Home Rules Contact
Dini ilimler, Eğitim ve Kişisel gelişim siteniz

Haftanın Hadisi:
Hayra vesile olan, hayrı yapan gibidir.
Tirmizî, İlm, 14.
Kayıt Mail Üye Listesi Ajanda Konuları Okundu İşaretle

Dini ilimler, Eğitim ve Kişisel gelişim siteniz » Eğitim Bölümü » Dersler, Ödevler & Tezler » Hukuk Bilgi Bankası » İŞletme Hukuku Ders Notlari

 



Yeni Konu Gönder Yanıtla
 
LinkBack Konu Araçları Bu Konuda Ara Görünüm Modları
Eski 11-26-2006, 13:55   #1 (permalink)
yine yalnız
 
Giriş: Nov 2006
Mesaj: 9,274
Tecrübe Puanı: 29
Rep Puanı: 1733
Rep Derecesi: USER has a brilliant futureUSER has a brilliant futureUSER has a brilliant futureUSER has a brilliant futureUSER has a brilliant futureUSER has a brilliant futureUSER has a brilliant futureUSER has a brilliant futureUSER has a brilliant futureUSER has a brilliant futureUSER has a brilliant future
USER is offline  
Varsayılan İŞletme Hukuku Ders Notlari


İŞLETME HUKUKU DERS NOTLARI

Giriş:

İşletme Hukuku içeriği sürekli değişen ve gelişen yeni bir hukuk dalıdır. Konusunu temelde bağımsız bir kurum olan işletme ve onun çerçevesindeki hukuk oluşturur. İşletmeyi ilgilendiren bu hukuk alanını biri dar, diğeri geniş olmak üzere ikiye ayırabiliriz.

Dar anlamda işletme hukuku, işletme içi ve yakın çerçevesinde geçerli olan hukuk alanıdır. Bu alanda işletmenin, Ticaret Kanunun düzenlendiği Şirketlerden hangi türe girdiği, yapısı ve işleyişine ilişkin kurallar ile organlarının yetki ve sorumluluklarını düzenleyen kurallar önem kazanır. Diğer yandan tüzel kişi olarak işletmenin organları aracılığı ile yaptığı işlemler, bu yoldan kazandığı haklar ve üstlendiği yükümlülükler, Borçlar ve bir ölçüde Medeni hukuk disiplinlerini ilgilendirir. İşletme içinde mal ve hizmet üretimine katılan personelin işveren konumunda olan işletme ile olan ilişkileri ise İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik Hukuku çerçevesinde değerlendirilir.

Bu nedenle sınırlı sayılı İşletme Hukuku ders kitaplarında genellikle Ticaret Hukuku ve İş Hukuku ayrı ders konuları olmaları nedeni ile kapsam dışı bırakılırken; gene başlı başına birer önemli hukuk disiplinleri olmalarına rağmen, dar çerçevede Medeni Hukukun ve Borçlar Hukukunun önemli bazı bölümleri İşletme Hukuku başlığı altında inceleme konusu yapılır. Bu yapılırken daha çok bu dersi alanların hukukçu olmadıkları veya olmayacakları dikkate alınır ve temel bilgilerle yetinilir.

Geniş anlamda İşletme Hukuku ise, işletmenin içinde bulunduğu geniş çerçeveli hukuk alanı ile ilgilidir. İşletmenin içinde bulunduğu hukuk ortamı, onun yakın çevresinde sürekli işlemlerini yaptığı alandan öteye, doğrudan ve dolaylı etkisinde kaldığı ve çoğunlukla devlet organlarının, yasaların kendisine verdiği yetkiler çerçevesinde yarattıkları ve yönlendirdiği hukuk alanı ile de yakından ilgilidir. Örneğin, yasama organının çıkardığı yeni bir vergi yasası, Maliye Bakanlığının söz konusu vergi yasası ile ilgili uygulamaya ilişkin bir genelgesi; Bakanlar Kurulunun mevcut bir yetki yasasına dayanarak çıkardığı özelliştermeye ilişkin Kanun Hükmünde Kararnameleri ve bu kararnamelerin Anayasa Mahkemesince iptal edilmesi halinde ortaya çıkabilecek sonuçlar bunlar arasında sayılabilir. Bunun gibi Bakanlar Kurulunun bir kararı ile bazı bankaların Mevduat Sigorta Fonuna devredilmeleri de, kamu erki ile oluşturulan ve sadece bir işletmeyi değil, diğer işletme ve kişilerin de içinde bulunduğu ve varlığını sürdürdüğü doğrudan veya dolaylı etkilendiği hukuk alanı ile ilgilidir .

Bu açıdan bakınca Devletin organları aracılığı ile ekonomiye ilişkin olarak kamu erkine dayanarak getirdiği düzenlemeler, aldığı kararlar, işletmeleri yakından ilgilendirmektedir. Ekonomi hukuku diye adlandıracağımız bu alan bunun için önemli olmaktadır. Bir işletme kendi mal ve hizmet üretim alanında faaliyette bulunurken, kaçınılmaz bir biçimde kendi organlarının iradesi dışında oluşan bu alandaki gelişmelerden olumlu veya olumsuz mutlaka etkilenecektir.

Öncelikle bu alanın inceleme konusu yapılması için Anayasal düzenin, bu düzen içinde anahatları ile devletin yapısı ve işleyişi ile, ekonomik düzenin temel yapısı ve işleyişinin ele alınması gerekecektir. Daha sonra bu çerçeve içinde devletin ekonomiyi yönlendirmesinin hukuki araçları kısaca açıklanmaya çalışılacaktır. Ancak devletin bu alanda sınırsız yetkiye sahip olamayacağı gözönünde tutulursa, bu yetkinin aşılması halinde özellikle ekonomik yaşam ile ilgili olarak Anayasa Yargısının yetkisi ve etkisi belirlenmeye çalışılacaktır.

Bu açıklamaların ışığı altında genel bir hukuk bilgisi kapsamında hukukun temel ilke ve kurumlarının incelenmesine girişilecek ve daha sonra Kamu Hukuku alanına giren Ekonomi Hukuku ile ilgili tartışmalar yapıldıktan sonra Özel Hukuk alanına giren Borçlar Hukuku ve İş Hukuku disiplinlerinin temel kavramları ile özellikle yeni sözleşme türlerinden bazıları zamanın elverdiği ölçüde ele alınacaktır.

I. Hukuk Kavramı ve Tanımı

Hukuk, arapça hak kelimesinin çoğuludur; Türkçe de, arap dilbilgisi kurallarından farklı olarak tekil anlamda kullanılmaktadır. Bu nedenle de hukuk ve hak kavramları hukukumuzda değişik anlamlara gelmektedir. Ayrıca, her iki kavramında değişik anlamlarda kullanıldığı görülür.

Geniş anlamda hukuk bir ülkede yürürlükte olan hukuk kurallarının tümüdür. Buna objektif hukuk veya pozitif hukuk denir. Objektif hukuk soyut ve genel niteliktedir. Dar anlamda hukuk ise belli konulardaki hukuk kurallarını kapsar. Ceza Hukuku, İş Hukuku, Borçlar Hukuku gibi.

Hak kavramının da çeşitli anlamları vardır. Bu sözcük “doğruluk”, “tanrı” veya “hukukun kişilere tanıdığı yetki” gibi anlamlarda kullanılır. Hukukun aksi anlamda hak, bu sonuncu anlama, “hukukun kişilere tanıdığı yetkiler” anlamına uygundur. Hukukun, kişilere tanıdığı yetkiler, niteliklerine göre, özel haklar, kamu hakları, temel haklar gibi çeşitli isimler alırlar.

Hukuk kavramının tanımı konusunda değişik görüşler bulunmaktadır. Bu görüşlerin çoğunluğunca kabul edilen ortak ögeler gözönünde tutulursa hukuk kavramını şöyle tanımlayabiliriz: Hukuk, toplumu düzenleyen ve kamu gücü ile desteklenen kuralların bütünüdür.

Hukukun toplum düzenini sağlayan (yani bireylerin birbirleriyle ve devletle ilişkilerini sağlayan) ve uyulması kamu gücü ile (yani devlet eli ile) yerine getirilen kurallar bütünü olarak tanımlanması, bu kurumu toplum düzenini sağlayan diğer kurallardan ayrılmasına olanak vermektedir. Din, ahlak ve görgü kuralları da kişi davranışlarını düzenleyen kurallar olmalarına karşın, bu kurallara uyulmasında devlet yaptırımı söz konusu değildir.




