|
||
![]() |
|
|
| Siyer-i Nebi (Peygamber Efendimiz'in Hayatı) Peygamber Efendimiz (sav) in hayatı ve diğer Peygamberler ile ilgili bilgileri buradan temin edebiliriz |
![]() |
|
|
LinkBack | Konu Araçları | Görünüm Modları |
|
|
#1 (permalink) |
|
Stajyer Moderatör
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Giriş: May 2008
Konum: kalpler sevgiyle yaşamalı
Mesaj: 6,346
Tecrübe Puanı: 1220
Rep Puanı: 121349
Rep Derecesi:
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Karar Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, ekseriyetin düşmanı Medine dışında karşılamak arzu ve görüşünde olduğunu anlayınca, şehirden çıkıp muharebeyi açık arazide kabul etmeye karar verdi. Ashabına hitaben de şöyle buyurdu: "Sabır ve sebat ederseniz bu defa dahi Cenâb-ı Hak size yardımını ihsan eder. Bize düşen azim ve gayret göstermektir!" Günlerden Cuma idi. Resûl-i Ekrem Efendimiz Cuma namazını kıldırdıktan sonra, Müslümanlara cihadın faziletinden cihada nasıl hazırlanacağından bahsetti ve şöyle buyurdu: "Cihadda geri durmak, gecikmek âcizliktir. Sabır ve sebât gösterildiği zaman Allah`ın yardımı gelir. Sabır ve sebât ediniz! Sabır ve sebât ettiğiniz takdirde, Allah`ın yardımı sizinledir."563 Resûl-i Ekrem Efendimiz, vakti giren ikindi namazını da cemaâte kıldırdıktan sonra, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer`le birlikte Hâne-i Saâdetine girdi. Bu iki Sahabî Efendimizin hazırlanmasına yardımcı olacaklardı. Resûl-i Ekrem içerde zırhını giymek, kılıcını kuşanmakla meşgulken, dışarda toplanmış bulunan Müslümanları Sa`d bin Muaz ile Üseyyid bin Hudayr Sahabîleri ikaz ederek şöyle dediler: "Medine`den çıkmak istemediği halde, siz çıkmaları için Resûlullaha ısrar edip durdunuz. Halbuki ona emir gökten iner. Siz bu işi ona bırakınız. Onun istediğini yapınız!" Bu sözler, Medine dışında düşmanı karşılamak fikrinde olanları bir derece de olsa yumuşattı, hattâ pişmanlık bile duyar oldular. Resûl-i Ekremin zırhını giyinmiş, kılıcını kuşanmış bir halde evinden çıktığını görünce şöyle dediler: "Yâ Resûlallah! Senin hoşlanmadığın şeyi biz istemeyiz. Eğer Medine`de kalmak istiyorsan kalalım! Sana aykırı hareket edemeyiz. Hz. Resûlullahın cevabı şu oldu: "Bir peygambere, zırhını giydikten sonra, düşmanla çarpışmadan ve Allah onunla düşmanları arasında hükmünü vermeden zırhını sırtından çıkarmak yakışmaz."564 Arkasından da şöyle buyurdu: "Sürâtle size emrettiğim şeyleri yapmaya bakınız. Allah`ın `ismini anarak gidiniz. Sabır ve sebât gösterdiğiniz müddetçe, Allah size yardım edecektir."565 İslâm Ordusu Hazırlanan Müslümanlar 1000 kişi civarında idi.566 Sayıca Kureyş ordusunun üçte biri kadar. İçlerinde sadece yüz zırhlı vardı.567 Orduda üç sancak bulunuyordu. Mus`ab bin Umeyr Muhacirlerin, Üseyyid bin Hudayr Evslilerin, Hubab bin Münzir ise Hazreçlilerin sancağını taşıyordu. İslâm ordusu harekete hazırlanmıştı. Peygamber Efendimiz atına binmiş, yayını omuzuna asmış ve mızrağını eline almıştı. Medine`de yerine Abdullah bin Ümmi Mekrum`u bırakmıştı. Zırhlı iki Sahabî, Sa`d bin Muaz ile Sa`d bin Ubâde önünde, mücahidler ise sağ ve solunda yer alıyorlardı. İslâm ordusunun Uhud`a doğru hareket edeceği sıradaydı. Topal bir zat olan Amr bin Cemûh da sefere katılmak için gönlünde şiddetli bir arzu duydu. Her zaman Peygamber Efendimizle birlikte savaşa çıkan dört oğlu vardı. Onları çağırdı ve "Beni de sefere çıkarınız" dedi. Oğulları, "Resûlullah, senin sefere çıkmamana müsâade etti. Yüce Allah`da seni