![]() |
|
|||||||
| Kayıt | SSS | Üye Listesi | Ajanda | Konuları Okundu İşaretle | |||
| Karakalem | Dini İlimler | Yemek Tarifleri | Şarkı Sözleri | Free Lyrics | Ödev | Anne ve Bebek Rehberi | iPhone Fun |
|   | |
![]() |
|
|
LinkBack | Konu Araçları | Görünüm Modları |
|
|
#1 (permalink) |
|
Profesör
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Giriş: May 2008
Mesaj: 3,197
Tecrübe Puanı: 230
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Her vakit "Besmele"ye, ... ihtiyaç vardır. Mesnevi - 231 Bediüzzaman Said Nursi : Zaman Gazetesi- Bediüzzaman Said Nursi Şikâyet konusu olan şey bilimsel bir toplantı. Bediüzzaman Said Nursî'nin adı, bu toplantıya THY'nin sponsorluğu yüzünden gündeme geliyor. Toplantı uluslararası nitelikte. Dünyanın değişik yerlerinden, ağırlıklı olarak Batı dünyasından bilim adamları bir araya geliyor ve ciddi ve önemli konuları konuşuyorlar. Nelerin konuşulduğuna, bu toplantının niçin yapıldığına dair küçük bir merak belirtisinin yerine eleştirmek için doğal bir ayrıntı ön plana çıkıyor. Said Nursî'nin, "Bediüzzaman" sıfatıyla anlatılan dinî rehberliğini dikkate almayanların bile bir toplum önderi olarak yakın tarihimizdeki önemli yerini teslim etmeleri gerekir. Said Nursî olmadan modernleşme tarihimiz yazılamaz. Bu büyük alimin bu kadar derin izler bırakması, fikrî mirasının yanında toplumu temsil edici kişiliği yüzündendir. Yakın tarihin modernleştirici dinamikleri tek taraflı değil. Aydınlarını ve alimlerini savaşta tüketmiş bir toplumun başına, dar bir seçkin azınlık kadro musallat oldu. Merkeze, devletin içine bürokrasiyi tekellerine alarak oturup, tanımadıkları toplumu bir yandan uzaklarında tutup öbür taraftan da değiştirmeye giriştiler. Cumhuriyet'in elitleri, kendi iktidarlarını sağlamlaştırmak için toplumu merkezin dışında tutacak çareler aradılar. Sorun Cumhuriyet'in değerleri veya çağdaşlaşma ideali değildi. Modernleştirici programların öncelikli amacı da bu seçkin bürokratik iktidarı pekiştirmekti. Çağdaş değer ve idealler, toplumu yabancılaştıracak ve merkezin uzağında tutacak şekilde yorumlandı ve seferber edildi. Bu zorlamaların, baskıların ve tepeden inme modernleşme hamlelerinin çevrede, yani toplumun geniş kesimlerinde sert karşılıklar görmesi gerekiyordu. İran ve Mısır tarihi ile mukayese edildiği zaman daha açık görülür ki, Türkiye daha barışçı ve sağlıklı bir toplumsal muhalefete sahip olmuştur. Üzerine basarak söylüyorum: Bu muhalefet öncelikli olarak dinî veya siyasî bir muhalefet değil, doğrudan toplumun ihtiyaçlarını ve arayışlarını gözeten toplumsal bir muhalefettir. Tek Parti Diktası'nın ve modernleşmenin bu en sancılı evrelerinin toplumsal muhalefetini ise neredeyse tek başına Said Nursî temsil etmiştir. Risale-i Nur Hareketi, modernleştirici aydın bürokrat elitlerin tam karşısındaki toplumun, en sağlam ve istikrarlı, sonraları bir geleneğe dönüşen temsiliyetini üstlenmiştir. Said Nursî'nin ısrarla siyasetin dışında kalması ve izleyenlerine de siyaseti değil aydınlanmayı telkin etmesi, bu toplumsal niteliği yansıtır. Toplumsal muhalefetin farklı tonlarını da etkileyen, bütün dinî hareketleri de belirleyen bu ana damar, Türkiye'de din eksenli kutuplaşmaların neden şiddet içermediğini de açıklamaktadır. Modernleşme tarihimizin merkez akımlarını yeteri kadar biliyoruz. 