II. Hukukunun Nitelikleri: İnsanilik-Toplumsallık-Normatiflik (Kuralsallık)

1. İnsanilik

İnsanın başta gelen yaşam kaynağı topluluktur; yani insanın hem cinsleri ile bir arada yaşamasıdır. İnsan grup içinde yaşamakla insan değeri kazanır. Hukuk fikrinin insanın bilinç altında oluşması, bu gerçekle ilgilidir. İnsan davranış ve ilişkilerini ilgilendiren bir disiplin olarak hukuk, insan davranışlarını yönlendiren normlardan oluşur. İnsan ancak davranışlarını düzenleyen normlar varsa, grup veya topluluk halinde yaşabilir. Norm olmasa, insanın başkalarının davranışlarını öğrenmesi, kestirebilmesi mümkün değildir. Birey, kendisinden beklenen gibi değil de, istediği gibi davranabiliyorsa, karşılıklı güven duygusundan uzak, dolayısı ile de işbirliğine elverişli olmayan bir ortam doğar.

2. Toplumsallık

Hukuk kurallarını ve hukuk düzenini diğer kural ve düzenlerden (din ve ahlak) ayıran özelliklerin başında hukukun toplumsallığı gelir.

Hukukun toplumsallığını simgeleyen, hukukun dıştanlığıdır (haricilik). Yani hukuk normları ve hukuk düzeni, normları koyan ve düzeni kuranlar da dahil olmak üzere, bireylerin dışındadırlar; toplumu ve bireyleri dıştan etkilerler. Bu nedenle, hukukun bireyin dışında olduğunu, bireyin iradesine oranla haricileşmiş bir olgu olduğunu söyleriz.

Hukukun toplumsallığı da, insanın topluma yansıyan fiilerinin, hukuk normları tarafından, bireyin dışından, onun iradesinden bağımsız olarak düzenlenmesinden gelir. Normun hukukiliği de insan iradesinden bağımsız ve onun haricinde oluşan hukuk düzeninin unsuru olmasından kaynaklanır.

Bu yolla hukuk bireyin karşısına dikilir ve kendisini zorla kabul ettirir.



3. Normatiflik (kuralsallık)

Hukukun insanilik, toplumsallık yanında üçüncü bir niteliği de, normatiflik (kuralsallık) dır. Somut olarak her hukuk düzeni bir normlar sistemi olarak karşımıza çıkar .

4. Üstyapı kurumu olarak hukuk

Diğer yandan hukuk, niteliği bakımından bir üst yapı kurumudur. Bu nedenle hukuki ilişkileri toplumdan bağımsız (soyut) olarak düşünmek ve bunları insan düşüncesinin gelişimi ile açıklamak mümkün değildir. Siyasal sistemlerin gelişimi, buna bağlı olarak hukuk düzeninin oluşması, iktisadi tekniklerin evrimi ile belirlenir. Bu noktada Batı düşüncesi ile sosyalist düşünce arasında artık büyük düşünce ayrılıkları bulunmamaktadır. Gerek Amerika Birleşik Devletlerinde ve gerekse Batı Avrupa’da teknik ilerlemenin toplum evrimi üzerindeki temel etkisi artık tartışılmamaktadır. “Teknik ilerleme” terimi, marksizmin üretim güçleri formulüne oldukça uygun düşmektedir. Buna göre, üretim güçlerinin içinde bulunduğu durum, iktisadi kuramları, sınıf ilişkilerini ve siyasal rejimler, ideolojiler, kültürler bu arada hukuk gibi üst yapı biçimlerini tayin eder.

Bir başka deyişle ekonomik ve sosyal yapı hukukun biçimlenmesinde temel etkendir. Ancak, hukukun, toplumun sosyo-ekonomik yapısından ayrı olarak açıklanamayacağı temel görüşünden, hukuku belirleyen faktörün sadece ekonomi olduğu sonucu çıkarılamaz. Aksi halde, benzer ekonomik koşulların sonucu olan hukuki biçimlerin, çoğu zaman farklı farklı ortaya çıkmalarının nedenini açıklamak mümkün olmayacaktır. Öte yandan, sosyo-ekonomik özleri bakımından farklı ilişkilerin, hukuk tarafından benzer biçimde düzenlenmelerine de tanık olunabilmektedir.

Bu nedenle hukukun, toplumun ekonomik yapısının dış görüşünü ve biçimi olarak ele alınmasının da bazı sınırları vardır. Örneğin, tarihi gelişim içinde gözlemlenen bir çok toplumsal istek ve bunlar arasında önemli bir yer tutan kamu özgürlükleri ve bunların gerçekleşmesi hep yükselen burjuva sınıfının kazandığı gücün ürünleridir. Fakat bu sınıfın istediği özgürlükler sadece kendisi için değil herkes içindir; Zira burjavazi bunları bir ayrıcalık olarak değil de hak olarak istemekte idi. Haklar genellikle adalet isteğini, adalet isteği de yasaların genelliği ve yasa önünde eşitlik fikrini beraberinde getirir. Bu nedenle bir şeyin hak olarak istenmesi, bunun başkaları için de hak olarak verilmesi isteğini de kapsar. Burjuva sınıfı da özgürlükleri hak olarak istediğinde, söz konusu özgürlükler herkes için hak haline gelmiştir. Böylece başlangıçta burjuva sınıfının çıkarlarına bağlı bir hak olarak doğan örgütlenme özgürlüğü sonuçta işçilerin burjuva sınıfına karşı mücadelelerinde kullanılan bir araç haline dönüşmüştür. Başka bir deyişle, ekonomik çıkar ve güçlerin belli biçimdeki bir hukuk haline dönüşmesinden sonra, hukukun kendisini yaratan ekonomik çıkarın etki ve egemenliğinden çıkıp, bir bağımsızlık kazandığı gözlemlenmektedir. Bu nedenle, ekonomik temel yapı ile hukuki üst yapının karşılıklı olarak birbirlerini etkilediklerini de kabul etmek gerekmektedir.

Modern toplumlarda, devlet faaliyetlerinin büyük bir bölümü, hukuka dayanılarak, hukuksal biçimler altında yerine getirilir. Anayasalar, kanunlar, tüzükler, yönetmelikler, idari kararlar, yargı organı kararları vs. devlet iktidarının temel faaliyet araçlarıdır. Bu nedenle hukuku, devlet yaptırımına bağlı kurallar bütünü olarak tanımlarsak, onu devletin yarattığını söyleyebiliriz. Ancak bu saptamadan hukukun ve devletin, toplum dışında oluştukları sonucunu çıkarmamak gerekir.

Hukukun temelini geniş ölçüde gene de geçerli olduğu ülkenin ekonomik ve toplumsal yapısı belirler. Bu yapıya uygun olarak biçimlenen devlet bu olguyu yaşama geçirme gücüne ve tekeline sahiptir. Daha öncede belirtildiği gibi, bu çerçeve içinde devletin koyduğu hukuk kurallarına “pozitif hukuk” denir. Pozitif hukuk, devletin koyduğu ya da tanıdığı hukuktur. Devlet, örneğin kanunları yaptığı zaman, hukuku doğrudan doğruya yaratmış olur. Diğer durumlarda ise, devlet kendinden başkalarının koydukları kuralların varlığını tanır: Örneğin bireylerin arasında yapılmış bir sözleşmeyi, bir dernek ya da sendikanın tüzüğünün hukuk kuralı olarak kabul edilmesi gibi.

Ülkemizde geçerli olan hukuk da ekonomik ve toplumsal yapımıza uygun olarak biçimlenmiş ve oluşmuştur. Bu ekonomik yapının temelinde üretim araçlarının mülkiyetinin kişilerin özel mülkiyetlerinin konusu olabilmesi; fiyat ve ücretlerin piyasa ekonomisi ilkeleri çerçevesinde saptanması yer alır. Buna uygun olarak da özellikle bireysel ekonomik hak ve özgürlükleri kişilere ve devlete karşı güvence altına alınmıştır; irade özerkliği ve sözleşme özgürlüğü, yasa önünde eşitlik kapsamlı bir biçimde sağlanmıştır.

Bunlara sosyal devlet ilkesi gereği bazı sınırlamalar getirilmiş ise de, Batı toplumundan etkilenilerek benimsenen bu kurumlar, hukuk düzenimizin gene de temel yapısını oluşturmaktadırlar.

