|
||
![]() |
|
|
| Kitapsever Bölüm Yeni çıkan kitaplar hakkında buradan bilgi sahibi olacaksınız. |
![]() |
|
|
LinkBack | Konu Araçları | Görünüm Modları |
|
|
#1 (permalink) |
|
Mesaj: n/a
|
Taşın boyanmasıydı âdet olan, sıra boyamalara geldi. Yontucunun, kullandığı boyalara güveni sonsuzdu. Asırlarca dayanacaklarını, solmayacaklarını, bambaşka renklere dönüşmeyeceklerini biliyordu. Kimi bir deniz kabuğunun, kimi bir çömlek parçasının içinde karıştırdı renkleri. İstese, sonsuz sayıda renk elde edebilirdi. İstemedi. Kimi iç açıcı, kimi kasvet verici, ama hepsi de canlı ve kalıcı renklerle yetindi. Gözlerini karla hiç ovmamış kadınların ülkesinde buz mavisi, yağmur grisi gibi, kar beyazının da adı olmazdı elbet ama renklerin en zor olanı, kendisinden başka bütün renkleri yutanı, renksizlik kılanı, göz yakıcı çiğ beyaz bile onun duvar resimlerinde yumuşadı, uysallaştı. Hacmini buldu, boyun eğdi, renklerden bir renk oldu. En çok da bir yıldız ırmağının üzerinde akan lâcivert gökyüzünün altında güzel durdu. Çünkü kraliçe her defasında yıldızlı gök altında beyaz bir elbise giyiyor oluyordu. Yontucu her şeyi üstün bir gerçekçilik duygusuyla tamamladı. Tasvirleri arasında bu gerçekçilikle bağdaşmayan tek sahne, lâcivert ırmağın burgaçlı dalgaları arasına saldığı, batacağı ya da yol alacağı zamanın tek anlık aynasından belli olmayan taş geminin üzerine kaldı. Onun da tek yolcusu vardı. |
|
|
|
#2 (permalink) |
|
Mesaj: n/a
|
o kadar çok sevdi ki elif,be'yi. nasıl sevdiyse öyle sevildiğini zannetti ama kim bilebilir ki? nereden bilsindi? onları gördü uzaktan. be'yi ve adını bilmediği diğerini sanki herşey susmuş onları dinliyordu be,ona aşkı anlatıyordu dikkat etti elif. be'nin kendi sözcükleri yoktu ona aşkı elif'in sözcükleriyle anlatıyordu ne kadar abesti aşkın yüzü dahası ne kadar çok yüzü vardı aşkın bir yüzü,iki yüzü,aşkın yüzsüzlüğü vefa,ihanet,ahd.hepsi birbirine karışıyordu uğrunda ahidler bozulan,ahde vefasızlık ediyordu... hepsi bu! cam ırmağı taş gemi... |
|
|
|
#3 (permalink) |
|
Mesaj: n/a
|
Aşkıyla yüzleşip de içinden sağ salim çıkamayınca bu kez aşkın kavram olarak kusurlu olduğuna karar verdi. Yaradılışından mücrimdi aşk duygusu. Neticede aşkı yalanlamaktan başka varlık hükmü kalmıyordu. Ama aşk yalanlanınca da geriye bir tek karanlık kalıyordu.Oysa karanlığa tahammülü yoktu Elif'in. Karanlık bir oturursa yüreğinin orta yerine, ona yaşamak kalmazdı. Acıydı karanlılğın taşınması, taşınamayan yine de aşkın acısı olsundu. Acıyla savrulduğunda iki değirmen taşı arasındaki buğday tanesine benzedi en fazla. Savunmasız. İki büklüm savrulurken bile isyansız. Kimi coşkun azgın atıp duran bir ana damar kesiği, kimi bir taşın kanaması gibi ağır ve sessiz, kanadı durdu. Bir karar tutturamadı, kalbi sormuyor ki! Bir o duyguya gitti bir bu duyguya geldi. Kimi nefret etti kimi yeni baştan sevdi. Halden hale geçti. Şekilden şekile girdi. Aşk onu da kendisine benzetti. :::::::::: ''Gövdesi neden kül rengi küçük kuşun, kalbiyle nisbette değildi ki? Hiç anlayamazdı ama DÜŞÜNÜN YÜCELİĞİNİ kalbinde hakkıyla taşırdı. Taşımakla kalmazdı. Yaşamak lazımdı. Zorluk?