mazeretli saymıştır" dediler. Gönlü Allah ve Resûlullah muhabbetiyle yanıp tutuşan Amr, oğullarının bu sözlerine aldırış etmedi. "Yazıklar olsun size!" dedi. Siz, beni Bedir seferinde Cenneti kazanmaktan alıkoymuştunuz. Uhud seferinde de mi alıkoyacaksınız? Herkes Cennete giderken, ben evde oturup kalamam!" Sonra da doğruca Peygamber Efendimizin huzuruna çıktı. "Yâ Resûlallah! Bu oğullarım, şunu bunu bâhane ederek beni sefere çıkmaktan alıkoymak istiyorlar. Vallahi ben, seninle beraber sefere çıkmayı ve Cennette şu aksak halimle dolaşmayı arzu ediyorum!" dedi ve sordu: "Yâ Resûlallah! Sen, benim Allah yolunda çarpışmamı ve şehid düşüp şu aksak ayaklarımla Cennette gezip yürümemi uygun görmez misin?" Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, "Evet, uygun görürüm" dedikten sonra şöyle ilâve etti: "Amma Allah, seni mazeretli saymıştır. Sen cihadla mükellef değilsin!" Sonra bu Sahabînin oğullarına şöyle dedi: "Siz, onu seferden alıkoymaya mecbur değilsiniz. Onu serbest bırakınız. Umulur ki Allah, ona şehidlik nasib eder."568 Bunun üzerine Amr bir Cemuh derhal silâhlandı ve kıbleye dönerek, "Allah`ım! Bana şehidlik nasib et" diye duâ etti.569 İslâm ordusu Seniyye Tepesine gelmişti. O sırada Peygamber Efendimiz, dönüp arkasına baktı. Okçulardan mürekkep kalabalık bir askeri birlik gördü. "Kimdir bunlar?" diye sordu. Mücahidler, "Abdullah bin Übey`in Yahudî müttefiklerinden altı yüz kişilik bir topluluk" cevabını verdiler. Resûl-i Ekrem "Onlar Müslüman olmuşlar mı?" diye sordu. "Hayır, yâ Resûlallah" denilince, Efendimiz şu emri verdi: "Gidip onlara söyleyiniz, geri dönsünler. Onların yardımına ihtiyacımız yok."570 Peygamberimizin Orduyu Teftişi İslâm ordusu Şeyheyn tepelerine geldiği zaman, Resûl-i Ekrem durup ordusunu bizzat teftişten geçirdi. Bu sırada on beş kadar küçük yaşta çocuğu da geri çevirdi. Fakat, içlerinde mücahidler safından ayrılmak istemeyen, müşriklere karşı küçük yaşta da olsa savaşmak isteyenler vardı. Bunlardan biri de Rafi` bin Hadic idi. Ayağındaki mestlerin ucuna basarak Resûl-i Ekreme uzun görünmek istiyordu. Sonradan bir Sahabînin "Yâ Resûlallah Rafi` iyi ok atar" demesi ve ordudan ayrılmasını istememesi üzerine Peygamber Efendimiz, onu da orduya aldı. Arkadaşı Rafi`in orduya alındığını gören bir başka küçük Sahabî Semüre bin Cündüb, babasına, "Babacığım, Resûlullah Rafi`e müsâade etti, beni ise geri çevirdi. Halbuki ben güreşte onu yenebilirim" dedi. Baba Mürey bin Sinan, teklifi Resûl-i Ekreme iletti. Peygamber Efendimiz güreşmelerini istedi. Güreşte Semüre`nin Rafi`i yıktığını görünce onunda orduya katılmasına izin verdi.571 Henüz on beş yaşlarında bulunan bu gencecik Sahabîler, işte böylesine büyük bir şevkle mücahidler safında müşriklere karşı savaşmak istiyorlardı. Peygamberimizin ordusunu teftişi sona erdiği zaman, güneş de o günkü vazifesini bitirip guruba doğru kaymaya başlamıştı. Az sonra Bilâl-i Habeşî akşam ezanını okudu. Resûl-i Ekrem, mücahidlere namazı kıldırdı. Aynı şekilde yatsı namazı da eda edildi. Peygamber Efendimiz geceyi burada geçirecekti. Muhammed bin Mesleme kumandasındaki elli kişilik bir devriye birliğini de orduyu muhafaza altında bulundurmak ve etrafı kontrol etmekle vazifelendirdi. Resûl-i Ekrem Efendimiz, mücahidlere yatsı namazını kıldırdıktan sonra, "Bu gece bizi kim bekleyecek?" diye sordu. Mücahidler arasından bir ses geldi: "Ben, yâ Resûlallah!" Peygamber Efendimiz, "Sen kimsin?" diye sordu. Aynı sesin sahibi, "Zekvân bin Abd-i Kays`ım" diye