Bu yönden hukuk, bir yandan devleti onun iktidarını örgütler, kurumlaştırır ve meşru kılarken; diğer yandan da iktidara karşı bireyin haklarını güvence altına alır.

5. Hukuk ve Adalet Kavramları

Hukukun son amacı, bir hukuki değere ulaşmaktır. Bu değerin ne olduğu tartışılmalıdır. İdeal değer olan mutlak adalettir. Mutlak adalet hukukun tümüne egemen olan bir değerdir. Hukuk ancak bu en yüksek değere hizmet etmekte, ona yönelmekle anlam kazanır. Mutlak adalet, bütün insanların ortak akılcı doğasına dayandığından genel, evrensel ve değişmez bir değerdir. Bu en yüksek değerin içeriğinin ne olduğu, siyasal ve ideolojik bir sorundur. Çoğunlukla adaletin eşitlik olduğu söylenmiştir. Adaletin içeriği konusunda iki farklı düşünce akımından söz edilebilir. Bunlardan birincisi biçimsel adalet anlayışıdır ve hukukun amacını düzen olarak algılar; ikincisi maddi adalet anlayışıdır ve hukukun amacını ortak iyilik olarak görür.

Adaleti düzenle eşanlamda görmek, hukuk normlarının son amacının toplumda barışı egemen kılmak olduğunu ifade etmek anlamına gelir.

Düzen kavramı, hukuki yaşam biçimini ifade eden uygar toplum hali ile anarşi ve savaşı temsil eden doğal hal arasındaki farkı gösteren bir kavramdır.

Düzenli toplum, bireyler arasındaki şiddetin, hukuk aracılığı ile ortadan kaldırıldığı toplumdur. Hukuk bu görevini yerine getirmek ve herkesin eşit haklara sahip olmasını sağlamak için bireylerin özgürlüklerini kısıtlar ve bireyin keyfi davranışlarını reddeder. Bu amaca da ancak cebir kullanılarak ulaşılır. Bireysel şiddet yerine, düzeni sağlayacak kamu gücü kurulur ve sonunda cebir (yaptırım) hukuku tamamlayan unsur haline gelir. Bu bakımdan düzen kendi başına bir değerdir. Düzen nasıl bir içeriğe sahip olursa olsun, gerçekleştirilmeye ve korunmaya değer bir iyiliktir. Bu düzenin içeriğini, yani iyiliğini-kötülüğünü, haklılığını-haksızlığını, adil olup olmadığını tartışmak veya bu konularda değer yargılarında bulunmak hukuku ilgilendirmez; bunlar hukuk dışı, ideolojik ve siyasi tartışmalardır.

Oysa maddi adalet anlayışı, hukukun amacının herhangi bir düzeni değil de, belli bir düzeni gerçekleştirmek olduğu düşüncesinden hareket eder. Bunun nasıl bir düzen olduğu sorusuna en sık verilen yanıt, ortak iyiliği gerçekleştiren bir düzen olduğudur. Önceleri tek tek bireylerin iyiliği olarak anlaşılan ortak iyilik, daha sonra toplumun iyiliği, mülkiyetin korunması, kişiliğin korunması, uygarlığın korunması diye tanımlanmıştır.

6. İşletme Hukuku’nun Kaynakları

Kaynak Kavramı

İşletme Hukuku ile ilgili kuralların nereden kaynaklandığını, işletme ile ilgili olayların, sorunların çözümünde hangi hukuk kurallarına başvurulabileceği kaynak konusuna girer.

Kaynak kavramının çeşitli anlamları vardır:

Bir anlamda kaynak hukuk kuralı koyma yetkisini veya bu yetkiye sahip olan makamları açıklar. Örneğin TBMM; Bakanlar Kurulu, Kamu Kuruluşları.
İkinci bir anlamda kaynak, hukuk kurallarının büründüğü biçimleri açıklar: Kanun, Tüzük, Yönetmelik gibi.
Üçüncüsü hukuk kurallarının büründüğü somut biçimleri ve bunları içeren belgeleri açıklamak için kullanılır. TMK, TicK., İşK., SSK. uluslararası kaynaklar gibi.

Bunların Anayasa gibi daha yüksek bir kaynağa da dayandırabiliriz. Çünkü Yasama, Yürütme ve Yargı kural koyma yetkilerini Anayasadan alırlar.

Resmi İç Hukuk Kaynakları

Yasama organı tarafından çıkarılan kaynaklar
Anayasa 1924-1961-1982
Yasalar BK. TTK. İşK.
İşletme Hukuku ile ilgili olanlar. Sermaye Piy. Kanunu; Finansal KirK, BK.; MedK.; TicK.
Yasama ve Yürütme işbirliği ile çıkarılan kaynak. Kanun Hükmünde Kararname (KHK) AY.m.91, 15, 119, 120, 148.
Yürütme organının çıkardığı kaynaklar.
Tüzük AY.m.115 kararnameler
Yönetmelik AY.m.124.
Yargı organı tarafından çıkarılan kaynaklar
AY Mahkemesi kararları AY.m.146-153 (bağlayıcı).
Danıştay AY.m.135 (emsal)
Yargıtay Kararları İBK (bağlayıcı) –HGKK (emsal)
Hukuk ve Ceza Mah. Kararları (emsal)




Özel İç Hukuk Kaynakları

Akdi Kaynaklar
Sözleşmeler
Toplu İş Sözleşmeleri

Örf ve Adet Kuralları
Toplum içinde kök bulan ve yerleşen, devamlı uygulama (maddi koşul)
Genel inanış ve Kanaat: uyma mecburiyetine inanış (psikolojik koşul)

Türleri
Genel nitelikli Örf ve Adet Hukuku
Mahalli adetler
Ticari teamüller
İşyeri uygulaması

Uluslararası Kaynaklar
İkili Anlaşmalar; Alm-Türk-Sosyal Güvenlik, Çifte vergilendirme anlaşması
Çok taraflı anlaşmalar ILO, BMM
Avrupa Birliği Hukuku (Gümrük Birliği Anlaşması)
















































1982 Anayasası

Normlar hiyerarşisinin en tepesinde yer alan Anayasa, devletin yapısını, işleyişini ve şeklini belirledikten sonra; bireylerin temel hak ve özgürlüklerini güvence altına alarak, devlet ile birey arasındaki ilişkiler ile, bireyler arasındaki ilişkileri düzenlemektedir.

Devletin organları da Anayasanın belirlediği biçimde oluşur, yetkilerini kullanır ve sorumluluk üstlenir. Bu organların birbirleri ile ilişkileri, kamu erkini kullanırken birbirlerini denetlemeleri ve bu yoldan kurulan denge Anayasanın kurduğu düzen içinde belirlenir.

Anayasa bu düzen bakımından geçerli olan vazgeçilmez temel ilkeleri Anayasa madde 2 de açıklamıştır.

AY.m.2’ye göre “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzura, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir”.

Anayasa devletin yapısı ve işleyişini belirlerken yasama, yürütme ve yargı erkleri arasında dengeyi kurup güçler ayrılığı ilkesini benimseyerek parlamenter demokrasi yönünde siyasi tercihini ortaya koymuş; diğer yandan da Devletin ekonomik yapısı ile ilgili mülkiyet hakkı, sözleşme özgürlüğü, girişim özgürlüğü, çalışma özgürlüğü gibi tel hak ve özgürlükleri de güvence altına alarak piyasa ekonomisi ilkesini benimsemiştir. Bundan da öteye AY.m.48 piyasa ekonomisinin sağlıklı işlemesi bakımından devlete yükümlülük de getirmiştir. Bu yükümlülüklerin yerine getirilebilmesi içinde devletin organlarına ekonomi yönlendirme bakımından çok çeşitli hukuki araçlar sağlamıştır. Sözü edilen bu yapının anlaşılabilmesi ve getirilen düzenlemelerin doğru yorumlanabilmesi için önce 1982 Anayasasının özelliklerini incelemekte yarar vardır.