Çile?Acı? Hepsine razıydı. Yeter ki aşılmaz yolları bir kere aşsındı. O seçilmişliği, o güzelliği, o yüceliği bir kere taşısındı. Olamaz mıydı, yapamaz mıydı? ::::::::::: Nazan Bekiroğlu-Cam Irmağı Taş Gemi |
|
|
|
#5 (permalink) |
|
Mesaj: n/a
|
Cam Irmağı-Taş Gemi’de mânanın öykü hâli ÖMER LEKESİZ Mesnevi kurucuların en büyüğü olan Hazreti Mevlânâ, “Harf kabdır, mâna su gibidir. Mâna denizi de ‘Ümm-ü’l-Kitap’ yanında bulunan, kendisinde olan zattır” buyurmuştur. Buradan bakınca, hikmet ehlinin Ümmü’l-kitap’tan harf kabına aktarabildiklerine gönül ilacı, ruhu terbiye reçetesi, yazarların o harf kabının dışına taşan mânadan kendi kâselerine doldurabildiklerine ise edebiyat diyesim geliyor. Beni bu yeni tanıma zorlayan Nazan Bekiroğlu’nun “Cam Irmağı-Taş Gemi” adlı yeni öyküler demeti. Son ve ön cümleleriyle beni eleştiri düşüncesinden soğutup, mânanın mânasını kavramaya, bir öykü metnini gönül yıkayıcı bir zemzem olarak tanımaya zorlayan bir dördüz metinle yüz yüzeyim açıkçası: 1. “Ve, Cam Irmağı-Taş Gemi koydum bu kitabın adını, bütün itirazlara kulaklarımı tıkayarak. Çünkü kimi taş gemi oldum cam ırmakların üzerinde yüzmeye kalkıştım; kimi cam ırmak oldum taş gemilerin bağrımda yüzmesine alıştım. Ama her halde de sadece cam ırmağın değil taş geminin de kırıldığına tanığım.” 2. “Her yan Be’ydi şimdi, her şey Be. Be’ye bağlanınca Elif, Elifliğini bildi. Her şeyi Be ile tefsir etti. Dünya dediğin bir tefsir hikâyesi, yol verdi, geçsindi.” İbn Arabi’den bir kokunun, Hallac’dan bir nazarın, Câhiz’den bir nüktenin, İbn Sina’dan bir tezin izlerini sürdüğüne hükmettiğim bu cümlelerin bir de şeyhimiz Galib’e selâm taşıması, metne işte şu bildiğim, şartlandığım öykü eleştirisinin mevcut zaviyesinden bakamayacağımı açıkça gösteriyor. Öykü eleştirisine mahsus tüm teknik terimler bir bir kısırlaşırken benim metni anlama ve anladıklarımı kendi mütevazı harf kabıma aktarma çabam da zorunlu olarak nitelik değiştiriyor: Elif, “tek”; “Be” tek’in tekliğini pekiştiren iki. Bunun için “Be” ikiliğin değil, Elif’in tek oluşunun bir tezahürü. Elif’in “Be”ye; “Be”nin de Elif’e aşkı, Elif’in “Be”de tezahür eden kendi aşkına âşık olması... Mâna akışının ikinci durağı: Somutlaştırma, yani erilleştirme. Güzelliğinin farkında olmadığı için masum olarak nitelenen “Be”ye ve “O kadar çok sevdi ki Elif, Be’yi. Kıyamete değin hiçbir kadının hiçbir erkeği böyle sevemeyeceğinden emindi.” kaydına rağmen erilliğe en yakın duran Elif. “Aşkın belâsı, aşkla hesaplaşmaya kalkması, bir aşkta aşkın yorumunu yapması. Olanın bitenin ne olduğunu anlamak isteği”nin Elif’e düşmesi