|
||
![]() |
|
|
![]() |
|
|
LinkBack | Konu Araçları | Bu Konuda Ara | Görünüm Modları |
|
|
#1 (permalink) |
|
dalgalandım da duruldum
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Giriş: Nov 2006
Mesaj: 3,938
Tecrübe Puanı: 52
Rep Puanı: 4653
Rep Derecesi:
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Değerli anne babalar, Her zaman bilinen bir söz vardır:" Eğitim ailede ba-şlar" Gerçekten de çocuğa aile içinde gereken beceri-leri kazandırmaya çalı-şıyoruz. Ama ne kadarını ve nasıl. Zaten önemli olanda "Nasıl" sorusunun cevabı. Her aile başarılı çocuklar yetiştirmek ister. Bunun için çocuklarına mümkün olduğunca iyi bir gelecek sağlamaya çalışırlar. Onları iyi okullarda okut-mak ister, bunun için de aile varını yoğunu ortaya koyar, tüm özverisini ço cuğuna verir. Ancak yadsınan bir konu vardır ki oda çocuğun na-sıl sağlıklı bir kişilik gel-iştireceğidir. Aslında ha-yatta her şey başarı değildir. Önemli olan ço-cuğun içinde bulunduğu dönemi nasıl atlattığı, nasıl bir kimlik oluştur-duğudur. Çocuk aileyi yansıtır. Aile içindeki bireylerin kişilik yapısı çocuğun kişiliğini şekillendirir. Yani aile iletişim becerilerini kullanmazsa çocukta iletişim becerilerini kullanamaz. Dolayısıyla çocuk hem ailede hem de sosyal çevrede sürekli çatışma içine girer. O halde aile çocuğa nasıl eğitim vermeli, çocukta nasıl sağlıklı bir kişilik oluşturabilmelidir? Elbette ki her anne baba çocuğunu en iyi şekilde yetiştirmek ister. Çocuğuna iyi niyetle yaklaşmaya çalışır. Ama Burada ailenin vereceği iyi bir eğitim, çocuğuyla kurduğu sağlıklı iletişim becerilerini kullanmasına bağlıdır. Bu sağlıklı iletişimi çocukla kurabilmek için önce onu tanımak ve onun temel gereksinimlerine saygı duymak gerekir. Aile bir ilişkiler sis-temidir. Aile demekle neyi kastediyoruz? Soyut an-lamda kişiler arası ilişkileri içeren belli kuralları olan bir düzendir. Aile sistemi dediğimiz zaman aile içindeki bireylerin birbirleriyle nasıl etkileşimde bulunduklarını düzenleyen kuralların tümünü kastederiz. Her birey kendi benlik tanımlaması içinde ailenin tüm düzeninden ciddi biçimde etkile-nir. Çocuk, aile içi ilişkileri benimsemiş ya da en azından kanıksamışsa, koşullar ola-nak sağladığında, alıştığı türden bir aile ortamını yaratmaya girişir. Daha doğrusu koşullarını ve olanaklarını kendi bildiği aile türünden bir aile yaratacak biçimde kullanır. Bu nedenle babası alkolik olan bir kız (babasıyla bu yüzden ciddi sorunlar yaşamış olsa bile) alkolik bir adamla evlenebilir; annesi tarafından ilgi, sevgi görmemiş, yalıtılmış bir erkek ise (yıllarca annesinin bu tutumundan ötürü rahatsızlık duymuş olsa bile) an-neleri gibi duygusal yönden soğuk kadınlarla evlenebilirler. Aile içindeki roller böylece kuşaktan kuşağa kendi kendini yineleyebilir. Ailenin Temel Gereksinimleri 1. Değerli olma duygusu: Aile içindeki etkileşim çocukları ya "ben değerliyim" ya da "değersizim" duygusuna götürür. Bu gereksinim aile içinde yerine getirilmezse çocuk her türlü davranışla bu duyguyu elde etmeye çalışır. Ergenlik çağındaki erkek çocukların çete kurarak çoğu kez ölümle sonuçlanan çatışmaları da, kendilerini önemli görmeyen aile ortamlarına bir tepki olarak yorumlanır. "Ben değerliyim" duygusunu aile içinde elde eden birey kendisini kanıtlamak için aşırı davranışlarda bulunmaya gerek duymaz. 2. Güven ortamı: Aile içindeki bireylerin emniyette olduğu, dışarıdaki tehlikeli olayların aile içine girmeyeceği duygusu, bu gereksinmenin temel nedenidir. Eğer çocuk ev içinde kendisini güven içinde bulmuyorsa çocuk ailenin dışında bir yere yönelir. Aile ile olan bağlarını koparır. 3. Yakınlık ve dayanışma duygusu: Aile içinde temel güven ve dayanışma varsa aile dışında bireyin karşılaştığı stres getirici olumsuz olaylar yıkıcı etkisini pek göstermez. Güven duygusunun baskın olduğu aile dış dünyanın yaratmış olduğu sıkıntı ve kaygılarından kendisini kurtarır. Bu tür aile içinde olan kimseler kendilerine olduğu gibi çevresine de güvenirler. Eğer aile içinde güven ve dayanışma sağlanmamışsa bu in-sanlar yoğun stres ve gerginlik yaşarlar. Bu kişiler kendilerine dahi güvenemezler. Dolayısıyla çevresinde yakın ilişkiler kuramazlar. 4. Sorumluluk duygusu: Aile sistemi içindeki anne ve babalar davranış ve sözleri ile sorumluluk duygusunu ifade ederler. Aile içinde sadece anne baba değil herkes sorumluluk duygusunu paylaşır. Elbette ki çocuklara yaşları oranında sorumluluk yüklenmelidir. Tüm sorumluluğu kendi üzerine alan, çocuğunu sorumluluktan kurtaran anne ve babalar kendi yaşamını biçimlendirmekten aciz sürekli başkalarının yönetiminde olmaya alışık bireyler yetiştirirler. Bu tür tutumlar sonucunda yetişmiş bireyler yaşamlarında yer alan olaylardan sürekli başkalarını sorumlu tutarlar. Gelişimsel dönemi göz önüne alınarak çocuğun odasını toparlaması, ev işlerine yardım etmesi gibi konularda sorumluluğu sağlanabilir. Bunu yaparken kız ve erkek işleri kesin çizgilerle ayrılmamalıdır. Çocuklarımızdan biz sorumluyuz. Bu sorumluluklarımızı unutmazken onlara da sorumluluk duygusunu küçük yaşlarda kazandırmaya çalışmalıyız. 5. Zorluklarla mücadele ederek onların üstesinden gelmeyi öğrenme: Çocuğa her şey hazır verilmemelidir. Sorumluluk duygusunun gelişimi ile ilgili anlatılanlar zorluklarla mücadele etme ile ilgilidir. Çocuğun içinde bulunduğu gelişimsel dönem göz önünde bulundurularak çocuk kendi sorunları ile baş başa bırakılmalıdır. Bu durum onların zor sorunları ile mücadele ederek, uğraşmasına olanak vermek, kendisine güvenli sorun çözme becerileri gelişmiş bireyler olarak yetişmeleri için gereklidir. Karşılaştığı her zorluğa aşırı yardım eden ana babaların çocukları sürekli başkalarına muhtaç, kendilerine güvensiz olur. Böyle kişiler yeteneklerini keşfedemezler. 6. Mutluluk ve kendisini gerçekleştirme ortamı: Aile ortamı bir mutluluk ortamıdır. Şimdiye kadar anlatılan gereksinimlerin karşılanması mutlu olmayı getirir. Evde değerli olduğu duygusunu tadan birey mutlu olur ve yaptığı şeylerden doyum alır, kendini gerçekleştirme olanağı bulur. 7. Sağlıklı manevi yaşamın temellerini oluşturma ortamı: Katı din kuralları altında yetiştirilmiş çocuk sürekli yargılanacağı, cezalandırılacağı korkusunu yaşar. Kendi yaşantı ve deneyimlerini zenginleştirecek iç ve dış dünyasını araştırıp keşfedeceği yerine körü körüne itaati, kendi düşünce ve duygularından utanmayı öğrenir. Sağlıklı manevi yaşam ailenin çocuğuna verebileceği en önemli süreçtir. Sağlıklı bir manevi temeli olan insanlar kendisi ile barışık, insan ilişkileri olumlu ve kuvvetli saygılı bireyler olarak yetişirler. Korunması Gereken Beş Temel Özgürlük 1. Şimdi ve burada olanı duyma ve görme (algılama) özgürlüğü 2. Kendi düşündüğünü olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü 3. Kendi duygularını olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü 4. Kendi arzularına göre bir şeyi isteme ya da reddetme özgürlüğü 5. Olmak istediği yönde gelişerek kendi özünü gerçekleştirme özgürlüğü Aile İçi İletişim Etkili iletişimin temelinde bireyin kendisini tanıması, kendi değerlerinin ve tutum-larının farkında olması ve kendine güven yatar. İyi bir iletişimci ipuçlarını anında görür (jestler, mimikler, beden duruşu) ve onları gerçekçi olarak değerlendirir. İletişim Engelleri 1. Emir vermek, Yönlendirmek: Builetiler kişinin duygularının önemsiz olduğu mesajını verir. Kişi diğer kişinin istediğini yapma zorunluluğunu hisseder. 