1982 Anayasasının Özellikleri

1982 Anayasasının, 1961 Anayasasından farklı bir yapıya sahip olduğu konusunda bir görüş birliği olduğu söylenebilir. 1961 Anayasasının belirgin özelliği nasıl bir meclis çoğunluğunun kendisini ulusal irade ile bütünleştirip toplumun bazı kesimlerini ezmeye kalkışmasına bir tepki olarak, temel hak ve özgürlükleri güvence altına alması ise; 1982 Anayasasının belirgin özelliği 1961 Anayasasının yarattığı kabul edilen otorite boşluğunu doldurma çabasıdır. Bu nedenle 1982 Anayasası otoriteyi vurgulayan, yürütmeyi güçlü kılan bir anayasadır ve “güçlü devlet, güçlü iktidar” arayışını, temel hak ve özgürlüklerini güvence alanını daraltarak gerçekleştirme yolunu seçmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu da bir kararında “1982 Anayasasının 1961 ve hatta 1924 Anayasalarına karşı güçlü devlet ve otoriter idare kavramlarına daha fazla önem verdiği ve özellikle yürütmeyi yasama ve yargı karşısında daha da güçlendirdiği tartışmasızdır. Anayasanın birçok maddeleri bu temel düşünceye uygun olarak değiştirilmiş ve yeniden düzenlenmiştir...” saptamasını yapmıştır. 1982 Anayasasında, 1961 Anayasasından farklı olarak yürütme, sadece yerine getirilmesi olan bir görev, bir yükümlülük olarak değerlendirilmemiş; yürütmenin görevden öteye bir yetki olduğu kabul edilmiştir. Bunun sonucu olarak da yürütmeye yasama ve yargıda olduğu gibi bazı asli yetkiler de tanınmıştır.

Bu çerçeve içinde anayasa, yürütmeyi güçlendirip ona yeni yetkiler sağlamakla kalmamış, yasamayı (belki gene aynı amacı gerçekleştirmek için) daha işler hale getirmiştir. Bu konuda getirilen düzenlemeler arasında yasama sürecinin kısaltılması, yasama organının tek meclise indirilmesi, yasama döneminin uzatılması, meclis toplanma ve karar yeter sayısının indirilmesi gibi meclis çalışmalarını kolaylaştıracak ve yürütmeyi dolaylı olarak güçlendirecek önlemler bulunmaktadır. Ancak, yasamayı hızlandıracak, meclis içinde muhalefetin etkinliğini azaltacak, engellemelerin önlenmesini sağlayacak önlemlere rağmen, yasamanın beklenen işlevini tam anlamıyla yerine getirdiği de söylenemez. Uygulamaya bakıldığında, yasamaya sağlanan kolaylıklara karşın, yasamanın yetkisini gerektiği gibi ve yeterli bir biçimde kullanmaktan kaçınması nedeni ile, yasa ile düzenleme getirme işlevinin, daha çok Bakanlar Kurulunca (yürütme tarafından) kanun hükmünde kararname çıkarma yolu ile yerine getirildiği görülmektedir. Ancak, son dönemde 1999 yılının ikinci yarısında yasamanın daha etkili çalışmaya başladığı söylenebilir.

Yasamanın hızlandırılması ve parlamentoda çoğunluğa dayanan hükümetin yasamada etkinlik kazanması, ayrıca doğrudan anayasa gereği sahip olduğu yetkileri kullanması, kaçınılmaz bir biçimde yine anayasa ile güvence altına alınan bireylerin temel hak ve özgürlüklerini etkilemektedir. Çünkü yürütmenin anayasa ve yasaların sağladığı olanaklarla ve kanun hükmünde kararnamelere dayanarak yaptığı işlemlerle yetki alanını genişletmesi, kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin alanlarının daralmasına, sınırlanmasına yol açmaktadır. Bu nedenle temel hak ve özgürlüklerin geniş ölçüde sınırlanması ve arka plana itilmesi pahasına yürütmenin güçlendirilmesi eleştirilere uğramaktadır.

Diğer yandan bireylerin günlük yaşamlarının her yönüne girmiş olan idarenin, toplumun ortak gereksinimlerini belirleyip, onları karşılayacak kararları hızla alma durumunda olduğu; hızlı kalkınma gereği ve toplumların zaman zaman geçirdikleri olağanüstü dönemlerin yürütmenin güçlendirilmesi eğilimlerini arttırdığı ve bu nedenle ikinci dünya savaşı sonrası yapılan anayasalarda yürütmenin değişik biçimlerde güçlendirilmeye çalışıldığı da ileri sürülmektedir.

Ancak yürütmenin yasama organı olan meclis içinde büyük çoğunluğa dayandığı dönemlerde ve durumlarda yürütmenin güçlendirilmesi arayışlarına girişilmemekte; toplum içinde oluşan muhalefetin, meclise yansıması ve yürütmenin sıkı siyasal denetimle karşılaşmaları ve buna bir de yargı denetiminin eklenmesi hallerinde ise güçlü yürütme istemleri artmaktadır.

Aslında çağdaş yaşamın çeşitliliği içinde sürekli ortaya çıkan sorunlara süratli çözüm bulunması zorunluluğu karşısında yürütmenin etkinleştirilmesi, güçlendirilmesi yolu benimsenebilir. Demokratik devlet ve sosyal hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde bu konuda bir çok önlemler getirebilir. Ancak unutulmaması gereken bir gerçek vardır, o da; yürütmenin güçlendirilmesi, etkin kılınması ve yürütmenin anayasal bir görevden öteye bir yetki olması ile temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanması, bazı durumlarda askıya alınması ve yargı denetiminin sınırlanması pahasına, devlet otoritesinin otoriter





devlet yaratma anlamında güçlendirilmesinin başka başka şeyler olduğudur.

1961 Anayasasının yürürlükte olduğu 1980 öncesi dönemde yukarıda da belirtildiği gibi yasamanın ağır işlemesi eleştirilere uğramış, yürütme ve yasama üzerindeki yargı denetimi de yakınmalara neden olmuştur. Siyasi iktidarlar hem meclis içi muhalefetin engellemeleri nedeni ile yasa çıkarılamadığını ileri sürmüşler; hem de çıkarılan yasalar ve alınan idari kararlar üzerinde iktidarın girişimlerini engelleyici bir yargı denetiminin varlığından söz etmişlerdir. Bunlara tepki olarak yukarıda belirtildiği gibi 1982 Anayasasında yasamanın hızlandırılması ile yürütmenin güçlendirilmesini sağlayan düzenlemeler getirilmiştir. Ancak yasamanın hızlandırılması ve yürütmenin güçlendirilmesini dengeleyecek bir denetim sistemi getirecek yerde neredeyse yürütmenin büsbütün denetimsiz kalmasına yol açacak bir biçimde temel hak ve özgürlükleri sınırlama yolları açılmış ve yargı denetimi de sınırlanmıştır. Bu konuda ayrıntıya girme bu ders notu çerçevesinde mümkün olamayacağından bazı önemli örneklerle yetinelecektir. 1982 Anayasasında yürütmeye mali yükümlülükler getirme konusunda bazı yetkiler verilmiştir. Anayasanın 167. maddesinin ikinci fıkrasına göre “Dış ticaretin ülke ekonomisini yararına olmak üzere düzenlenmesi amacıyla ithalat, ihracat ve diğer dış ticaret işlemleri üzerine vergi ve benzeri yükümlülükler dışında ek mali yükümlülükler koymaya ve bunları kaldırmaya kanunla Bakanlar Kuruluna yetki verilebilir”. Aynı şekilde AY.m.73/4 hükmü uyarınca “vergi resim harç ve benzeri mali yükümlülüklerin muaflık, istisnalar ve indirimleriyle oranlarına ilişkin hükümlerinde kanunun belirttiği yukarı ve aşağı sınırlar içinde değişiklik yapmak yetkisi Bakanlar Kuruluna verilebilir. Anayasa hükümleri ile Bakanlar Kuruluna verilen bu yetki, anayasa ile Bakanlar Kuruluna verilen KHK çıkarma yetkisinden daha farklı ve yürütmeye daha geniş bir serbesti tanımaktadır. Bakanlar Kurulu mali yükümlülük getirme alanında yetkilerini kullanırken ya da kullandıktan sonra KHK’lerde olduğu gibi TBMM’ne aldığı önlemleri onaylama, hatta bu tedbirler hakkında bilgi verme zorunluluğu yoktur. Ayrıca yine KHK çıkarma yetkisinden farklı olarak Bakanlar Kurulu’nun kanunda dayanağını bulan yetkilerini kullanması, herhangi bir süre ile de sınırlanmamıştır. Anayasanın Bakanlar Kuruluna verdiği söz konusu yetkiler dışında, benzer düşüncelerle bu defa Katma Değer Vergisi Kanunu ile (m.9, 15) anayasal yetki devri koşulları zorlanarak verginin temel unsurları ile ilgili Bakanlar Kuruluna bile verilebileceği tartışma götürebilecek yetkiler Maliye ve Gümrük Bakanlığına verilmiştir.