19. yüzyıl pozitivizminden esinlenen modernleşme projelerinin ne kadar sığ ve tarih dışı olduklarını tecrübe ederek anladık. Ama, çevrenin merkezle olan rekabetinde nasıl bu kadar dengeli ve sağlıklı karşılıklar üretebildiğini, kırılma veya dağılma yerine bütünleştirme eğilimlerinin nasıl bu kadar güçlü olabildiğini yeteri kadar bilmiyoruz. Bediüzzaman Said Nursî'nin başlattığı ve bugün bir ana gelenek olarak devam eden Risale-i Nur Hareketi'ni sadece bir dinî hareket olarak gördüğümüz sürece de anlayamayacağız. Türkiye karşılaştığı devrevî krizlerde sağlıklı çözümler üretebildiyse, toplumu ve ülkeyi çözülmeden bir arada tutabildiyse başta Said Nursî olmak üzere, toplum önderlerinin üstlendiği hayatî rollere çok şey borçlu. Toplum önderlerine yönelik bu entelektüel ilginin mutlaka "toplumsal olan" ile "dinî olan" arasındaki bütünlüğü fark etmesi ve bu zenginliği kısır laiklik tartışmalarında tüketmemesi gerekir. Dünyanın her yerinde sivil toplumsal gelenekler dinî bir muhtevaya sahiptir. Batı tarihi için son derece doğal olan bu özelliği, neden kendi toplumumuza yabancılaştırıyoruz? Said Nursî ile Şeyh Said'i birbirine karıştıran yaygın bir cehalet var. Bu cehalet, uluslararası niteliği olan bilimsel bir toplantıyı sadece küçük bir ayrıntıdan yakalayarak ilgi menziline alıyor. Halbuki Said Nursî ve başlattığı hareket hakkında bir şeyler bilmek, bugünü ve geleceği anlamak için mutlaka gerekli.
__________________
|
|
|
|
|
|
#2 (permalink) |
|
Profesör
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Giriş: Apr 2008
Konum: ...ANKARA...
Mesaj: 2,770
Tecrübe Puanı: 256
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
“Said Nursi ile Şeyh Said’i birbirine karıştıran yaygın bir cehalet var. Bu cehalet, uluslararası niteliği olan bilimsel bir toplantıyı sadece küçük bir ayrıntıdan yakalayarak ilgi menziline alıyor. Halbuki Said Nursi ve başlattığı hareket hakkında bir şeyler bilmek, bugünü ve geleceği anlamak için mutlaka gerekli.” Bu ifadeler Prof. Mümtaz’er Türköne’nin Zaman gazetesinin 23.11.2007 tarihli nüshasında yayınlanan “Bediüzzaman Said Nursi” başlıklı yazısında yer almakta. Prof. Türköne’nin üzerine basarak ifade ettiği “cehalet,” Bediüzzaman Said Nursi’ye bilgisizce ve bilinçsizce muhalefet etmenin ilginç ve ibret verici örneğini ortaya koyuyor. Tabii işin içinde kolaycılık ve “el çabukluğu marifet” anlayışı da var. Böyle bir yaklaşım ise, yine Prof. Türköne’nin de yazısında konu ettiği uluslararası bir sempozyuma, “dünyanın değişik yerlerinden, ağırlıklı olarak Batı dünyasından bilim adamları”nın bir araya geldiği, “ciddi ve önemli konuların” konuşulduğu akademik bir organizasyona karşı kolaylıkla sergilenebiliyor. Üstelik aynı dönemlerde yaşayıp, ülke olarak yaşanan hadiselere birbirine taban tabana zıt tavır ve yaklaşım sergileyen iki isim Bediüzzaman Said Nursi’yi ve Şeyh Said’i aynı kefeye koyarak. Daha da ötesi onları aynı kişiymiş gibi görerek ve göstererek. Bilinçli bir şekilde karıştırılıyor Aynı yaklaşım ve art niyetin bir diğer örneğine TBMM çatısı altında da şahit olundu. 