2. Uyarmak, Gözdağı vermek: Bu iletiler de emir verme ve yönlendirmeye benzer; ancak kişinin vereceği yanıtın karşılığı olacak tümceleri de içerir. Kişinin istek-lerine saygı duyulmadığı mesajını verir. Bu durum kişide öfke ve düşmanlık yaratır. 3. Ahlak dersi vermek: Bu tür ilişkilerde otoritenin ve zorunlulukların gücü kişiye karşı kullanılır. "Yapmalısın, etmelisin" mesajlarını iletir ve bireyi karşı koymaya zorlar. 4. Öğüt vermek ve çözüm önerileri getirmek: Kişinin sorunlarını kendi kendisine çözeceği yeteneğinin olmadığına inanıldığını gösterir. 5. Öğretme, nutuk çekme, mantıklı düşünceler önerme: Bu durum aile içinde o anda herhangi bir sorun yokken çocuklar tarafından kabul edilebiliyor; ancak, so-run anında bu durum kabul edilmiyor ve daha fazla çatışmalara neden oluyor. Man-tıklı düşünceler önerme çocuğun mantıksız ve bilgisiz olduğuna dair mesaj iletir. 6. Yargılamak, eleştirmek, suçlamak, aynı düşüncede olmamak: Bu iletiler ço-cuk üzerinde diğerlerinden daha fazla olumsuz etki yapar. Bu değerlendirmeler çocuğun benlik saygısını düşürür. Çocuk-lar hakkında yapılan olumsuz değer-lendirmeler çocuğun kendisini değersiz, yetersiz görmesine neden olur. 7. Övmek, aynı düşüncede olmak, olumlu değerlendirmeler yapmak: Genel inanç olarak bu durumun çocuğa zarar vereceği hiç düşünülmez. Çocuğun öz imgesine uymayan değerlendirmelerin yapılması çocukta kızgınlık yaratır. Çocuklar bu iletileri anne babanın kendi-lerini yönlendirme ve isteğini yaptırma girişimi için kurnazlık olarak yorumlarlar. "Siz böyle söyleyince sanki ben daha çok mu çalışacağım?" gibi düşünürler. Övgü ise başkalarının yanında yapılıyorsa çocuğu utandırır. Aşırı övgü sonucunda çocuk buna alışır ve övülmeye gereksinim duymaya başlar. 8. Ad takmak, alay etmek: Çocuğun benlik saygısı üzerinde olumsuz etki yapar. 9. Yorumlamak, analiz etmek, tanı koymak: Bu durum çocuğun konuşmasını, kendi duygularını ifade etmesini engeller. 10. Güven vermek, desteklemek, avutmak, duygularını paylaşmak: Anne babalar çocuklarının duygularını tam olarak anlamadıklarında ortaya çıkar. Böyle bir durumda sorun hiç yokmuş gibi algılanıp avutma eğilimine gidilir."Üzülme yarın her şey düzelecek, kendini daha iyi hissedeceksin." gibi mesajların verilmesi çocuğun önemsenmediği hissini verir. 11. Soru sormak, sınamak, sorgulamak: Çocuk sorgulanıyor hissine kapıldığında bu durum onda güvensizlik, kuşku oluşturur. 12. Sözünden dönmek, oyalamak, alay etmek, şakacı davranmak, konuyu saptırmak: Böyle iletiler yüzünden çocuk anne babasının onunla ilgilenmediğini, duygularına saygı göstermediğini; belkide onu dışladığını, dikkate almadığını düşünür. Çocuklar sorunlarını dile getirdiklerinde çok ciddidir. Şaka ve espriyle karşılık vermek onları incitebilir ve itilmişlik, kenara atılmışlık duygusunu verir. Ana Babalar 12 İletişim Engelini Kullanınca... 1. "Benim oğlum okulu bırakamaz. Buna izin vermem." EMİR VERME, YÖNLENDİRME 2. "Okulu bırakırsan benden para mara bekleme." UYARMA, GÖZDAĞI VERME 3. "Okumak herkese nasip olmayan ödüllendirici bir deneyimdir." AHLAK DERSİ VERME 4. "Ödevini yapmak için neden bir program yapmıyorsun?" ÖĞÜT VERME, ÇÖZÜM GETİRME 5. "Üniversite mezunu lise mezunundan yüzde elli fazla kazanır." NUTUK ÇEKME, ÖĞRETME 6. "Uzak görüşlü değilsin. Düşüncelerin henüz yeterince olgunlaşmamış." YARGILAMA, ELEŞTİRME, SUÇLAMA 7. "Her zaman gelecek için umut veren iyi bir öğrenci oldun." ÖVME 8. "Hippi gibi konuşuyorsun." AD TAKMA, ALAY ETME 9. "Çaba göstermediğin için okuldan hoşlanmıyorsun." YORUMLAMA, ANALİZ ETME 10. "Duygularını anlıyorum, ama son sınıfta daha iyi olacak." GÜVEN VERME, DUYGULARINI PAYLAŞMA 11. "Eğitimsiz ne yapacaksın? Nasıl geçineceksin?" SINAMA, SORU SORMA, SORGULAMA 12. "Yemekte sorun istemiyorum." KONUYU SAPTIRMA Bu alıştırma çocukta sorun olduğunda ana babanın tipik tavrının iletişim engelli sözler söylemek olduğunu göstermiştir. Bu tür yanıtlar çocuktan gelecek bir sonraki iletişimi engeller; ana-baba çocuk ilişkisi gibi çocuğun benlik saygısını da olumsuz engeller. Çocuklar üzerinde aşağıdaki olumsuz sonuçları oluşturma tehlikesi taşır: Konuşmalarını engeller Savunmaya geçirir, kavgacı yapar, karşı saldırıya yöneltir Yetersiz olduklarını hissettirir Kızdırır, küstürür Oldukları gibi kabul edilemedikleri duygusunu uyandırır Sorunlarını çözmede kendilerine güvenilmediğini hissettirir Anlaşılmadıklarını hissettirir Duygularının yersiz olduğunu hissettirir Kızdırır, yılgınlığa uğratır Sorgulanıyor duygusunu yaratır Anne ve babasının kendisiyle ilgilenmediği duygusunu uyandırır. Peki ne yapmak gerekmektedir. İleri ki bölümde ayrıntılı olarak açıklanan "Etkin dinleme yöntemi"ni kullanmak ilişkilerimizde oldukça yarar sağlamaktadır. Aile Kuralları Her aile gerek açık gerekse kapalı olarak kurallarını belirlemiştir. Sağlıklı ailede kurallar gizli değil açık olarak belirlenmiştir. Aile içindeki bireyler birbirlerinin iyi tanırlar, duygular karşılıklı olarak hissedilir. Evde eşitlik söz konusudur. Mutlaka ki zaman zaman her evde küçük de olsa çatışmalar yaşanır. Hiç çatışma yaşanmayan bir evde büyük olasılıkla maskeler takılıdır. Yani sosyal maskeler ileti-şimde bulunuyordur. Çatışma uzun süreli ilişki içinde olan kişiler arasında doğal olarak ortaya çıkar. Önemli olan çatışmanın çıkmasını önlemek değil, çatışma çıktığı zaman kişilerin birbirleriyle nasıl etkileşim kuracağının bilinmesidir. Aralarında çıkan çatışmayı birbirlerini kırmadan çözebilme becerisini gösteren çiftler sağlıklı bir aile kurar. Sağlıklı Bir Ailede Sorunları Çözmek İçin Kullanılan Yöntemler: Duygu ve düşünceler olduğu gibi,abartılmadan ortaya konulmalıdır (Bu tutuma kendine güvenli ve kendine saygılı tutum diyoruz. Bu tutum içinde olan kişiler hem kendilerine hem de baş-kalarına saygı gösterirler.) Sorunlar şimdiki bağlam içinde ele alınmalı ve eski birikimler işin içine so-kulmamalıdır oKesinlikle öğüt verme kullanılmamalı, davranışlar somut bir biçimde ayrıntılı olarak ele alınmalıdır. Yargılamaya gidilmemeli, kişiler kendi duygu ve düşüncelerini ifade edebilmeli-dirler. Duygu ve düşünceler, ne az ne ek**** olduğu gibi olduğu gibi ifade edilmelidir; karşısındakinin ne beklediğine ya da en mükemmel olması gerektiğine göre ifadeler aranmamalıdır. Konunun özü ile konuya ilişkin olmayan ayrıntılar birbirinden ayırt