Bunun gibi 1982 Anayasasının 91. maddesinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Bakanlar Kurulu’na, Kanun hükmünde Kararname çıkarma yetkisi verebileceği belirtilmiş ve koşulları düzenlenmiştir. 91. madde yetki kanunları ve bunlara dayanan KHK’lerin TBMM Komisyonlarında ve Genel Kurulunda öncelikle ve ivedilikle görüşüleceği hükme bağlanmış, fakat bu konuda bir azami süre getirilmediğinden, çıkarılan KHK’lerin meclisce onaylanması veya reddinin askıda kalması engellenememiştir. Bu nedenle çıkarılmış olan çok sayıda KHK, TBMM’ce ele alınmadığı için yıllardan beri TBMM denetiminden geçmeksizin uygulanmaktadır. Bunun da ötesinde Anayasanın 119-120. maddeleri hükümlerine göre sıkıyönetim ve olağanüstü hallerde KHK’lerin çıkarılmasının özel koşullara bağlandığı görülmektedir. AY.m.119 uyarınca “Tabii afet, tehlikeli salgın hastalıkları veya ağır ekonomik bunalım hallerinde, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, yurdun bir veya birden fazla bölgesinde veya bütününde süresi altı ayı geçmemek üzere olağanüstü hal ilan edebilir” ve bu gibi durumlarda, olağanüstü hal ve sıkıyönetim süresince, Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu olağanüstü hal ve sıkıyönetim halinin gerekli kıldığı konularda kanun hükmünde kararname çıkarabilir. Bu düzenleme gereğince ağır ekonomik bunalım gibi içeriğinin ve kapsamının belirlenmesi güç olan durumlara bağlı olarak olağanüstü hal ilan edilmesi halinde, KHK’lerle sadece sosyal ve ekonomik hal ve özgürlüklere ilişkin olarak değil, durumun gerektirdiği her konuda bu arada bireysel ve siyasi hak ve özgürlükler konusunda da düzenlemeler getirme olanağı bulunmaktadır. Özellikle AY.m.15 uyarınca olağanüstü hallerde temel hak ve özgürlüklerin kullanılmalarının durdurulabilmesi olanağı bu alanda KHK’ler çıkarma yolunu da açmaktadır. Ayrıca bu gibi olağanüstü hallerde temel hak ve özgürlüklerin kullanılmalarının durdurulabilmesi olanağı bu alanda KHK’ler çıkarma yolunu da açmaktadır. Ayrıca bu gibi olağanüstü durumlarda çıkarılan KHK’ler AY.m.148 uyarınca Anayasa Mahkemesi denetimi dışında tutulmuşlardır. AY.m.148 hükmüne göre “... olağanüstü hallerde, sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla, Anayasa Mahkemesine dava açılamaz”. Oysa hukuk devletinde geçerli olan asıl olağanüstü hal nedeniyle yürütmenin yetkilerinin genişletildiği durumlarda etkin bir yargı denetiminin varlığıdır.

Görüldüğü gibi ağır ekonomik bunalım halinde, olağanüstü hal ilan edilmesi ile, Bakanlar Kuruluna, diğerlerinin yanı sıra ekonomik yaşamı da düzenleyen konularda KHK’ler çıkararak, ekonomik haklardan yararlananların haklarını kullanmalarını durdurabilecek yetkiler verilmiş bulunmaktadır. Ancak, bu yetkiyi de 1982 Anayasası içinde dahi sınırsız olarak anlamamak gerekir. Bakanlar Kurulunun KHK çıkarırken aynı yasa koyucu gibi yargı denetimi olması bile bazı ilkelere bağlı olduğundan kuşku yoktur. Özellikle 15. maddede belirtilen milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler, durumun gerektirdiği ölçüde kısıtlama ve durdurma ile devletin AY.m.2’de belirtilen temel nitelikleri burada esas ölçü olmaktadır. Bakanlar Kurulu KHK çıkarırken Türkiye Cumhuriyeti’nin “... toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı ... demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti ...” olduğu gözardı edemez. Bu ilkeleri gözardı ederse anayasaya aykırı davranış olur ve meşruiyetini yitirir. Bu yönde bir başka güvence, hangi durumların ağır ekonomik bunalım olduğunun yasa koyucu tarafından nesnel ölçüler getirilerek belirlenmesiyle sağlanabilir. Bunlara rağmen yukarıdaki anayasa düzenlemeleri ile yürütmeye olağan dönemden olağanüstü döneme doğru gittikçe artan denetimi sınırlı çok geniş yetkiler verildiği ve bunun en önemlisinin de KHK ile düzenleme yetkisi olduğu söylenebilir.

Anayasa, yürütmeyi böylesine güçlendirir ve yeni yetkiler ile donatırken; yasama organına da çıkaracağı yasalarla bireylerin temel hak ve özgürlüklerini de geniş ölçüde sınırlama olanağı sağlamıştır. Bu yoldan söz konusu yasalara dayanan yürütme, yukarıda sayılan yetkilerle bireylerin temel hak ve özgürlükleri, konumuzla ilgili olarak ekonomik hak ve özgürlükler alanında geniş kapsamlı bir etkinlik kazanabilecektir.

1982 Anayasasının 13. maddesinin 3.10.2001 tarihli ve 2709 sayılı Kanunla değiştirilmesinden önceki hükmüne göre “temel hak ve hürriyetler, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, milli egemenliğin, Cumhuriyetin, milli güvenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, kamu yararının, genel ahlakın ve genel sağlığın korunması amacı ile ve ayrıca Anayasanın ilgili maddelerinde öngörülen özel sebeplerle, Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak kanunla sınırlanabilir”.

Anayasanın bu düzenlemesi ile getirilen ve temel hak ve özgürlüklerin sınırlanmasına olanak veren nedenler genel, soyut, içeriği belirsiz kavramlardır. Bu kavramlar Anayasa Mahkemesinin bir kararında isabetle belirttiği gibi “uygulayıcıların kişisel görüş ve anlayışlarına göre genişleyebilecek, özel yorumlara elverişli, bu nedenle de keyfiliğe dek varabilecek çeşitli aşamalı uygulamalara yol açacak genel kavramlardır.

Anayasanın 13. maddesi, genel sınırlama nedenlerini temel hak ve hürriyetlerin tümü için geçerli kılmış ve ayrıca ilgili maddelerde öngörülen özel sınırlamaların da dikkate alınacağını belirlemiştir. Bir başka söyleyişle her temel hak ve özgürlük 13. maddedeki genel sınırlama nedenleri ile ve ayrıca temel hak ve özgürlüğü düzenleyen ilgili maddede belirtilen sınırlama nedenleri ile yasa koyucu tarafından bir yasa ile sınırlanabilecektir.

1982 Anayasası temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunulamayacağı ilkesine yer vermemiştir. Ancak 13. maddede getirilen sınırlamanın “anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olması”; “demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olmaması” ve “öngörüldüğü amaç dışında kullanılmaması” ilkesi benimsenmiştir. Maddenin gerekçesine göre, yeni anayasa ile getirilen “sınırlamanın demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olmaması” kıstası, “öze dokunmama” kıstasından daha belirgin, uygulaması daha kolay olan bir husustur.

Buna karşı 13. madde gerekçesi eleştirilerek “Batılı anlamda demokratik rejimin temel özellikleri konusunda, siyasal yaşamımızın başlıca temel partileri arasında dahi henüz bir fikir birliği sağlayamamış, her askeri müdahale ardından farklı bir demokrasiden söz edilmiş olan ülkemizde “demokratik toplum düzeninin gerekleri” kıstasının, 20 yıldır Anayasa Mahkemesince sürekli olarak uygulanan ve giderek açıklık kazanan “öze dokunma yasağına” oranla daha belirgin olduğunu ileri sürmek, pek inandırıcı olmaz. Ancak daha önemlisi, söz konusu kıstasların birbirinden farklı nitelikte olmasıdır. “Demokratik toplum düzeninin gerekleri” bir sınırlama kıstasıdır, yani sınırlamanın nasıl yapıldığı gerektiğini gösterir. Yine 13. maddede öngörülen bir başka sınırlama kıstası olan ölçülülük ilkesiyle birlikte uygulandığı takdirde, bu kıstas, iyi işleyen bir yargı mekanizması elinde, temel hakların korunması bakımından sınırlamayı denetleyici önemli bir işlev yerine getirebilir. Ancak yine de nisbi nitelik taşıyan bir kıstastır. Buna karşılık öze dokunma yasağı, kişiye her temel hak açısından dokunulmaz asgari bir alan güvencesi verir. Bu alanda artık sınırlama faaliyeti yapılamaz ..” görüşü ileri sürülmüştür.