18-20 Kasım 2007 tarihlerinde İstanbul Kongre ve Gösteri Merkezi’nde gerçekleştirilen “Adalet: Risale-i Nur’a Göre Daha İyi Bir Dünyanın İnşasında Adaletin Yeri ve Rolü” başlıklı uluslararası sempozyumun sponsorları arasında Türk Hava Yolları (THY) da bulunuyordu. CHP milletvekili Kemal Anadol, Meclis TBMM Başkanlığı’na bir önerge sunmuş, bu önergesinde “Atatürk önderliğinde kurulan THY’nin, 1925’teki Şeyh Said isyanı nedeniyle hakkında soruşturma açılan ve sürgün edilen Said-i Nursi’nin kurucusu olduğu dini cemaatin öğretilerini konu alan toplantıya sponsor olması sizce doğru mudur?” sorusunu yöneltmişti. Bu ifadelerde üç ismin, Atatürk, Şeyh Said ve Said Nursi’nin gayet bilinçli ve özellikle tercih edildiği açıkça görülmekte. Hele Said Nursi’nin böyle bir olayda yer almadığı, hatta engellemek için elinden gelen gayreti sarfettiğinin bilincinde olduğu da kendisini göstermekte. Bu yüzden de böyle bir hareketin mazlumları arasında yer aldığını söylemek yerine, hakkında soruşturma açıldığı ve sürgün edildiği sinsice dile getirilmekte. Aynı programla ilgili sergilenen bilinçli bilgisizlik zincirinin bir başka halkasına daha değinelim. CHP’li Anadol’un soru önergesini 22 Kasım 2007 tarihli nüshasında “THY’den cemate sponsor olur mu?” başlığıyla veren Milliyet gazetesi, okurlarını Bediüzzaman’la ilgili bilgilendirme maksadıyla şu kısa tanıtım yazısını sunmayı ihmal etmemişti: “Said-i Nursi, Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi’nde ‘Yapıtlarıyla çağdaş uygarlığın, laikliğin karşısında yer aldı’ diye tanıtılıyor. Atatürk’e deccal diye saldıran Said-i Nursi, radyo, otomobil, elektrik gibi buluşları cin ve meleklerle açıkladı.” Tezat içinde tezat, kasıt içinde kasıt, art niyet içinde art niyet dolu ifadeler, yaklaşımlar ve iftiralar… Birbirine zıt iki Said Sanki Bediüzzaman, 13 Şubat 1925’te patlak veren ve adını Palulu Şeyh Said’den alan Şeyh Said Hadisesi öncesi ve sonrasında olaya kesinlikle katılmadığını söylememiş gibi. Sanki çevresindeki insanlara da katılmamaları yönünde ısrarlı telkinlerde bulunmamış gibi. Sanki o hararetli dönemde görüşlerini dikkate alan binlerce kişinin hayatının kurtulmasına vesile olmamış gibi. Sanki haksız ve mesnetsiz bir şekilde yerinden yurdundan alınıp ömrünün son demine kadar maruz kaldığı sürgünlere, baskı ve zulümlere rağmen müsbet tavrından ve duruşundan taviz vermemiş gibi… Bir yanda yüzlerce kişinin ölümü, idamı; onbinlerce kişinin yerinden yurdundan sürülmesiyle neticelenen silahlı mücadeleye kalkışan Şeyh Said. Diğer yanda bu hareketin yanlışlığını ifade için çırpınan, engellemek için elinden geleni yapan Said Nursi. Aralarında bir benzerlik, bir yakınlık kurabilen var mı? Karıştırılan diğer isim: Said Molla Bediüzzaman Said Nursi ile karıştırılan, özellikle karışık gösterilen bir başka isim daha var: Said Molla. Dilerseniz biraz tanıyalım. Uzun süre Osmanlı topraklarında misyonerlik faaliyetlerinde bulundu. Mondros Mütarekesi’nden (30 Ekim 1918) sonra İngiliz haber alma servisi ajanı olarak İstanbul’da bulunan, Milli Mücadeleyi engelleyebilmek için çalışmalar yürüten, Batı Anadolu’da Albay Emiling adıyla faaliyetlerde bulun İngiliz ajanı rahip Robert Frew (Rahip Fru) ile yakın ilişkileri oldu. 20 Mayıs 1920’de İstanbul’da İngiliz Muhipleri Cemiyeti’ni kurdu. Ajan Robert Frew aracılığıyla İngiliz yönetiminden parasal destek sağladı. Hürriyet ve İtilaf Partisi’ne kurucu üye olarak katıldı. 