edilmelidir. Örneğin siz çocuğunuza "iki saat geciktin" dediğinizde, çocuğunuz size: "hayır bir saat kırk beş dakika geciktim" dememelidir. Sorun çözmede etkin dinleme kullanıl-malıdır. Belirli bir zaman konusu içinde ancak bir çatışma üzerinde durulmalı, başka çatışma konuları çatışmaya katılmamalı. Örneğin: "hem geç kalıyorsun hem de bana yardım etmiyorsun" diyerek iki konuyu birden ortaya atmamak gerekir. Birinin haklı çıkması yerine her iki ta-rafın da anlaşabileceği bir çözüme yönelmek gerekir. "ben haklıyım, sen yan-lış hareket ediyorsun" tarzında davran-mamak gerekir. Diyalog, "onların konuşması, bizim yanıt vermemizdir." veya yanıt vermeyip bir gülümsemeyle -ama bildiğini ifade eden bir gülümsemeyle-başımızı sallayarak sorunlarını anladığımızı, tam olarak anladığımızı ve karşılıklı konuştuğumuz takdirde sorunu çözebileceğimizi anlamalarını sağlamamızdır. Çünkü, birisiyle konuşmak, yani diyalog, güven oluşturur ve güven de bizim her şeyden çok gereksinimimiz olan şeydir. Stefan Haym Sağlıksız Ailede Gizli Kurallar: Sağlıksız ailede kurallar bilinçaltındadır. Gizli ya da açığa çıkmamıştır. Bu kuralları kimse tartışamaz. İşte sağlıksız ailede geçerli olan kurallar şunlardır: 1. Denetleme: Çocuk duygu ve düşüncelerini ifade ederken hep korku içindedir. Ya da duygularını ifade edemez, bastırır. Söyleyeceklerini hep önceden kestirmek zorun-dadır. Kendiliğinden ortaya çıkan davranış kötüdür, affedilmez. Bu tür ailelerde sağ-lıklı bir güven ortamı söz konusu değildir. 2. Mükemmeliyetçilik: Yapılan her işte, girilen her sınavda kişinin mükemmel ol-ması beklenir. Her şey göstermeliktir, başkasının beğenmesi için yapılır. Mükemmeli-yetçilik kişinin kendi gerçeğinin hiçbir değeri olmadığını kendi düşünüş ve değer-lendirilişinin önemsiz olduğunu ifade eder. Bu ortamda yetişen çocuğun temel duygusu umutsuzluktur. Kendilerini değersiz, yetersiz bulurlar. 3. Suçlama: Suçlama olayları olduğu gibi kabul etmemenin bir sonucudur. Yapılan suçlamalar her şeyin denetim altında tutulması gerektiği ve yapılan her şeyin mükem-mel olmasının zorunlu olması gerektiğini ortaya çıkarır. Bu durum ise kişide kaygı ve utanç duygularını yaratır. 4. Beş temel özgürlüğün inkârı: Sağlıksız ailede kişilerin doğal olarak geliş-tirdikleri algılama, duygu, düşünce, davranış, arzu ve amaçları inkâr edilir. "İçinden geldiği gibi değil; mükemmeliyetçi kurala uyarak, başkalarının senden beklediği biçimde algıla, duygulan, düşün,davran, arzu et, ve amaç edin." Bu durum kişinin kendi gerçeğini inkâr etmesine neden olur. Böylece kişi tamamen dışa bağımlı, kendi iç dünyasıyla ilişkisi kopuk, robot gibi yaşar. Böyle bir kişinin mutlu olması da söz ko-nusu olmaz. 5. Konuşmanın yasak olması: Sağlıksız bir ailede özellikle çocukların duygu ve düşüncelerini ifade etmesine olanak verilmez. Bu durum çocuklarda değersizlik duygularına neden olur. 6. Küskünlük ve kırgınlıkların sürdürülmesi: Aile içindeki kırgınlık ve küskün-lüklerin sürdürülmesi, kişilerin birbirlerini anlamasını ve sorunun çözülmesini engeller. 7. Kimseye güvenmeme: Sağlıksız bir ailede kimse kimseye güvenmez. Aslında güven var gibi görünse de temelde güvensizlik vardır. Sağlıksız ailede yetişen kişi kim-seden saygı ve gerçek sevgi görmediği için kimsenin kendisine yardım edemeyeceğine inanır. Yardım etmek isteyenlerin "mutlaka art düşüncesi vardır, çıkarı vardır" diye düşünür. Sağlıksız ailede yetişen kişilerin kendilerine güveni olmaz. Bu kişiler genellikle dıştan denetimli bireyler olurlar. Dinleme Becerileri Edilgin dinleme (sessizlik): Karşısındakinin konuşmasına olanak tanıma. Edilgin dinleme kişiye: oDuygularını duymak istiyorum. oDuygularını kabul ediyorum. oBenimle paylaşmak istediğin konuda vereceğin karara güveniyorum. oBu senin sorunun, sorumlu sensin." gibi güçlü mesajları verir. Kabul ettiğini gösteren tepkiler: Sessizlik iletişimi engellemekle birlikte çocuğa kabul edilmediği izlenimini de verebilir. Ona sessizce dinlerken yanlış anlamalara neden olmamak için gerçekten tüm dikkâtimizi verdiğimizi göstermeliyiz. Bunu yapmak içinse karşımızdakine sözlü ve sözsüz mesajlar iletmeliyiz. "Hı hı, evet, seni anlıyorum..." gibi sözlü mesajlarla; baş sallama, jestler ve mimiklerle, beden duruşu gibi sözsüz mesajlarla karşımızdakine gerçekten onu dinlediğimiz hissini vermemiz gerekir. Konuşmaya açık davet: Çocuklar sorun ve duygularını dile getirmekte güçlük çekerler. Konuşmak için yüreklendirilmek isterler. Şu örnek cümlelerle konuşmaya davet sağlanabilir: O konuda konuşmak ister misin? Bu olay karşısında neler hissettin? Bana örnek verir misin? Bu konuda neler düşünüyorsun?" Etkin dinleme: Etkin dinlemede kişinin söylediklerinin gerçek anlamlarının kavranması gerekir. Etkin dinleme çocukların duygu boşalımına yardım eder. Çocukların duygularını keşfetmelerine yardımcı olur. Etkin dinleme çocukların olumsuz duygulardan korkmamalarına yardım eder, ana - baba - çocuk arasında sıcak bir dostluk geliştirir. Duyulduğunu ve anlaşıldığını bilmek öylesine hoş bir duygudur ki, konuşan dinleyene karşı bir yakınlık duyar. Çocuklar sevgiye tepki verirler. Kişi empati kurup doğru olarak dinleyince karşısındakini anlar. Bir anlamda kişi kendisini karşısındaki kişinin yerine koyar. Empati kurmayı öğrenen anne ve babalar çocuklarına daha fazla anlayış gösterirler. Etkin Dinleme İçin: Çocuğun söylediğini duymak istemelisiniz. Bu onun için zaman ayırmak anlamına gelir. Zamanınız yoksa bunu çocuğunuza söylemelisiniz. O andaki soruna yardımcı olmayı gerçekten istemelisiniz. İstemezseniz isteyinceye kadar bekleyin. Duyguları ne olursa olsun, sizin duygularınızdan ne denli farklı olursa olsun onun duygularını gerçekten kabul etmelisiniz. Çocuğun duygularını tanıdığına, onlarla baş edebileceğine ve sorunlarına çözüm bulma yeteneğine tam olarak güvenmelisiniz. Bu güveni çocuğunuz sorunları kendi başına çözdüğünü gördükçe kazanacaksınız. Duyguların sürekli değil, geçici olduğunu anlamalısınız. Duygular geçicidir. Çocuğunuzu diğerlerinden farklı ayrı bir birey olarak algılamalısınız. Bu "ayrılık" çocuğun kendi duygularının olmasına, nesneleri kendisine göre algılamasına "izin" vermenize destek olur. "Ayrılık"ı, yalnızca hissetseniz bile çocuğa yardımcı olabilirsiniz. Çocuğun sorunları olduğunda onun yanında olmalı ancak karışmamalısınız. Etkin dinlemenin en uygun zamanı çocuğun sorunu olduğunu gösterdiği andır. Ana-babalar çocuklarının duygularını dile getireceklerini hissedecekleri için çoğunlukla bu anı kolaylıkla yakalayacaklardır. Tüm çocukların öğretmenleri, arkadaşları, ana- babalarıyla, kardeşleri hatta kendileri ile ilgili problemleri olabilir. Bu sorunlar onların stres yaşamalarına neden olabilir. Bu tür sorunların çözümü için yardım alan çocuklar daha kendine güvenli ve daha güçlü olurlar. Yardım almayanlarsa duygusal açıdan sorunlar yaşarlar. Etkin dinlemenin uygun zamanını bilmek için ana-babaların "bir sorunum var" türünden tümceleri duymaya açık olmaları, ancak önce çok önemli olan "SORUN KİMİN?" ilkesini bilmelidirler Ana-baba-çocuk ilişkisinde 3 durum vardır: 1.