Bu eleştirilere haklılık kazandıracak bir biçimde , 2001 tarihinde Anayasada yapılan değişiklikler arasında 13.madde yeniden düzenlenmiş ve temel hakların özlerine dokunulamayacağı esası kabul edilmiştir. 13.maddenin yeni şekline göre “Temel hak ve hürriyetler,özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar,Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.”

Yeni düzenleme eskisinden farklı olarak 13 .maddede temel hak ve özgürlüklerin aynı maddede belirtilen genel nedenlerle bir yasa ile sınırlanabileceği esasını değiştirmiş ve maddedeki genel sınırlama nedenlerini kaldırmış , yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak sınırlanabilecekleri esasını kabul etmiştir. Böylece hem genel hem de özel nedenlerle katmerli sınırlama yerine, ilgili maddedeki nedenlerle sınırlama yapılabilecek, maddede böyle bir neden gösterilmemişse genel nedenlerle sınırlama yapılamayacaktır.

Bütün bu nedenlerle yürütmenin yetkisinin ve etkinliğinin gereksinimler ölçüsünde artırılması ile totaliter bir idareye yol açabilecek bir biçimde temel hak ve özgürlükleri sınırlayan veya askıya alan, yargı denetimine bağlı olmayan güçlü ve otoriter bir devlet anlayışının anayasaya yerleştirilmesinin birbirinden kesin bir biçimde ayrılması gerekir. Devlet insan haklarına ve özgürlüklerine duyarlı ölçüde güçlüdür; insan hakları ve özgürlüklerini sınırladığı ve askıya aldığı ölçüde gücünü yitirir. Aksi halde toplum düzenini eşitlik, barış, insanların sosyal ve ekonomik refah esasına göre kuran ve bu amacı gerçekleştirmek üzere var olan devlet yerine; kendisi amaç haline getirilmiş, soyut ve kutsal kılınmış, sürekli özveri isteyen baskıcı bir devlet anlayışı topluma egemen olur. Bu tür devlet anlayışında da kendisini devletle özdeşleştiren kişi veya bazı toplum kesimleri kendi iradelerini devlet iradesi yerine koyarak, keyfi ve çıkarcı otoriteyi bir baskı aracı olarak kullanırlar. Bu tür devletlere de demokratik devlet denemez.

1982 Anayasasının Ekonomik Konulara İlişkin Temel İlkeleri

Anayasaların ortaya çıkış nedenleri ve daha sonra kazandıkları işlevler bakımından bir değerlendirme yapılacak olursa, Anayasaların ilke olarak öncelikle iktidarı sınırladıkları, devletin temel yapısı ve işleyişinin esaslarını düzenledikleri görülecektir. Anayasanın bu işlevinden başka kişilerin temel hak ve özgürlüklerini güvence altına alma işlevi de bulunmaktadır. 1789 insan ve yurttaş hakları beyannamesinin 16. maddesindeki “insan haklarının sağlanmadığı ve kuvvetler ayrılığının belirlenmediği toplumlar asla anayasaya sahip değildirler” ilkesi anayasaların bu niteliklerini açıkça ortaya koymaktadır. Anayasanın, devletin yapısı ve işleyişini düzenlemesi onun hukuki niteliğini belirlemekte, devlet iktidarını sınırlaması kişi hak ve özgürlüklerini güvence altına alması ise, anayasanın siyasi niteliğini ortaya koymaktadır.

1961 Anayasası ve özellikle 1982 Anayasası bu hukuki ve siyasi niteliklerden başka ekonomik bir niteliği de sahiptir. Anayasa, klasik temel hak ve özgürlükler arasında yer alan ve nitelikleri gereği diğerlerinden farklılaşan ekonomik ve sosyal hak ve özgürlükleri de ayrı ayrı düzenlemektedir. Anayasanın üçüncü bölümü “sosyal ve ekonomik haklar ve ödevler” başlığı altında bu ayırımı esas alan düzenlemeler getirmiştir.

Bu çerçevede anayasa, çalışma hakkı (m.49), sendika kurma hakkı (m.51), toplu iş sözleşmesi (m.53), grev hakkı (m.54), ücrette adaletin sağlanması (m.55), sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması (m.56) gibi sosyal haklara ilişkin düzenlemelerden ayrı olarak; mülkiyet hakkı (m.35), toprak mülkiyeti (m.44), çalışma ve sözleşme hürriyeti, girişim özgürlüğü (m.48) gibi ekonomik nitelikli haklara da yer vermiştir.

Anayasa bunlarla yetinmemiş, bireylere tanınan ve diğer bireylerle, devlete karşı güvence altına alınan ekonomik nitelikli hak ve özgürlüklerden başka, devlete, ekonominin yönlendirilmesine ilişkin yükümlülükler getiren ve yetkiler veren düzenlemeler de getirmiştir. Bilindiği gibi AY.m.166 planlama, m.167 piyasaların denetimi ve dış ticaretin düzenlenmesi, m.168 tabii servetlerin ve kaynakların aranması ve işletilmesi; m.169 ormanların korunması ve geliştirilmesi, m.171 kooperatifçiliğin geliştirilmesi, m.172 tüketiciler ile esnaf ve sanatkarların korunması görevini devlete yüklemiştir.

Özellikle AY.m.167, devleti tüm ekonomik yaşamı yönlendirmekle yetkili kılmıştır. Piyasaların denetimi ve dış ticaretin düzenlenmesi başlıklı m.167 hükmüne göre “Devlet, para, kredi, sermaye, mal ve hizmet piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici tedbirler alır; piyasalarda fiili veya anlaşma sonucu olarak tekelleşme ve kartelleşmeyi önler.

Dış ticaretin ülke ekonomisinin yararına olmak üzere düzenlenmesi amacıyla ithalat, ihracat ve diğer dış ticaret işlemleri üzerine vergi ve benzeri yükümlülükler dışında ek mali yükümlülükler koymaya ve bunları kaldırmaya kanunla Bakanlar Kuruluna yetki verilebilir”. AY.m.166 hükmüne göre “ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmayı, özellikle sanayiin ve tarımın yurt düzeyinde dengeli ve uyumlu biçimde hızla gelişmesini, ülke kaynaklarının döküm ve değerlendirilmesini yaparak verimli şekilde kullanılmasını planlamak, bu amaçla gerekli teşkilatı kurmak devletin görevidir”. Bunun gibi AY.m.48/2 uyarınca “Devlet, özel teşebbüslerin milli ekonominin gereklerine ve sosyal amaçlara uygun yürümesini güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlayacak tedbirleri alır.

Bu düzenlemelerden de açık bir biçimde anlaşılacağı gibi 1982 Anayasası mülkiyet hakkı, girişim özgürlüğü, sözleşme özgürlüğü gibi ekonomik temel hak ve özgürlükler ile “piyasa ekonomisinin” başlıca kurumlarını güvence altına almıştır. AY.m.167’de “para, kredi, sermaye, mal ve hizmet piyasalarından” söz ederek bu durumu pekiştirmiştir. Bu bakımdan anayasanın ekonomik yaşam açısından “piyasa ekonomisi” yönünde temel bir tercih yaptığı söylenebilecektir. Anayasa, yukarıda sayılan görevlerle, devlete piyasa ekonomisinin sağlıklı işlemesi yönünde bir de denetleme yetkisi vermiştir.

Buraya kadar yapılan açıklamaların ışığı altında konuyu özetlemek gerekirse 1982 Anayasası siyasi, hukuki nitelikli hükümlerden başka ekonomik nitelikli hükümlere de sahiptir. Anayasa bir yandan kişilerin sosyal ve ekonomik hak ve özgürlüklerini güvence altına almakta ve özellikle mülkiyet hakkı, “sözleşme özgürlüğü”, “girişim hakkı” gibi kişi haklarını güvence altına alırken dolayısı ile bütünü ile serbest piyasa ekonomisini bir ekonomik sistem olarak benimsemekte ve bu yönde temel tercihi yapmaktadır; diğer yandan da devlete ekonomik yaşamı, piyasa ekonomisinin sağlıklı işlemesini sağlayacak bir biçimde yönlendirme yetkisi vermektedir. Bu durumda devlete, daha somut olarak yasama ve yürütmeye verilen ekonominin yönlendirilmesi görev ve yetkisi ile, kişilerin ekonomik ve sosyal hakları ve bunlardan kaynaklanan serbest piyasa ekonomisinin işlerliği arasındaki ilişkinin sınırlarını gene anayasanın kural ve ilkeleri çerçevesinde belirlemek de gerektiğinde Anayasa Mahkemesinin görevi olmaktadır.