1918-1921 arasında İstanbul Gazetesi’ni yayımladı. İngiliz casusu olduğu saptanınca, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Romanya’ya kaçtı. 1924’te “Yüzellilikler” listesine alındı ve 1927’de vatandaşlıktan çıkarıldı. Sait Molla’nın Rahip Frew’a yazdığı bazı mektupların Nutuk’taki belgeler bölümünde “Said” imzasıyla yer verildiğini, Said Molla’nın Rahip Frew’a “Üstadım” “Sayın Üstad,” “Aziz Üstadım” gibi ifadeler kullandığını ifade edelim. Prof. Dr. Zeynep Korkmaz tarafından sadeleştirilerek tekrar düzenlenen “Kemal Atatürk Nutuk” isimli eserde “Said Molla Nasıl Çalışıyordu” başlığı altında sunulan mektuplar ibretli ifadelerle dolu. Mustafa Kemal’in Said Molla hakkındaki şu cümlesinde, bir vatan haininin portresi çok net olarak ortaya konulmakta: “Said Molla’nın cemiyetin alenî teşebbüsatında olduğu gibi hafî (gizli) cihetinde de ondan daha ziyade rolü olduğu görülecektir.” Gerçek Said: Bediüzzaman Said Molla’yı az da olsa tanımış olduk. Peki aynı dönemlerde yaşayan Üstad Bediüzzaman ne yapıyordu? Yıl 1922. Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasının ve İstanbul’un işgalinin ardından, İngilizler Osmanlı yönetimi üzerinde yoğun baskı kurma çabası içinde. Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye azâlarından olan Said Nursi, İstanbul’daki tüm güç ve etki alanlarından kendi amaçları doğrultusunda faydalanmak için her aracı kullanan işgalci İngilizlerin ve işbirlikçilerinin bölücü ve yıkıcı tesirlerine karşı koymak için mücadele vermekte. İngilizlerin Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye aracılığıyla Anadolu’daki Kuva-yı Milliye’yi kınayan broşürler yayınlaması talebine şiddetle karşı çıkanlardan birisiydi Üstad Bediüzzaman. Yine İngilizler, 10 Nisan 1920 tarihinde Saray’a baskı yaparak, Anadolu’daki bağımsızlık mücadelesi veren grupların isyancılar olduğuna ve onlarla savaşıp bertaraf etmelerinin bütün Müslümanların omuzlarına bir vecibe olarak yüklendiğini ifade eden fetva yayınlamaya mecbur etmişlerdi. Said Nursi, mezkûr fetva aleyhinde kaleme aldığı bir makalesinde şunları ifade etmişti: “İşgal altındaki bir memlekette İngilizlerin emri ve tazyiki altında bulunan bir idarenin ve Meşihat’ın fetvası mualleldir; mesmu’ olamaz. Düşman istilâsına karşı harekete geçenler asi değillerdir. Fetva geri alınmalıdır.” (Necmeddin Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi, Nesil Yayınları, 2005, s. 255.) İngiliz Muhipleri Cemiyeti kurucusu Said Molla yine işgalci İngilizlerin yönlendirmesiyle Kürdistan Teali Cemiyeti’nin kurulmasında önemli rol oynamıştı. Bu cemiyetin önde gelen isimleri, Doğu bölgesinde özerk bir Kürt devletinin kurulması yönünde Said Nursi’nin desteğini kazanabilmek için çeşitli teşebbüslerde bulundular. Fakat o, gelen teklifleri kesin bir ifadeyle reddetti. Üstelik bununla da kalmayıp, Türklerle ittihada zarar verebilecek her türlü hareketi kınadı. Sözü edilen maksada yönelik Said Nursî’ye gelenlerden birisi, mezkur cemiyetin başkanı olan Seyyid Abdülkadir’e Said Nursi’nin verdiği cevap şu oldu: “Allah-u Zülcelâl Hazretleri, Kur’ân-ı Kerim’de, [mealen] ‘Öyle bir kavim getireceğim ki, onlar Allah’ı severler, Allah da onları sever’ [5:54] diye buyurmuştur. Ben de bu beyan-ı İlâhî karşısında düşündüm, bu kavmin bin yıldan beri âlem-i İslâm’ın bayraktarlığını yapan Türk milleti olduğunu anladım. Bu kahraman millete hizmet yerine, dört yüz elli milyon hakikî Müslüman kardeş bedeline, birkaç akılsız kavmiyetçi kimsenin peşinden gitmem.”