Çocuğun herhangi bir gereksinimi engellenmişse sorunu var demektir. Çocuğun o anki davranışı anne-babanın gereksinimini karşılamasına somut bir biçimde engel yaratmadığı için sorun ana-babanın değil, SORUN ÇOCUĞUNDUR. 2.Çocuğun gereksinimleri engellenmeyip karşılanmakta ve davranışı anne-babasının gereksinimini karşılamada somut bir engel de yaratmamaktadır. Bu nedenle ilişkide SORUN YOKTUR. 3.Çocuğun gereksinimleri karşılanmakta ancak davranışı anne-babasının gereksini-minin karşılanmasını somut bir biçimde engellemektedir. Şimdi SORUN ANNE-BABANINDIR. Çocuğun sorunu olduğu zaman anne-babanın ETKİN DİNLEMESİ için en uygun zaman-dır. Ancak sorun anne babadayken uygun değildir. Çocuk sorun yaşıyorsa etkin dinleme ile onun kendi sorunlarına çözüm bulmasına yardım edebilirsiniz. Etkin dinlemenin aşırı kullanılması ya da uygun zamanda ve durumda kullanılmaması işlerlik sağlamaz. Bu nedenle daha öncede belirtildiği gibi zamanlamanın ve koşulların sağlanması gerekir. Ben Dili: Genellikle anne ve babalar iletişimde "sen dili" ni kullanıyorlar. Sen iletileri duygu ifade etmez. Genellikle emir verme yargılama, öğüt verme gibi iletişim engellerini içerir. Örneğin: Konuşma artık Yapmamalısın Dersine çalışmazsan Yaramazlık yapıyorsun Bebek gibisin Dikkat çekmek istiyorsun Daha iyi öğrenmelisin...... Ana-baba çocuğun davranışını kabul etmediği zaman o davranış nedeniyle ne hissettiğini çocuğa söylerse ileti "SEN İLETİSİ"nden "BEN İLETİSİ"ne dönüşür. Yani ben dilinde duygular konuşur. oEğer bugün çok yaramazlık yaparsan ben çok üzülürüm oAkşam yemeğini zamanında yetiştiremeyeceğim diye endişeleniyorum. oYorgun olduğum zaman canım oyun oynamak istemiyor Gerçekten de uyguladığınız takdirde çocuktan beklediğimiz davranışların oluşma-sında "ben dili"nin ne kadar etkili ve doğru bir iletişim aracı olduğunu göreceksiniz. Ben dili çocuğun ana babasının kabul edemediği davranışını değiştirmesinde daha etkili olduğu gibi çocuk - ana baba ilişkisi için de daha sağlıklıdır. Ben dili çocuğu direnmeye, isyan etmeye yöneltmez. Örneğin dışarı çıkmak için direnen bir çocuğa: "Hayır, hemen odana git, sokağa çıkamazsın" demek mi doğrudur; yoksa "hava karardığı için sokağa çıkman beni endişelendiriyor. Bu yüzden gitmeni istemiyorum ama, yarın erken saatte arkadaşla-rınla birlikte olmana izin verebilirim." demek mi doğrudur? Tabii ki ilk cümle sen iletilerini içerdiği için çocukta bir direnme ya da isyana yol açacaktır. Ancak ikinci cümlede duyguların ifadesi söz konusu olduğu için ben dilini kullanmak daha etkilidir. Çünkü ben dili davranışı değiştirme sorumluluğunu çocuğa devreder. Sorun Çözme Becerisi Rıchard Bach'ın Mavi Tüy adlı romanından sorun ile ilgili bazı sözler: "Kendisinden kaçmayı gerektirecek kadar büyük hiç bir sorun yoktur. Sana hiç bir katkısı olmayacak nitelikte bir sorun yoktur. Sana kazandıracaklarına ihtiyacın olduğu için sorunları ararsın." "Eğer mutluluğun başkalarının tavrına bağlıysa, senin de sorunun var demektir." "İyi ya da kötü yoktur, bizi mutlu edenler veya mutsuz edenler vardır sadece." "Eğer dostluğumuz zaman ve uzaklıkla sınırlıysa, o yok demektir. Zaman ve uzaklıkla sınırlı olmayanı yaşıyoruz biz. Uzaklığı yenince hep aynı yerdeyiz, zamanı yenince hep aynı anın içindeyiz. Böylece her an için birlikte olacağımızı düşünmedin mi?" "Kızgınlık ve öfke duygusu, farkında olunan ya da olunmayan çatışmalardan kaynaklanır. Sadece kısa süreli duygusal gerginlikleri değil uzun süreli çatışmaları çözmek de, yaşamın önemli bir parçasını oluşturur." Çatışma değişik nedenlerden kaynaklanabiliyor. Çatışmaların çözümüne iki temel tutum içinde yaklaşılabilir. 1.Ben kazanacağım, o kaybedecek. (KAZAN / KAYBET) 2.Her ikimizin de sonuçtan memnun olması gerekir. (KAZAN / KAZAN ya da KAYBEDEN YOK yaklaşımları). Kazan / Kaybet Yaklaşımı: İki kişiden biri varılan sonuçtan hoşnut kalmaz. Bu tutumda en güçlü olan, hileli davranan kazanır. Bu yöntem beraberinde karşılıklı ilişkilerde güvensizliği getirir. Karşısındakini kaybetme pahasına tartışma taraflardan birince kazanılır. Kaybeden Yok Yaklaşımı: Bir çatışma konusu ortaya çıktığı zaman, taraflardan her biri sadece kendi isteğinin yapılmasına olanak verecek bir çözümde ısrar edecek yerde, her ikisi de yaratıcı bir biçimde iki tarafı birden tatmin edecek bir çözüm yolu bulmaya çalışırlar. Çatışmayı çözebilecek değişik yollar düzenli bir biçimde gözden geçirilerek bu gerçekleştirilebilir. Sorun çözebilmek için kullanılabilecek aşamalar: 1.Birinci aşama: ÇATIŞMAYI TANIYIN: Sizce sorun nedir? Bu konuda kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Burada "BEN DİLİ" kullanmayı ve her ikinizi de memnun edecek bir çözüme ulaşma tutumu içinde olduğunuzu belirtmeyi ihmal etmeyin. 2. İkinci aşama: BİR ÇOK ÇÖZÜM YOLU ORTAYA KOYUN: Beş ya da on dakika gibi belirli bir zaman süresi içinde aklınıza gelen çözümleri. İyi ya da kötü, mümkün ya da değil gibi süzgeçlerden geçirmeden olduğu gibi ortaya koyun. Bu aşamada amaç sorunla ilgili olabildiği kadar çok sayıda çözüm yolunu bir liste halinde ifade edebilecek duruma gelmenizdir. 3.Üçüncü aşama: ÇÖZÜM YOLLARINI DEĞERLENDİRİN: Bu aşamada her çözüm yolunu değerlendirerek, bu çözüm yollarının her birinizi tatmin ettiğini tartışacaksınız. Bu evrede kişilerin dürüstçe düşüncelerini ifade etmeleri önemlidir. Bir çözüm tarzını istemediği halde karşısındaki memnun olsun diye kabul etmek, iki kişinin arasındaki ilişkinin sağlığı bakımından sakıncalıdır. 4. Dördüncü aşama: EN İYİ ÇÖZÜMDE ANLAŞIN: Şu ana dek bütün seçenekleri gözden geçirmiş bulunuyorsunuz. Şimdi her ikinizi de en çok tatmin edecek kararı verme durumudur bu karara ulaştıktan sonra çözümün ne anlama geldiği bir kez daha her iki kişi tarafından ifade edilir. 5. Beşinci aşama: ÇÖZÜMÜ UYGULAMAYA KOYUN: Bu evrede çözümün ayrıntılarını konuşmaya başlarsınız. Burada ayrıntılardan kastedilen, çözüm uygu-lamaya konduğunda her iki tarafça ne gibi uyarlamalar ve ayarlamalar yapılması gerektiğinin konuşulmasıdır. Çözüm bir planlamayı gerektiriyorsa hemen planlamaya başlayın. Burada üzerinde durulması gereken nokta çözümün uygulanmaya geçebilmesi için gerekli işlemlerin her iki kişi tarafından anlaşılmış olmasıdır. 