynı olup, değişmeden devam eder. Daha başka adetler vardı ki İslam bunları kaldırmak istedi. Mesela; Kabe'nin önünde bazı oklar vardı ve Mekkeliler oraya giderek bu oklarla fal çekerlerdi. Oklar yerleştirilir ve üzerine bazı kelimeler yazılırdı: Birine «evet» diğerine «hayır», bir başkasına «bekle» vs. Ve bir şey yapılmak istendiğinde, bu oklara müracaat edilirdi. «Bu kızı almalı mıyım?», «Seyahate çıkmalı mıyım?» gibi meselelerde kendilerince mukaddes fal okları çekilirdi. Bunun için hususi surette bir memur vardı. Bu memur okları bir çantada taşıyordu. Müşteri, falına bakmak istediği zaman, bu memura bir ücret (300 dirhem veya bir deve vs.) verir ve memur da elini çantaya sokarak bir ok çekerdi. Bu oklara «Ezlâm» deniliyordu. Hz. Peygamber'in risaletinden evvel, Hz. Muhammed (s.a.v.) Kabe ibadetini diğer hemşehrileri gibi yapıyordu. Fakat bir kaç istisnası vardı. Mesela; Hz. Muhammed (s.a.v.) hiç bir zaman putların önünde secde etmiyordu. Mekkelilerden Hac ibadetini yapmak isteyenler, önce Mina'ya, sonra Müzdelife'ye ve daha sonra Arafat'a giderlerdi. Filhakika Mekke'nin doğusunda, Mina, sonra Müzdelife ve daha sonra da Arafat vardır. Bazı Mekkeliler, kendilerini imtiyazlı sayıyorlardı ve bunun için Müzdelife'de bekleyip, Arafat'a gitmiyorlardı. Hacılar Arafat'tan döndüklerinde, bu imtiyazlı Mekkeliler Müzdelife'de Mekke'ye dönmek üzere bunlara katılırlardı. Tarihçiler belirtiyorlar ki, Hz. Muhammed (s.a.v.) Mekkelilerin tenkidlerine rağmen, İslamiyetten evvel dahi Arafat'a kadar gidiyordu. Mekkeliler ona «sen imtiyazlısın» dediklerinde o, «hayır, bu eski tatbikattır, bunu takip etmek lazımdır» diyordu. İslam’ın ilk dönemlerinde Hz. Peygamber on üç sene müddetince Mekke'de kaldı. Bu konuda fazla teferruat olmamasına rağmen, sanıyorum ki Hz. Peygamber, Mina'ya gidiyor ve oraya gelen diğer kabilelere şöyle hitab ediyordu: «Aranızda, beni memleketine davet edip, beni dinleyecek var mı? Çünkü, çok yakın bir zamanda beni dinleyecek olan, Bizans'ın ve İranlıların efendisi olacaktır.» Ensar'ın (yani Medinelilerin) İslam'ı kabulleri böyle olmuştu. Daha sonra Hz. Peygamber, doğduğu şehir olan Mekke'yi terk eder ve Medine'ye yerleşir. Yedi sene boyunca Medine'de yaşayan Allah Rasulü, Mekke'ye gidip hac yapamaz. Hicri 8. senede Mekke fethedilir. Mekke fethinden sonra Huneyn Savaşı, akabinde Taif kuşatması olur. Zilkade ayının son günlerinde Mekke'ye dönen Hz. Peygamber (s.a.v.) Zilhicce ayında gayr-ı müslimlerle beraber hac yapar. Hicri 9. senede, Hz. Peygamber, Hacc'ı idare etmek için Hz. Ebu Bekir'i seçer; bu senede de Hacc'da hem müslümanlar, hem de gayr-ı müslimler vardır. Bu seneden itibarendir ki, Hz. Peygamber gayr-ı müslimlerin artık Hacc'a gelemeyeceklerini ilan eder. Müteakip sene, yani Hicri 10. yılda bizzat Hz. Peygamber Mekke'ye Hacc'a gider ki bu, meşhur VEDA HACCI'dır. Hz. Peygamber'in o sene yaptığı şeyler, bizim için bugün takip edilmesi zaruri olan modellerdir. § HACC VE KABE |
|
|
|
#2 (permalink) |
|
Stajyer Moderatör
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Giriş: May 2008
Konum: kalpler sevgiyle yaşamalı
Mesaj: 6,297
Tecrübe Puanı: 1202
Rep Puanı: 119559
Rep Derecesi:
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
edit kardeşim rabbim kat kat razı olsun inşallah biraz okudum ama hepsini okucam inşallah sağolasın çok önemli konuya değinmişsin dua ile kal ![]()
__________________
|
|
![]() |
| Şu an bu konuyu görüntüleyen kullanıcı sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | |
| Görünüm Modları | |
|
|