onun “Be”nin kendisinde değil, onun tüm sırrını taşıyan “nokta”sında kaybolması da cinsiyetinden kaynaklanmıştır sanki. Be’nin yazgısı “beklemek”, Elif’in yazgısı ise keşfi keşfe devam etmek olarak belirlenmiştir ilk metinde. Bunun için öteki zamanlarda ve mekanlarda ötekilerin nasıl bir yazgıyla hayat denizinde var olduklarına dair hikâyâtı seyretmek, seyrettirmek, anlamak ve anlatmak da Elif’e düşmüştür: “Dört hikâye düştü içine. Bir: Kül rengi küçük kuş ile beyaz mermer şehrin hikâyesi. İki: Mavi gül dalının, Üç: Camcı ile taşçının hikâyesi.” Dördüncü: Bir Be bulsa yolu açılacak olan Elif’in, bir sarmal olup da kendi üzerine kıvrılan hikâyesi. Yani aşkın kapkaranlık hikâyesi. Bildiğim eleştiriye göre bir eleştiri yazısı yazıyor olsaydım, Bekiroğlu’nun bu son cümleleriyle bir çerçeve öykü kurmak istediğini, “Kül Rengi Küçük Kuş ile Beyaz Mermer Şehir”, “Mavi Gül Dalı” ve “Cam Irmağı-Taş Gemi” öykülerinden sonra çerçeve öyküyü “tümleyeceğini” ve bunlarla en güzel örneklerinden birini Binbir Gece Masalları’nın oluşturduğu klasik hikâyemize iyi bir ekleme yaptığını söyler, hatta bununla da yetinmez, onun hikâyemizi öykü formuyla geleneksel damar içinde ne de güzel işlediğine dair süslü püslü laflar da eklerdim. Ama heyhât! Bu mümkün değil. Çünkü Bekiroğlu, “aşkın kapkaranlık hikâyesi”ni karanlıkta aşikar bıraktığı için çerçeve öykünün çerçevesi benim bildiğim tarzda tamamlanmıyor. Üstelik Bekiroğlu, “Ey eleştirmen, benim öykücü olarak karanlıktakini gören gözüme eş bir gözün olmalı ki tamamlanmadığını sandığın çerçeve öykünün tamamlandığını göresin” fısıltılarıyla da beni huzursuz ediyor. Hal böyle olunca ben de diyorum ki: “Ey okur! Bekiroğlu’nun dördüz öyküsünü bir de sen oku. Sonra ikimiz Bekiroğlu’nun bizi huzursuz edemeyeceği bir zaman ve mekanda, mânanın öykü halini ‘esirgemez gözlerle’ görerek yeniden konuşalım.” Ve... “Cam Irmağı-Taş Gemi”deki son iki öykü: “Zeyl: Nihade’nin Beşinci Defteri” ile “Gül İbrişim Tazarrusu”... İtiraf ediyorum, bunlardan önceki metinlerde bildiklerim ve bilmediklerim yüzünden çok sarsıldım, toparlanmakta güçlük çekiyorum. Nihade’nin öyküsünü okurken yüzüme kan geliyor olmalı ki az biraz neşelenip, “Ey Nazan Bekiroğlu, nihayet benim yargıç olmaksızın yargılar yürüteceğim alandasın!” diye fısıldıyor ve birazcık hince gülümsüyorum. Evet! Zeyl: Nihade’nin Beşinci Defteri! “Nun Masalları’nın yayımından sonra yazıldığı için mi orada değil de burada? Oysaki, “Ayine-i Mücellada Nihanız”dan önce ya da sonra yer alması daha iyi olmaz mıydı? Ama adı üstünde: Zeyl! Ve Nihade’nin Beşinci Defteri! İlk dört öyküden sonra gelen: 5. Ayrıca, Elif ve Be’den sonra M(ansur), N(ihade) ve N(uman) ve N(ur)! Önce yazarın Nihade adına belirlemeleri, sonra öykü içi “çıplak ete harf kazılır gibi” hikâyelerin akışı... Nihade’nin özellikle “Harflerin bu dünya ile bütün bağlantılarının