6. Altıncı aşama: ÇÖZÜMÜ GÖZDEN GEÇİRME: Bir çözümün gerçekten uygulanabilir ve uygulanamaz olduğunu denemeden anlamak zordur. Çözümü bir süre uyguladıktan sonra gözden geçirmek üzere bir araya gelmekte büyük fayda var. Bu durumdan sonra çözüm tarzında bazı değişiklikler önerilebilir. Hatta öyle bir durum olabilir ki çözümü her iki taraf tatmin edici bulmayıp yeniden gözden geçirmek gereği duyulabilir. Önemli olan sorunun altında ezilmek yerine her iki tarafı da hoşnut edecek bir çözüme ulaşıncaya kadar yaratıcı bir biçimde sorunla uğraşmak yapıcı çözüm önerileri getirmektir. Zaten anlatılan tüm bu bilgiler yerine geldiğinde ilişkiler daha yapıcı olacak ve karşılıklı olarak birbirini anlama söz konusu olacaktır. Çocuklarınıza korkuyu öğretmeyin: Üzüntü, sevinç, kızgınlık ve korku herkeste zaman zaman değişik ölçülerde ortaya çıkan heyecan halleri. Anlaşılır nedenleri varsa ve kontrol edilebiliyorsa, son derece sağlıklı tepkiler bunlar. Ancak kolaylıkla insanın hayatını alt üst edebilen, normal dışı tepkiler haline gelebiliyorlar. Çocuklara ileri yaşlarda yaşadıkları korkuları anne baba ya da yaşam öğretir. Sobanın sıcak olduğunu elleri yanan çocuklarda görüldüğü gibi, korkular genellikle deneyim sonucu öğreniliyorlar. Bu konuda anne babalara düşen görev,çocukları tehlikeden uzaklaştırmak amacıyla korkutmak yoluna başvurmamak. çocuklara anlayabilecekleri bir dille anlatılmalı tehlike. Çocuğa sevgi göstermek yeterli değil tek başına; anne babanın da birbirlerine sevgi ve saygıyla yaklaşmaları gerekir. Çünkü huzursuzluklar ve gerginlikler çocuğa yansır. Ayrıca önemsenmemek ve azarlanmakta korkuya neden olmaktadır. Güven duygusunun kaynağı anne sevgisi. Anne sevgisinin özelliği de; "Ne olursan, ne yaparsan yap, senin her zaman yanındayım ve sana yardımcı olacağım"dır. Bu karşı- lıksız, katıksız sevgi "Bunu yaparsan seni döverim." gibi koşullu biçim alırsa, çocuğun güven duygusu sarsılır hiç şüphesiz. Korku duygusunun çocuklarda daha yoğun olarak yaşandığını söylemek mümkün değil. Sadece çocuklar korkularını belli ediyorlar, belki de bunu saklamıyor, ağlayıp haykırıyorlar. Büyüklerse korkularını bastırabilseler de onları yok edemiyorlar ve korkular daha sonraları başka başka biçimlerde ifade buluyorlar. Anne ve babaların omuzlarına, sırtlarına aldığı çocuklarına düştü düşecekmiş gibi şakalar yapmaları çocuklarda yükseklik korkusu yaratabiliyor. Karanlıktan korkmasını önlemek için odasında ufak bir ışık yakmak, yatmadan önce bir masal okumak, şarkı dinletmek, sırtını kaşımak, yahut okşamak yararlı olacaktır. Çocukları karanlıktan korkan anne ve babaların uyuyana kadar çocuklarının yanlarında bulunmalarının korkuyu yatıştırıcı şekilde yararı vardır. Sinema, roman, ceza, sınav, terörün ve televizyonun çocuklarda korku duygularının yerleşmesinde ki payı büyük. Üzerinde birleşilen ortak görüş şu ki uzun süre saldırganlık ve vahşet filmlerinden olumsuz etkilenmeyen çocuk yoktur. Çocukları TV' nin ve videonun zararlarından korumak bilinçli bir özen gerektirir ki bu da ana babaya düşen bir sorumluluktur. Korkutucu olmayan bir sınav sisteminin uygulanması eğitimin başarısı olacaktır. İyi bir öğretmen sınavların onların yararına olduğunu anlatmalıdır öğrencilerine. Örneğin suçlu yakalar gibi "Çıkarın kağıtları, sınav yapacağım" demek yerine "Çalışın, yazılı yapacağım" demek sınav korkusuna bir engel oluşturabilir. Gece korkularının en büyük ilacı ilgidir. Her üç çocuktan biri ağlayarak uykusundan uyanıyor geceleri. Aileleri bu durumda paniklemek yerine, çocuklarını sakinleştirmeliler. Bu durumda iken annenin çocuğunun yanında yatıp onun sakinleşmesini beklemesi yerinde olacaktır. Çocuğa sıcak bir şeyler vermek, onunla konuşmak onun güven duygusunu artıracaktır. Bu durum uzun sürüyor ve çocuk yatışmakta çok zorluk çekiyor ya da hiç yatışmıyorsa, bir çocuk psikoloğunun kapısını çalmakta yarar vardır. Gariptir ama korkuların bir de yararı var. Korkular psikolojik sorunlar hakkında ipuçları da verebiliyor. Korku duygusu açısından yetişkinlerle büyükler arasında önemli farklar var. Büyüdükçe derinleşip kökleşiyor korkular. Bugün çoğu insan takıntılı düşünce illetine yakalanmış durumda. Bu takıntıların nedeni de çocuklukta bir yanlış yapıldığı zaman "Sakın bir daha bunu yaptığını görmeyeyim" uyarıları. O kadar çok doğru yapmaya zorlanıp koşullandırılıyor ki çocuk, küçücük bir yanlışta ya kendisini suçluyor ya da suçlanacağından korkuyor. Önce yetişkinlerin korkularından korkmamaları gerektiğini öğrenmeleri gerekiyor. Korkulardan kaçarak kurtuluna-madığı gibi, bu şekilde davranmakla onların üstesinden gelmek de mümkün olamıyor. Böyle bir davranışın yalnızca tek ve olumsuz bir sonucu oluyor; bu korkuların aynen çocuklara yansıtılması. Biz önce kendi korkularımızın üstesinden gelelim ki sonra çocuklarımıza bu konuda yardım edebilelim. Korkuya yenik düşen bir yetişkin çocuğa sevgisini geçirmekte zorlanabilir. Oysa korkan bir çocuğun en büyük ilacı güven duygusu, güven duygusunun gerçek kaynağı da anne sevgisidir. Sevginin olduğu yerde korkulara yer yoktur. Çocuğa kurallara uymayı öğretmek Çocuğa bireysel ve toplumsal kuralları, sağlıklı davranışları öğretmek sevgi, anlayış ve hoşgörü ortamında olumlu davranışların desteklenmesi, olumsuzların düzeltilmeye çalışılması ile olur. Çocuk yetiştirmede sevgi ve şefkat kadar sınır koymanın ve tutarlı davranmanın da çok önemli olduğu unutulmamalıdır. Konulan kurallar uygulanamıyorsa öncelikle bu kuralların çocuğun yaşına ve özelliklerine uygun olup olmadığı araştırılır. Anne babanın kurallar konusundaki birliktelikleri ve kararlılıkları da son derece önemlidir. Eğer anne ve baba kurallar konusunda uyumlu ve net iseler, sıra konulan kuralların çocuğa anlayacağı dilde öğretilmesi ve uygulanmasına gelir. Çocuklar çoğu kez kuralları bozarak sınırları kontrol ederler. Böylesi bir duruma aşırı hoşgörü ile yaklaşma çocuğun ciddiye almayacağı yetersiz cezalar verme ya da "Bir daha yaparsan kötü olur" diyerek sürekli geçiştirme çocuğun hatalı davranışlarını yinelemesine yol açar. Kuralların uygulanması aşamasında anne babanın yalvarır tarzda yaklaşımları (Ne olur, beni seviyorsan, yapma vb.) ya da (Uslu durursan, sana bir şey alırım) tarzındaki sözleri sık görülen hatalardır. Çabucak affederek hiçbir şey olmamış gibi davranmak çocuğa kuralların ge-reksizliğini düşündürtürken yeniden hata yapma hakkını da verir. Ceza verirken öncelikle davranışları çığırından çıkmadan çocuğun durdurulmasına çalışılmalıdır. Kararlı bir ses tonu ile yalın bir uyarı çoğu kez yeterli olabilir. En etkili ceza çocuğu sevdiği bir şeyden mahrum bırakmaktır. (Bisiklete binmek, TV seyretmek vb.) Aynı davranışın bir gün cezalandırılıp ertesi gün hoş görülmesi çocuğun kafasını karıştırır. Bu yüzden tutarlı davranmak da önemlidir. Ceza vermeden önce çocuğu dinle-mek, davranışlarının nedenlerini anlama-ya çalışmak gerekir. Sürekli olarak anne ve babaya karşı gelen bir çocukta anne baba ile ilişki ve duygulanım sorununu, düzene ve kurallara uymayan çocukta ise dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozuk-luğu gibi sorunların araştırılması önem-lidir. Çocuğa düzen ve sorumluluk kazandırma: Çocuğa odasını düzenli tutması yolunda sorumluluk aşılarken öncelikle çocuğun yaşına uygun yaklaşımlarda bulunmak gerekir. Küçük yaştaki çocuklarda anne - çocuk