(Necmeddin Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi, s. 233-234.) Bediüzzaman, İngilizlere karşı Said Nursi’nin, o dönemde İngilizlere karşı yaptığı mücadelenin en etkili vasıtalarından birisi Hutuvât-ı Sitte isimli risalesi oldu. Bediüzzaman, bu eserinde, İngiliz ve Yunanlıların, Müslümanlar arasında ihtilaf ve kavga çıkarmak için kullandıkları altı yöntemi açıklıyordu. Said Nursî, daha sonraki dönemlerde telif ettiği eserlerinde bu risaleyi, “İstanbul’daki efkâr-ı ulemâyı İngiliz aleyhine çevirip harekât-ı milliye lehinde ehemmiyetli hizmet eden” ve “İstanbul’u işgal eden İngilizlerin başkumandanının dehşetli planını kıran” bir eser olarak tarif eder. Kendi ifadesiyle bu plan, “İslâm içinde ihtilaf atıp, hatta Şeyhülislâm ve bir kısım hocaları kandırıp birbiri aleyhine sevk ederek itilâfçı, ittihatçı fırkalarını birbiriyle uğraştırmasıyla Yunanın galebesine ve harekât-ı milliyenin mağlûbiyetine zemin hazırlamaktı.” (Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Nesil Yayınları, 1996, C. 1, s. 1070) Said Nursî’nin halk üzerindeki tesirini fark eden İngilizler ne mi yaptılar? Cevap basit: Derhal ondan kurtulmanın yollarını aramaya başladılar. O sıralarda Bediüzzaman’ın yanında bulunan Molla Süleyman isimli talebesinin aktardığı şu hatırada önemli mesajlar bulunuyor: “Divanyolu’na müteveccihen yola koyulduk. Mısırlı Said Molla (Mısır’da bir süre bulunduğu için bu unvanla aktarılmış) vardı. İngiliz Muhipleri Cemiyeti ikinci başkanı, itikatsız birisi, mason muydu neydi? Bu adam Haz*ret-i Üstad’ı İngilizlere ihbar ediyor. Üstad’ın şeklini, şemailini, kıyafetini, kaldığı yeri haber veriyor. Çünkü Hazret-i Üstad İngi*lizlere gazetelerde yazdığı yazılarda müthiş hücumlar ediyordu. … Bir gün Ayasofya meydanında, işgal kuvvetlerinin askerleri bekliyorlardı. Üstad’ı yakalamak üzere idiler. Ben çok korktum. Bana dedi: ‘Süleyman sen arkamdan gel. Peşimi bırakma.’ Bu arada Yasin Sûresi’nden ‘Biz hem önlerinden bir set, hem arkalarından bir set çektik. Böylece onları sarıverdik. Artık görmez*ler” [36:9] meâlindeki âyeti okuyordu. Onlar bizi göremediler. Hemen yanlarından geçip eve geldik. Kapıyı vurdum, kapının açılması bi*raz gecikince içerdeki arkadaşa, ‘Çabuk aç kapıyı, yanımda Be*diüzzaman var’ dedim. Hemen kapıyı açtı ve içeri girdik. Hazret-i Üstad, divana oturdu. Ben ayaklarından çizmelerini çıkardım. Sonra bana sordu: ‘Süleyman ne anladın bu işten?’ ‘Efendim, bilmiyorum’ dedim. Buyurdu ki: ‘İşgal kuvvetleri beni vurmak için emir almışlar. Ben seni kur*tarmak için öyle yaptım. Ben sana acıdım. Çünkü senin silahın yoktu. Yoksa ben onlardan on tanesini sıraya dizmiş ve hedefe almıştım. Ben ölene kadar onlardan en az on tanesini öldürür*düm.” (Necmeddin Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi, s. 238-240.) Bir yanda İngilizlerin ölüm listesine aldığı Said Nursi, diğer yanda İngilizlerin adamı Sait Molla. Aralarında en küçük bir yakınlık, bir benzerlik görebilen, bir bağlantı kurabilen var mı?
__________________
|
|
|
|
![]() |
| Şu an bu konuyu görüntüleyen kullanıcı sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | |
| Görünüm Modları | |
|
|