koptuğunu gördükten sonra gördüm bu yazılardaki kelimelerin, delalet ettiği manalara bakan yanıyla da karşılıksız kaldığını. Mânaların lafızlarından koptuğunu. Mânasızlaştığını. Birbirini tutmadığını. Çağrışım çağrışım açılıp ama kapı kapı kapanmadığını. Dağıldığını. Buhar olduğunu. Havaya karıştığını. Başladığını; ama bitmediğini. Her şeyin her şeyden ayrıldığını, doğru dürüst bir şey anlatmadığını, sadece sayıkladığını.” vb. cümlelerinden Elif’in diliyle konuşuşu... Hadisatın gerekmedikçe açık edilmeyen ikinci yüzü: Mansur’un ilk hikâyesinin hiç de masum olmadığı... Demek ki, bağlamı, içeriği, üslûbu, örgüsü ve atmosferiyle Nihade’nin öyküsü “Cam Irmağı-Taş Gemi”de olmalı(ymış). Son öykü: “Gül İbrişim Tazarrusu”. Evet, “tazarru” ama bir o kadar da “tetimme”. Hem de bir yazar olarak Nazan Bekiroğlu’nun değil, Nazan Bekiroğlu olarak bir yazarın ruh ve gönül dünyasını aşikar kıldığı bir tetimme! Doğrusu kendi adıma oldum olası korktuğum, Nazan Bekiroğlu adına da çekinceler içinde gıpta ettiğim bir eylem bu. Peki, nasıl bir aşikar kılış? 1- Varlıkta fena’yı, fenada varlığı keşfetme çabası içinde olmak. 2- Hal ehlinin dilini aramak, ona yaklaştıkça ondan korkup uzaklaşmak, uzaklaştıkça onu sevip yaklaşmak. 3- Bir medeniyet dilinin taşıyıcısı olmak. 4- Cüz’ü kül yapmak, tek’teki çoğulla, çoğuldaki tek’i bir bütün olarak anlamak ve anlatmak. 5- Fena korkusuna karşı sözü (lafzı, yazıyı) bir güvenlik alanı kılmak. 6- Hadisat için hadisata karşı “Artık ölebilirdim/ Bütün İstanbul şahidim/ Ben kandan elbiseler giydim/ Bundan senin haberin var mı?” (S.Karakoç) diyebilmek. 7- Benliğini ben’inin yardımıyla aşmak; ben’le başlayan sorularına tüm benliğiyle cevaplar bulmak. 8- Ve şu niyaza tutunmak: “Tanrım, kanatlanmaya kalktıkça düşüşümden şikâyet etmeyeceğim artık sana. Ama tek bir kelime ver bana. Öyle bir kelime ki onunla bütün mânaları konuşmak mümkün olsun. Ya da tek bir harf, tek bir cümle. Çok şey istiyorum, biliyorum. Zan sahipleri, bir harfin, bir cümlenin peşinde zannediyor beni. Ama sen biliyorsun.” Son zikrettiklerim “Cam Irmağı-Taş Gemi”nin kapanış cümleleri. Metin bitti, ben hâlâ eleştiri yazacağım. Eleştirinin canı cehenneme! 8. maddedeki niyazı sadece okumakla değil, Nazan Bekiroğlu gibi (ve onun vesilesiyle) yüreğimin dilince söylemekle yetiniyor, yazımın başındaki edebiyat tanımıma dönüp, son olarak kendime şunu soruyorum: “Cam Irmağı-Taş Gemi”nin yazarı, ebediyete yönelen edebiyat metinleriyle, hem harf kabını taşıran, hem taşandan kendi kâsesini dolduran, hem de doldurduklarını tekrar harf kabına boşaltanlardan biri neden olmasın? Kitabı dün SultanAhmet fuarından aldım bakalım nasıl bir hikaye bekliyor beni Nazan bekiroğlu nu herkese tavsiye ederim![]() |
|
![]() |
| Şu an bu konuyu görüntüleyen kullanıcı sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | |
| Görünüm Modları | |
|
|