düzene yönelik bu tür işleri birlikte bir oyun gibi başlatabilirler, sonra anne çocuğun tek başına yapmasını teşvik eder ve başarısını ödüllendirir. Ödüllendirmenin mutlaka bir şeylerin alınması ile olması gerekmez; sıcak bir bakış, sarılma, övgü dolu sözler ya da beraber yapılacak bir etkinlik çocuğun olumlu davranışlarını pekiştirebilir. Ergenliğe yaklaştıkça çocuk artık odasına izinsiz girilmesi, özel eşyalarının yerlerinin değiştirilmesi gibi konularda hassaslaşır. Bu yaşlarda annelerin gencin "özelini" yaratma çabalarını dikkate almaları, sürekli eleştirmek yerine, ona da karar hakkı bırakan önerilerde bulunmaları uygundur. (Örneğin; "Eşyalarını dolabına yerleştirirsen, daha iyi olmaz mı, ne dersin?") Temelinde sevgi ve anlayış olduğu sürece her yaş döneminde bu tür etkileşim sorunlarının daha hızlı ve rahat çözümlenebileceği unutulmamalıdır. Karşılaştırmalar yapmak (Örneğin; "Ablan ne kadar düzenli. Sen hiç ona benzemiyorsun") ve sürekli uyarılarda bulunmak çoğu kez çocukta inatlaşmaya yol açıp yılgınlık ve kızgınlık duyguları uyandırabilir. Tekrar tekrar söylenen sözler ve yapılan eleştiriler (Örneğin; "Çok dağınık bir çocuksun" gibi doğrudan ya da "Kızım düzenli olmayı beceremez" gibi dolaylı ifadeler) benzetmeler (teyzesine çekmiş; onun gibi tembel vb.) çocuğun bu rolü benimsemesine yol açabilir ve değişme çabasını engelleyebilir. Bu nedenle anne ve babanın birbirleri ya da yakınları ile konuşmalarında konuyu çocuğun dağınıklılığına getirmemeleri önerilir. ERGENLİK DÖNEMİ İnsan yaşamı boyunca sürekli bir gelişim ve değişim içindedir. Gençlik (Ergenlik) dönemi, belki de bu gelişim sürecinin en önemli evresini oluşturur. Çocukluktan erişkinliğe geçiş olan ergenlik dönemi, bireyde gözlenebilen sürekli bir süratli gelişimini kapsamaktadır.-Fırtınalı ve gerginlik- dönemi olarak da açıklanabilen ergenlik, hangi toplumda olursa olsun, her bireyin yaşadığı bir evrendir. Ergenlik evresi içindeki dönemlere bakıldığında, uzmanların büyük çoğunluğu, 12-15 yaş dolaylarını olumsuz bir dönem olarak nitelendirmektedirler. Karşıtlık, dengesizlik olgularıyla nitelendirilen bu dönemden sonra gelen 16-21 yaşları arasındaki dönem ise, olumluluk dönemi olarak kabul edilmektedir.Ergenlik döneminde otoriteye karşı olma, söz dinlememe, eleştirme, hata bulma gencin tutumlarındandır. Gelişme döneminde anne-baba tarafından bazen çocuk, bazen yetişkin gibi algılanan çocuk, ne zaman ne şekilde davranacağını bilemez. Gelişmekte olan bedenine, cinsel ve duygusal gelişimlerine ayak uyduramaz, -kimlik karmaşası-na düşebilir. Yetişkin baskılı ve disiplinli davranmaktan çok, gence karşı sevgi gösteren, güven veren, önemseyen ve değer veren bir tutum içine girmesi onun kimlik geliştirmesini kolaylaştıracaktır. Ergen, birinin karşıtı ikizli duygular dile getirebilir. Yetişkinin uzaktan denetimine ihtiyaç duyar. Aynı zamanda anne-babanın en yetişkinin güvenini kazanmaya, kendine güvenilen bir insan olmaya ihtiyaç duyar. Kendisine güven duyulmaması onda kaygı yaratır.Ergenlik döneminin temel özelliklerinden biri olan güvensizlik, ergenin atılgan, gösterişçi ya da çekingen bir birey olmasına sebep olabilir. Bu evrede ergen, başkalarının kendisi hakkında verecekleri hükümler konusunda aşırı derecede duyarlıdır. Ergen bu dönemde kişilik arayışları içindedir, arkadaş gurupları değişebilir. Ergen kendisi ile çok ilgilidir. Ayna karşısında dakikalarca vakit harcayabilirler. Kararsızdırlar, elbise seçimine ve giyimine önem verirler. Kendilerinin özgür bırakılmalarını isterler. Ebeveyne isyankar tutum içine girebilirler. Bu dönemde okul başarılarında düşme olabilir. Ergene karşı yetişkinin baskı ve yasaklara dayanan disiplin anlayışı, olumlu ve yapıcı olması gereken bu evreyi, çatışmalarla dolu, olumsuz bir döneme dönüştürebilir.Genç, ana-babasına güven duyduğu ölçüde, sorunlarına onları da ortak eder ve böylelikle çözümü kolaylaştırmış olur. Diyalogun çocukluk yıllarından bu yana kopuk olması, gençlik döneminde gencin ana-babasıyla zıtlaşmasına, kutuplaşmasına sebep olabilir. Zaman içinde genç gibi, ana – babası da, birbirlerinin varlıklarından rahatsız olmaya başlarlar. Kuşaklar arası çatışmaya sebep olan diğer etkenlerin başında, büyümeyle yeni olanaklar edinen ergenin kendini yetişkin olarak kabul ettirme çabası gelir. Ergen bu yolla kişiliğini kabul ettirmeye çalışır. Davranışlarından dolayı kendisine çocuk muamelesi yapılan genç, sık sık isyan eder. Aile için de ergene yöneltilen farklı tutumlar, ergenin dengesizlik ve kararsızlığını artırırlar. Eğer ergen, evde kendi gücünü kanıtlayacak bir girişimde bulummuşsa, bu faaliyetini sürdürebilmesi için kendisine cesaret verilmelidir. Ergenin ilk girişimleri uygunsuz ve başarısız bile olsa, tavır değişmemelidir. Bu işlemde ana-babanın sabrı gerekebilir.Anne-babalar, öncelikle bu evrenin, gelişim gereği, geçici bir bunalım dönemi olduğunun bilincinde olmalıdırlar.Bunun yanında; anne-babalar objektif, dengeli, sabırlı ve kuvvetli olmaya özen göstermelidirler. Ergeni başkalarının önünde eleştirmemeye, davranışlarını başkalarıyla kıyaslamamaya özellikle dikkat etmelidirler. Ergenin artık bir çocuk olmadığının, sözle ve davranışla hatırlatarak, onun için gerekli olan destek ve güveni sağlamalıdırlar.Kısaca, kuşaklar arası çatışmaları ortadan kaldırmak için, yetişkinlerle ergenler arasında dengeli ve düzenli bir iletişim kurarak diyalogu gerçekleştirmek ve ortak değerler oluşturmak, en akıllı çözüm yolu olmaktadır. Ergenlik Dönemi II Havighurst a göre Ortaöğretim ergenlik dönemindeki öğrenciler aşağıdaki psiko-sosyal durumdadırlar. Öğretmenlerimiz, öğrencilerin içinde bulundukları bu zihinsel durumu dikkate alarak eğitim-öğretim faaliyetlerini düzenlemelidirler. 1- Sosyal davranışları geliştirmeye devam etme 2-Bir yetişkin erkek ya da kadın sosyal rolünü edinme 3-Yetişkinlerden bağımsız , kendi duygusal özerkliğini elde etme. 4-Bir mesleğe doğru yönelip , hazırlanmaya başlama 5-Evliliğe ve bir aile kurmaya hazırlanmaya başlama 6-Toplumsal sorumluluklar almaya istekli olma ve toplumsal görevlerini yerine getirebilme Kalıtım, çevre ve zaman etkileşiminin yanı sıra gelişimde önemli olan üç temel ilke daha bulunmaktadır. Bu ilkelere göre ; a) gelişim yordanabilir bir sıra izler b) gelişimde bireysel ayrılıklar bulunmaktadır c) yaşamın değişik dönemlerinde farklı türden gelişmeler önem kazanmaktadır. 1- ERGENLİK DÖNEMİNDE BEDENSEL BÜYÜME VE GELİŞME Çocukluk döneminde göreceli olarak yavaşlayan bedensel büyüme ve gelişme , ergenlik döneminde yeniden hızlanarak , bu dönem sonunda yetişkinlikteki yapısına ulaşır.Genç için hızlı bir gelişim sürecine giren ergenlik dönemi, oldukça çalkantılı bir dönemdir. Gençler ne –yetişkin- ne de –çocuk- olarak kabul edildikleri bu geçiş dönemine uyum sağlamakta güçlük çekerler. 