Anayasa Yargısı

Anayasa Mahkemesi’nin ekonomik temel hak özgürlüklerine ilişkin kararları incelenirken bir yandan yasaların anayasaya uygunluğu sorunu gündeme gelmektedir, diğer yandan da devletin ekonomik yaşamı yönlendirmesinin, biçimlendirmesinin kapsamı ve sınırları tartışmaya açılmaktadır. Çünkü Anayasa Mahkemesi verdiği kararlar ile yasaların anayasaya uygunluğu denetimini yaparken, kaçınılmaz bir biçimde, yasama organı ile bir bütün halinde etkin bir kamu gücü oluşturan yürütmenin uygulamaya koyacağı politikaların, bu arada ekonomik politikaların da kapsam ve sınırlarını çizmektedir.

Yürütme uygulamaya koyacağı politikaların temel esaslarını yasalara dayandırmak, yetkisini oradan almak zorundadır. Yeni ekonomik politikaları içeren yasaların anayasaya uygunluğu sorunu, Anayasa Mahkemesi önünde gündeme getirildiğinde Anayasa Mahkemesi, yasa biçiminde bürünmüş yeni politikaların Anayasaya uygunluğunu, Anayasanın temel ilkeleri ve yasa ile aykırı düşüldüğü ileri sürülen anayasa hükmü (ekonomik veya sosyal bir temel hak veya özgürlük) açısından inceleyecek ve bir karar verecektir. Burada Anayasa Mahkemesi, yasa ile getirilen ekonomik politikanın ülke çıkarlarına uygunluğu veya doğruluğu açısından değil; aksine yasa ile getirilen yeni ekonomik önlemlerin, belirli anayasal temel hak ve özgürlüklere uygunluğu açısından denetimini yapacaktır. Bu işlemi ile Anayasa Mahkemesi kendisi yeni bir kural koymamaktadır, sadece anayasa ile anayasanın temel ilkeleri açısından olayı değerlendirmektedir. Bir başka söyleyişle ekonomik politikaların belirlenmesinde ve uygulanmasında yasamanın ve yürütmenin anayasadan kaynaklanan yetkilerinin kapsam ve sınırlarını, gene anayasa ölçüleri içinde somutlaştırmak Anayasa Mahkemesi’nin yetki alanı içine girmektedir.

Diğer yandan Anayasa Mahkemesi’nin yetki alanının sınırları tartışma konusu edilmektedir. Bu yönden Anayasa Mahkemesi kararları öteden beri eleştirilere uğramıştır. Anayasa Mahkemesinin verdiği kararlarla kendi yetkisini aşarak yasamanın ve dolayısı ile iktidarın yetkilerini sınırladığı, bundan da öteye zaman zaman yasamanın yerini aldığı ileri sürülmüştür. Anayasa değişikliğine gidilerek Anayasa Mahkemesinin yetkilerinin sınırlanması istenmiş ve daha sonra yapılan değişiklikler ile Anayasa Mahkemesi’nin denetleme yetkisinin sınırlanması, yasama ve yürütmenin yetkilerinin genişletilmesi yoluna gidilmiştir. Bu çerçevede 1982 Anayasası’nda 153/2. madde ile “Anayasa Mahkemesi, bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez” düzenlemesine kadar gidilmiştir.

Anayasa Mahkemesi, yasaların anayasaya uygunluğunu denetlerken, öncelikle temel hak ve özgürlüklere aykırılık açısından denetimini yapma durumunda kalmaktadır. Böyle olunca da kişilerin temel hak ve özgürlükleri ile devletin bu hak ve özgürlüklere yönelik düzenleme yetkisinin hassas sınırlarını saptamak Anayasa Mahkemesine düşmektedir. Bir başka söyleyişle kamu otoritesi ile hak ve özgürlükler arasındaki sağlıklı dengeyi kurabilmek Anayasa Mahkemesinin başlıca görevi olmaktadır.

Görüldüğü gibi Anayasa Mahkemesi bir yasanın anayasaya uygunluğunu denetlediği sırada vereceği karar ile bir yandan yasama ve buna dayanarak yürütmenin politik (siyasi) yetki alanını belirlemekte, diğer yandan da kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin alanını devlet müdahalesine karşı saptamaktı ve güvence altına almaktadır.

Bütün bu konuların değerlendirmesini yapmak için yürürlükteki 1982 Anayasasını incelemek gerekecektir.

Hukuk devletinin en belirgin özelliklerinden biri devletin organları arasından hiçbirine ayrıcalıklı, üstün ve sınırsız güç tanımamasıdır. Yasama, yürütme ve yargı organları, kendi görev alanlarını kapsamı içinde yetkilerini kullanırlarken hukuka bağlı olma durumundadırlar. Üç temel kamu organının üstünde olan ve onları bağlayan temel hukuk kuralları genellikle yazılı anayasalarda toplanmıştır. Yazılı Anayasaları olan ülkelerde çoğunlukla, her üç organın yetkilerinin kaynakları, kapsam ve sınırları ile her üçünün birbiri ile ilişkileri düzenlenmiştir. Bu ilişkiler bütünü içinde yargı organları arasında anayasa yargısının ayrı bir yeri vardır. Çünkü Anayasa Mahkemesi yasaların anayasaya uygunluk denetimini başlı başına bir görev olarak üstlenmiştir. Amacı, anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığını gerçekleştirmek, hukuk devletini yaşama geçirmektir. Bu yönden yasama ve yürütme gibi sadece Anayasaya uygun davranmakla yükümlü değildir. Bunun da ötesinde asli görev olarak diğer bir organ olan yasama organının, dolayısı ile yürütme organının anayasaya uygun davranmasını sağlamak yükümlülüğünü üstlenmiştir.

Tarihi gelişim içinden baktığımızda “Anayasa yargısı, hukuk devletinin gelişiminde son ve en önemli merhale olarak tanımlanabilir. Yakın denilebilecek zamanlara kadar, hukuk devleti deyiminden esas itibariyle yürütme organının kanunlara bağlılığını sağlayacak yargısal denetim anlaşılmıştır. Fransız ihtilalinden gelen bölünmez devredilmez, yanılmaz ve temsil edilmez genel irade anlayışının etkisi ile, millet temsilcilerinden oluşan yasama organının, kişi haklarına tecavüz edebileceği dolayısı ile kişi haklarının sadece yürütme organına karşı değil, yasama organı karşısında da korunması gerekeceği pek düşünülmemiştir. Yazılı ve katı anayasalar onsekizinci yüzyıl sonlarından itibaren ortaya çıkmaya başladığı halde, Amerika Birleşik Devletleri bir yana bırakılırsa, kanunların anayasaya uygunluğunun yargısal denetimi sisteminin yaygınlaşması için yirminci yüzyılın ortalarına kadar beklemek gerekmiştir.

Gerçekten de “Bir parlamenter sistemin içine yargısal anayasa denetimi sistemini oturtmak zordur. Parlamenter sistemin tarihsel gelişiminde böyle bir şey yoktur ve bizim anayasa gelişmelerimizde de özellikle Milli Mücadeleden sonra, böyle bir yaklaşım bizdeki egemenlik anlayışına halk iradesi anlayışına, ulusal egemenlik anlayışına büyük ölçüde yabancı sayılmıştır. Kaldı ki, parlamenter sistem bakımından değil de, başka bir sistem bakımından düşündüğümüzde bile Anayasa Mahkemesi niteliğinde bir kuruluşun ortaya çıkışı, kendisini kabul ettirişi pek kolay olmamıştır”.