11-12 ile 17-18 yaşları arasında kaplayan ergenlik döneminde fizyolojik ve hormonal değişiklikler kendini gösterir. Cinsiyet hormonların salgılamaya başladığı ve bu hormonların vücuttaki öteki hormonlarla birleşmesi , kemik ve kaslardaki büyümeyi hızlandırır. Kızlarda ergenlik dönemine girildiğinin belirtisi, adet kanamasının görülmesidir. Bu duruma göğüslerdeki büyüme de eşlik eder. Erkeklerde ise kızlardaki gibi ergenlik döneminin başlamasının açık bir belirtisi bulunmamaktadır. Ancak vücutta kıllanmanın , cinsel organlarda büyüme ve sperm üretiminin başlaması , ergenlik çağına geçiş işaretleri olarak kabul edilmektedir. Ortalama olarak , ergenlik dönemine kızların 11-13 , erkeklerin 13-15 yaşları arasında girdikleri kabul edilmekle birlikte , bu dönemin kesin sınırları yoktur. Kuramsal olarak dönemin ortalarına gelindiğinde kızların hemen hepsi , erkeklerin ise büyük bir kısmı ergenliğe ulaşırlar. Ergenliğe ulaşma yaşına bağlı olarak bedensel görünüm de değişikliğe uğramaktadır. Ergenlik öncesi çocuk görünümündeki bedensel yapı ergenlik sonrası bir yetişkin görünümüne sahip olur. Kızlar , genel olarak erkeklerden daha önce ergenlik dönemine girdiklerinden , 11-12 yaşlarında boyca ve kiloca erkekleri geçerler. Ancak 16 yaşlarına varıldığında , durum yine eski haline döner ve erkekler kızlardan daha uzun ve ağır olur. Geç ya da Erken Olgunlaşma Ergenlik çağında oldukça hızlı olan bedensel gelişim hızı bazı bireysel farklılıklar gösterir ve aynı yaşlardaki gençlerin fiziksel görünüşlerinden büyük farklılıklara yol açabilir. Bu dönemde gençlerin dış görünüşleri , benlik algılarını büyük ölçüde etkiler. Özellikle orta son , lise birinci sınıflardaki öğrencilerin fiziksel yapıları arasında büyük farklılıklar göze çarpar. Aynı yaşlardaki öğrencilerin bazıları uzun boyları , gelişmiş yapılarıyla bir yetişkin görünümün delerken ; bazıları çelimsiz yapıları , kısa boyları ile bir ilkokul öğrencisi görünüşündedirler. Gerçekten de ortaöğretim kurumlarının dışında hiçbir okulda , aynı yaşlardaki öğrenciler arasında , böylesine çarpıcı farklılıklar dikkati çekmez.Aynı yaşlardaki gençlerin , fiziksel gelişme açısından birbirinden büyük farklılıklar göstermeleri onları nasıl etkilemektedir. ?Bu soru birçok psikoloğun dikkatini çekmiş ve araştırma konusu olmuştur. Bu konuda yapılan araştırmalardan elde edilen genel bulgu, -beden imgesi-nin yani bireyin kendi bedenini algılama biçiminin , geç ya da erken olgunlaşmaya bağlı olarak , kızları ve erkekleri farklı biçimlerde etkilediğini göstermektedir. Söz konusu araştırmalar ile ilgili bulgular şöyle özetlenebilir. ( Biehler ve Snowman 1983; Sprinthall ve Sprinthall, 1977)Erken olgunlaşanlar (EO) ile geç genç olgunlaşanlar (GO) arasında zeka bölümü ve sosyal ekonomik düzey açısından anlamlı bir farklılık bulunamamıştır. Bununla birlikte üst sosya ekonomik düzeyden gelen ve yüksek zeka bölümüne sahip çocukların daha erken olgunlaştıklarını gösteren bazı araştırma bulguları da bulunmaktadır.EO erkek çocuklar , akranları tarafından daha çok ilgi görmekte ve lider olarak kabul edilmektedirler. Daha dışa dönüktürler, karşı cinsle daha fazla ilgilidirler ve kültürel normlara daha kolay uym sağlarlar. ( Ancak bu özellikler alt sosyal ekonomik düzeyde , orta ve üst sosyo ekonomik düzeye oranla daha yaygındır. )GO erkek çocukları yaşıtları arasından pek popiler değillerdir. Ancak daha enerjik ve hareketlidirler. Dikkatleri üzerine toplayacak türden davranışları da daha sık gösterirler.EO kız çocuklarını , yetişkinlik dönemlerinde yaşıtları ile karşılaştırdıklarında daha çekingen oldukları gözlenmiştir. Sosyal ve kişisel özellikleri açısından da ortalama düzeyin altında bir görünüm sergilemektedirler. Ancak orta ve üst sosyo ekonomik düzeyden gelenlerin , alt sosyo ekonomik düzeydekilere oranla kendilerine olan güvenleri daha fazladır.GO kız çocukları kendilerine daha güvenli , daha dışa dönük ve yaşıtları arasında daha fazla benzerlik göstermektedirler. 1-Bedensel Yapıların Ergenler Üzerindeki Etkileri Ergenlik çağındaki gençlerin yaşadıkları evlerin çoğunda dikkati çeken tartışma konularından biri , gençlerin ayna önünde geçirdikleri zamandır. Sürekli dış görünüşü inceleyerek saatlerce saçına şekil vermeye çalışan , yüzündeki sivilceyi örtmek için uğraşan gençlerin benzer davranışları , ailenin diğer üyelerinin zaman zaman sabırlarını taşırarak öfkelenmelerine neden olur.Ergenlik döneminde ortaya çıkan düşünce sisteminde ve duygusal yapıdaki değişikliklere bağlı olarak gençler dikkatlerini kendi üstlerine , öteki dönemlere oranla çok daha fazla yoğunlaştırırlar. Çevrelerindeki hemen herkesin de kendileriyle ilgilendiklerine inanırlar. Onlara göre giysilerindeki bir uygunsuzluk , görünüşlerindeki bir değişiklik çevrelerin hemen dikkatini çekecektir. Ergenlik çağına has bu -ben merkezci- düşünce yapısı beraberin, ergenlik çağındaki gençlerin az ya da çok hemen hepsinde gözlenen , dış görünüşlerinin yeterince iyi olmadığına ilişkin kaygıları da getirir. Önceki gelişim dönemlerinde pek şikayetçi olmadıkları boyları , kiloları ciltlerindeki bozukluklar gibi birçok şeyden yakınmaya başlarlar. Ergenlik döneminde , çocukluk dönemlerinde rastlanmayan bir hızla beden yapısındaki oranlarda , dış görünümünde değişiklikler ortaya çıkar. Ana-babaları , öğretmenleri kendilerine karşı uygun tutumlar gösteren ergenlik çağındaki gençler , kendilerinde olan değişmeleri kolayca kabullenebilirler. Ancak gençlerin hepsi çevrelerindeki yetişkinlerden destek almaya aynı şansa sahip değillerdir ve bedenlerindeki hızlı değişme ayak uydurmakta güçlük çekerler. Bazıları - çevre tarafından kabul edilebilmek için, en önemli şey dış görünüştür- gibi hatalı düşüncelere kapılırlar. Kabul görmek için , dış görünüşlerini , reklamlarda , filmlerde , gençlik dergilerinde gördükleri ya da akranları arasında popüler olduklarını düşündüklerini modellere benzetmeye çalışırlar. Bununla birlikte bu çaba genellikle geçicidir; gençlerin çoğu ergenlik dönemlerinin sonlarına doğru ben merkezci düşünceden de sıyrılmalarına bağlı olarak ve göreceli olarak daha bağımsız ve daha tutarlı bir dış görünüşü benimsemeye başlarlar.Olumlu bir beden imgesi geliştirmek oldukça uzun bir zaman ve deneyim gerektirmektedir. Ergen , değişik kalıp ve tutumları deneye deneye , çocuklardaki kimliğinden daha farklı bir benlik kavramı geliştirmeye başlar.-Bireyin kendisi, fiziksel ve sosyal çevresiyle olan etkileşimleri sonucu sahip olduğu kendine ait birtakım duygu, değer ve kavramlar sistemi- olarak tanımlanabilecek benlik kavramının, birey tarafından olumlu olarak algılanmasının ve algılanan benliğin kabul edilmesinin ruh sağlığı üzerindeki önemli büyüktür.( Kılıçcı, 1989 ) Olumlu bir benlik kavramına sahip olmada beden imgesinin olumlu olmasının da önemi büyüktür.Yapılan araştırmalar kızlarda fiziksel olrak çekici olma ; erkelerde atletik bir vücut tapısı ile olumlu benlik algısına sahip olma arasında olumlu ilişki olduğunu göstermektedir. ( Lerner ve Karabenick, 1974 ) Olumsuz bir beden imgesine sahip olan , örneğin çok kilolu ergenler , olumlu bir benlik geliştirmede sorunlarla karşılaşmaktadırlar. Olumsuz bir beden imgesi , yani gencin kendini güzel / yakışıklı olarak algılamaması , benlik kavramının da olumsuzluğuna yol açmaktadır.? Bu soruya verilebilecek bir yanıt - bu durumun nedeni gençlerin dış görünüşünden değil, davranışlarının niteliğinden kaynaklanmaktadır.- Biçiminde başlayabilir. Gençlerin dış görünüşlerinden değil, davranışlarının niteliğinden kaynaklanmaktadır- biçiminde başlayabilir. Gençlerin dış görünüşlerini beğenmemeleri dış görünüşleri yüzünden -alay edilecekleri- korkusuyla arkadaş gruplarına katılmaktan kaçınmaları, bir süre sonra onların arkadaş grupları tarafından da unutulmaya başlamalarına yol açabilir.Ancak genç artık aranmamaya başlanmasını, davranışlarına değil de dış görünüşüne bağlayabilir. -Dış görünüşüm nedeniyle hiç kimse benden hoşlanmıyor, bu yüzden beni aramıyorlar- biçimindeki mantıkdışı / irrasyonel bir düşünce biçimi, beraberinde başka bir mantık dışı düşünceyi getirebilir. Genç -hiç kimse benden hoşlanmıyor, beni sevmiyor , o halde ben sevilmeye değer bir insan değilim..- biçimindeki yanlış sonuçlara varabilir. Böyle hatalı bir mantık işleyişi , bireyin kendini değersiz olarak görmesi sonucuna yol açabilir. Böylece de benlik kavramının olumlu olması güçleşir. Aslında temelde olumsuz beden algısından kaynaklanan -reddedilme korkusu- bazen çok ciddi boyutlara ulaşarak , gencin tamamiyle içine kapanıp , bütün sosyal etkinliklerden kaçınmasına kadar uzanabilir.Her gelişim döneminin beraberinde getirdiği , organizmanın uyum sağlamasını ve özümsemesini gerektiren değişiklikler vardır. Uyum sağlanması gereken değişiklikler , ergenlik döneminde en üst düzeye ulaşır. Bu dönemde gencin gencin çevresindekilerden destek sağlanmaması kendisinde oluşan değişiklikleri özümlemesini zorlaştırır. ERGENLİK III Ergenlik döneminde fiziksel değişme ve gelişmelerin hızlı olduğu vücut hatlarının netleşmeye başladığı ,yine vücudun kıllanmaya başladığı, duygusal yaşantıların yoğunlaştığı bir ara dönemdir. Kendi kendine ben kimim, kime benzemeliyim, başkalarına nasıl görünmeliyim gibi sorular sorduğu dönemdir. Ergenlik döneminde başarılması gereken gelişim görevleri: 1) Cinsel rolü kabullenme : ona göre davranışlar geliştirme 2) Duygusal bağımsızlığını kazanma , kendi başına karar verebilme 3) Arkadaşlık yeteneklerini geliştirebilmesi 4) Çatışan değerleri uzlaştırma 5) meslek seçimini yapabilme 6) öz kimliğine ulaşabilme ve bunu kabullenme Ergenliğin ilk yıllarında birey ne çocuktur nede gençtir. Ergenliğin ilk yıllarında kişi çelişkili tutarsız davranışlar ortaya koyarken ergenliğin son yıllarında daha tutarlı ve belirgin davranış örüntüleri geliştirmeye başlamıştır. Eğer bir kimse bebeklik çağından başlayarak ergenlik yıllarına kadar getirdiği kişilik yapısında temel güven duygusu yerine suçluluk, başarı yerine yetersizlik duygusuyla yoğrulmuş bir benlik geliştirdiyse bu yapı ergenlik çağının doğal bunalımları sırasında çok fazla zorlanacaktır. Ergenliğin ilk yıllarında anne ve baba çocukları hakkında genellikle şöyle konuştukları görülmüştür. Asi ve hırçın, evde huysuz, durgun ,dalgın, sorumsuz, kendi başına buyruk, alıngan, karamsar vs. Bu olumsuz davranışlar benlik yapısının bir zorlama karşısında bulunduğunu göstermektedir. Bu zorlanmaların daha çok bağımsızlığa duyulan gereksinmenin artışından ve cinsel uyanıştan kaynaklandığı söylenebilir. Vücut enerjisinin büyük bir kısmını cinsel büyüme ve olgunlaşmaya sarf ettiğinden ergenin büyük bir kısmını cinsel büyüme ve olgunlaşmaya sarf ettiğinden ergenin dengeli beslenmesi gerekir. Ergende açlık dürtüleri sık hissedildiğinden bunu bastırmak için abur cubur yeme eğilimi artmaktadır. Bazı çocuklarda ergenliğin ilk yıllarında yüz ve bedenin bazı kısımlarının simetrisini kaybetme görünümünün geçici olacağı konusunda çocukların kaygısı giderilmelidir. Ergen yıllarında görülen ve çocukların çok şikayet ettikleri terlemelerin sağlıksız işareti olmadığın ama beden temizliği yönünden özen ve itina isteyen bir durum olduğu konusunda onlar bilinçlendirilmelidir. Bazı ergenlerin gelişen bedenlerinin utanç veya psikolojik rahatsızlık duymaları mümkündür. Bunun sonucu onlarda sakarlık artmakta, kambur oturma, kartal yürüme gibi alışkanlıkları gelişmektedir.Kimlik duygusu genç yetişkinlik yıllarında şu gelişim görevlerinin etkisi altında bireyde yerleşme olanağı bulabilmektedir. 1) aileden bağımsız olma duygusunun yerleşmesi 2) duygusal çelişkileri kabul edebilmeyi öğrenme 3) oterite ile ilgili ilişkileri düzenleyebilme 4) cinsellikle ilgili psikolojik olgunlaşmaya ulaşma 5) kendini güvende hissetme Topluma ters düştüğü halde ona yabancılaşmayan ya da topluma baş kaldıran gençler alkol ve uyuşturucu madde alışkanlığı içinde ya güçsüz benliğinin kendine verdiği acıyı unutmaya çalışmakta ya da aşırı bireyselleşme çabası içine düşmektedirler. Bedensel gelişmede değişiklikler: Boy uzaması, ağırlığın artması, yüzde sivilcelerin olması, hormonların yoğun çalışmasına bağlı olarak:sık terleme, keskin koku, ses değişmesi. kızlarda melodili bir hal alır. Erkeklerde ses çatallaşır. ERGENİN KİŞİLİK GELİŞİMİ Bağımsızlık arayışı içindedir. Grubun beğenisini kazanmak önemlidir. Kimlik arayışı içindedir. İlgi çekmek ister. Duygusal Gelişimi: Bencildir hem de fedakardır. Bir lidere körü körüne boyun eğerken diğer yandan yetişkinlere isyan eder. Karşı cins tarafından beğenilmek ister. ERGENLİK DÖNEMİDE KARŞILAŞILABİLECEK SORUNLAR Ergenlerin en hassas olduğu nokta güç kullanarak hükmedilmeye çalışılmasıdır. Ergen anne ve babalarından büyüdüğünü kabul etmelerini ne bu konuda tutarlı davranmalarını bekler. Böyle durumlarda ergen kendini anlaşılmamış ve engellenmiş hisseder. Bu dönem yoğun bir eleştirme, inceleme, karşılaştırma dönemidir. Kardeşler arası çatışma yaşar. Kardeşlerinden kendilerini anlamalarını büyüdüklerini fark ederek saygı göstermelerini beklerler. Anne babalar ergenlik döneminde çocuklarının kendilerinden uzaklaştıklarını hissederler ve üzülürler. Aslında ebeveynlerine her zamankinden daha fazla bağlıdır. Başarı ergenlik döneminde düşebilir. Nedeni dağılan bilgiyi toparlayamamak , ders çalışmak için gerekli motivasyonu sağlayamamaktır. Sürekli hayal kurmaktan, kendilerini verememekten şikayet ederler. Ancak nedenini anlayamazlar. Ergenler ilgi odağı olmaktan hoşlanırlar. Ergenler heyecanlı ve acelecidirler. Öğretmenlerde kişilik ve bilgi birikimine dikkat ederler.
__________________
Yaşamak,gecenin tüm karanlığına rağmen, buğulu bir cama güneşin resmini çizebilmektir |
|
![]() |
| Şu an bu konuyu görüntüleyen kullanıcı sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | Bu Konuda Ara |
| Görünüm Modları | |
|
|