Oysa günümüzde anayasa yargısının “hukuk devleti” ilkesinin tümü ile gerçekleştirilmesinde vazgeçilmez bir denetim yolu oluşturduğu konusunda görüş birliği olduğu söylenebilir. Çünkü normlar hiyerarşi mekanizması içinde yasamanın üstün anayasa normlarına aykırı düşen yasalar çıkarmasını engelleyecek ve yürürlüğe konduktan sonra etkisiz kılacak bir yöntem (bir yargı denetimi)nin bulunmaması halinde ancak kanun devletinden söz edilebilecektir. Kanun devletinde insan hakları ve temel özgürlükler ve azınlıkta kalan muhalefetler, genel oydan güç alan parlamentodaki çoğunluk iktidarına karşı tam ve etkin biçimde korunamamıştır. Hukuk devletinin tam anlamıyla geçerlik ve işlerlik kazanabilmesi için, yasama işlemlerinin de, bağımsız bir organın inceleme ve denetiminden geçirilebileceği bir yolun açık olması gerekir. Ancak, bir ülkenin “hukuk devleti” niteliği, sadece yasaların herhangi anayasal ve üst kurallara uygun bulunması ile değil, ancak çağdaş demokrasi esaslarına aykırı olmaması ile sağlanmalıdır. Bu nedenledir ki, günümüzde salt “hukuk devleti” belirlemesi yeterli sayılmayıp, “demokratik hukuk devleti” niteliğinden söz edilmektedir. Çünkü hukuk devleti, insan haklarına ve özgürlüklerine dayalı çoğulcu ve iktidar seçeneklerine açık demokratik sistemin gerçekleşmesine hizmet ettiği için –ve o ölçüde- yararlı ve gerekli bir ilkedir.

Anayasa Mahkemesi de bir kararında hukuk devletini “her eylem ve işlemi hukuka uygun, insan haklarına saygı gösteren, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayıp yargı denetimine açık olan, yasaların üstünde yasa koyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ve Anayasa bulunduğu bilincinden uzaklaştığında geçersiz kalacağını bilen devlettir” diye tanımlamıştır. Görüldüğü gibi Anayasa Mahkemesi devlet organlarının yargı denetimine açık olmasını, yasa koyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ve Anayasanın bu varlığı gerçeğini hukuk devletinin temel ilkeleri arasında sayılmıştır. Çünkü hukukun üstünlüğüne uymayan, yargı denetimine açık olmayan devlet organı, zamanla sınırsız mutlak iktidar kullanma yollarını arayacaktır.

1982 Anayasasına göre anayasa yargısının teknik işleyişi ile ilgili kısa bir değerlendirme yapmak gerekirse; Anayasa Mahkemesi yasaların anayasaya uygunluğu denetimini iki yoldan yapar: İptal davası ve itiraz yolu.

İptal davasında amaç, anayasaya aykırı yasa ya da yasa hükümlerini iptal ederek aykırılığın giderilmesidir. Kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin veya bunların belirli madde ve hükümlerinin şekil ve esas bakımından anayasaya aykırılığı iddiası ile Anayasa Mahkemesinde doğrudan doğruya iptal davası açma hakkı Cumhurbaşkanına, iktidar ve ana muhalefet partisi meclis grupları ile TBMM üye tamsayısının en az beşte biri tutarındaki üyelere aittir (AY.m.150); Anayasa Mahkemesinde doğrudan doğruya iptal davası açma hakkı iptali istenen yasa veya kanun hükmünde kararnamenin Resmi Gazetede yayımlanmasından başlayarak altmış gün sonra düşer. Görüldüğü gibi iptal davası açabilecekler Cumhurbaşkanı ve mecliste grupları olan partiler ile TBMM üye tam sayısının beşte biri ile sınırlanmış ve iptal davası açma hakkı da 60 gün süreye bağlanmıştır.

İtiraz yolunda ise, bir davaya bakmakta olan mahkeme, uygulanacak bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin hükümlerini anayasaya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürmesi üzerine aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varırsa, Anayasa Mahkemesinin bu konuda vereceği karara kadar davayı geri bırakır. Anayasa Mahkemesi işin kendisine gelişinden itibaren beş ay içinde kararını verir ve açıklar (AY.m.152).

Anayasa Mahkemesinin kararları kesindir ve iptal kararı gerekçesi yazılmadan açıklanamaz. Anayasa Mahkemesi kararları Resmi Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar.

Kanun, KHK veya TBMM içtüzüğü ya da bunların hükümleri, iptal kararının RG’de yayımlandığı tarihte yürürlükten kalkar. Gereken hallerde Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün yürürlüğe gireceği tarihi ayrıca kararlaştırabilir. Bu tarih RG’de yayımlandığı günden başlayarak bir yılı geçmez (AY.m.153).

Anayasa Mahkemesi, bir kuralı Anayasaya aykırı bulursa iptal eder. Ancak bazı durumlarda anayasadaki başka bir kural nedeni ile o hükmü iptal edemiyorsa anayasaya aykırı gördüğü bu kuralın mahkemelerce ihmal edilmesi, Anayasa kuralının doğrudan uygulanması gerektiğine karar vermektedir “yorumlu red kararı”.

Bazı durumlarda da, anayasaya uygun yorum tekniğini kullanarak, anayasaya aykırılığı ileri sürülen kuralın, anlamını belirlemekte ve bu anlama göre anayasaya aykırı olmadığı sonucuna varmaktadır.

Anayasa Mahkemesi, ilke olarak kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve TBMM içtüzüğünün anayasaya şekil ve esas bakımından uygunluğunu denetler. Anayasa değişikliklerini ise sadece şekil bakımından inceler ve denetler. Ancak olağanüstü hallerde, sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiası ile, Anayasa Mahkemesine dava açılamaz (AY.m.148).

Anayasa Mahkemesinin denetimi bir yargı denetimidir. Ancak genel yargı organları tarafından yapılmadığı ve genel bir yargılama işlemi olmadığından, özel bir yargılama “Yasaların uygunluğunun denetimi”dir. Denetimin amacı “yerindelik” denen, denetime sunulan bir kuralın zamanında, yerinde, yararlı olup olmadığının incelenmesi değil, “norm denetimi” denilen anayasa kurallarına, üst kurala uygun olup olmadığının incelenmesidir. “Yerindelik” incelenmesi, yasa koyucunun yetki ve görevine, özgörüşüne (takdirine) karışmak, ona ilişkin bir hakkı kullanmak olur. “Uygunluk” incelemesi ise yasa koyucunun da bağlı olduğu üst kurallara, Anayasa kurallarına aykırılık bulunup bulunmadığının saptanmasıdır ve varsa, sonuçta, aykırı olan yasa kuralarının iptal edilerek geçerliliğinin kaldırılmasıdır. Aykırılığın, hukuksal sorunun, yargısal denetimle giderilmesi yargının bağımsız, özgür yapısı, yansız tutumu ve anayasal konumu nedeniyle en sağlıklı güvenceyi oluşturmaktadır. Temel haklar ve özgürlükler anayasal güvencelerle tanınmış ve korunmuş, erkler ayrımı, yasal-yansız yönetim, yönetimin ve yasaların yargısal denetimi benimsenmiş, demokratik düzen her alanda, tüm gerekleriyle gerçekleşmişse “hukuk devleti” de gerçekleşmiş, kağıttan yaşama geçmiş demektir. Anayasa Mahkemesi, günümüzde hukuk devletinin ve bağımsız yargının simgesi niteliğindedir.

Bu nedenlerle “hukuk devleti” ve “anayasanın üstünlüğü” ilkelerini benimsemiş olan ülkelerde, devletin yapısı ve toplumsal yaşam, Anayasa ve temel kanunlarda öngörülen ideal biçimde değilse bile, yargının açıklayıp belirlediği ilke ve kurallara az-çok uygun şekilde oluşur ve yürür.

Bir başka deyişle Anayasa Mahkemesi, anayasa normunu toplumsal yaşamda anayasa gerçeği haline getirmede en etken kurumlardan birisidir.
Alıntı Yaparak Cevapla
Yanıtla



Şu an bu konuyu görüntüleyen kullanıcı sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir)
 
Konu Araçları Bu Konuda Ara
Bu Konuda Ara:

Gelişmiş Arama
Görünüm Modları

Gönderme Kuralları
Yeni konular açabilirsiniz --> izin yok
Yanıtlar gönderebilirsiniz
Eklentiler gönderebilirsiniz --> izin yok
Mesajlarınızı düzenleyebilirsiniz --> izin yok

vB koduAçık
SimgelerAçık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Saat 11:47.

Design byVBMode
Powered by vBulletin Version 3.6.0
Copyright ©2000 - 2009, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.1.0
TR Çeviri : Tunaltay






HAYATIN RENGİ


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382