cevap verdi. Resûl-i Ekrem, "Sen otur!" diye emretti. Aradan az bir zaman geçtikten sonra Peygamber Efendimiz tekrar, "Bu gece bizi kim bekleyecek?" diye sordu.Yine mücahidler arasından bir ses yükseldi: "Ben, yâ Resûlallah!" Efendimiz, "Sen kimsin?" diye sordu. Sesin sahibi, "Ben, Ebû Seb`im," diye cevap verdi. Peygamber Efendimiz ona da, "Sen otur" buyurdu. Bir müddet bekledikten sonra Peygamber Efendimiz sorusunu üçüncü sefer tekrarladı: "Bu gece bizi kim bekleyecek?" Yine Müslümanlar arasından bir ses yükseldi: "Ben beklerim yâ Resûlallah!" Efendimiz, "Sen kimsin?" diye sordu. "Ben, İbni Kays`ım" diye cevap verdi. Peygamber Efendimiz ona da, "Sen otur!" dedi. Aradan bir müddet geçtikten sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Üçünüz de kalkınız" buyurdu. Yalnız bir kişi ayağa kalktı. Bu, Zekvân bin Abd-i Kays`ti. Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Diğer arkadaşların nerede?" diye sorunca, Zekvân, "Yâ Resûlallah! Üç seferinde de sorunuza cevap veren ben idim" dedi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz ona şöyle duâ etti: "Git, sen bize muhafızlık et! Allah da seni muhafaza etsin." Zekvân, hemen zırhını giyindi. Kalkanını aldı. Bütün gece Peygamber Efendimizin yanında nöbet tuttu.572 İslâm Ordusu Uhud`da Sabaha yakın Peygamber Efendimiz (a.s.m.), ordusuyla birlikte Şeyheyn`den ayrıldı ve Uhud`a doğru yürüdü. Artık her iki ordu da birbirini fark edebiliyordu. Düşman karşıda görünüyordu. Mücahidler cephesinde sabah ezânı göklere dalga dalga yayılıyordu. Saf bağlayan Müslümanlar, Hz. Resûlullahın arkasında silâhlarını çıkarmadan düşmanlarının gözleri önünde namazlarını edâ ettiler. Bu arada Peygamber Efendimiz, tedbir babında, zırhının üzerine ikinci bir zırh, takkesinin üzerine ise miğfer giydi.573 Münafıkların Ordudan Ayrılması Artık iki ordu karşı karşıya gelmişti. Her biri harp nizamıyla meşgul oluyordu. Bu sırada oraya kadar çekine çekine korku içinde gelmiş bulunan Abdullah bin Übey bin Selûl ortaya atıldı. "Muhammed, rey ve görüş sahibi olmayan gençlerin sözünü dinledi. Benim sözümü dinlemedi. "Ey ahali! Bir türlü anlayamıyorum; şuracıkta biz ne diye canımızı vereceğiz"574 deyip kavminden ve münâfıklardan üç yüz kadar askerle geri döndü. Münâfıkların ayrılmasıyla İslâm ordusu 700 kişiden ibâret kaldı. Kureyş ordusunun dörtte biri kadar. Abdullah bin Übey, münâfıklardan bir grupla, İslâm ordusundan ayrılmakla kalmadı. Sâir Müslümanları da tesir altına almaya çalıştı. Onun geri döndüğünü gören Hazreç Kabilesine mensup Selimeoğulları ile Evs Kabilesine mensup Hariseoğulları da geri dönmeye niyetlendiler. Fakat, Allah`ın inâyeti yetişti ve onları bu tereddütlerinden kurtardı. Kur`ân-ı Âzimüşşanda bu hususla ilgili olarak şöyle buyurulur: "Allah, sizden iki birliğin halini de işitip görüyordu ki, onlar dostları ve yardımcıları Allah olduğu halde, bir an bundan gaflet ederek dağılmaya yüz tutmuşlardı. Halbuki mü`minler ancak Allah`a güvenip Ona tevekkül etmelidir."575 Münâfıklarla İlgili İnen Âyet "İki ordunun karşılaştığı gün başınıza gelen, Allah`ın izniyle idi ve gerçek mü`minleri ayırd etmek içindi. "Münâfıkları da mü`minlerden ayırıp ortaya çıkarmak içindi. Onlara `Gelin, Allah yolunda savaşın veya müdâfaada bulunun` denildi. Onlar ise, `Eğer gerçekten bir savaş olacağını bilsek elbette sizin peşinizden gelirdik` dediler. Onlar o gün küfre îmandan daha yakın idiler. Onlar, kalblerinde olmayan şeyi dilleriyle söylerler. Allah ise onların gizlediklerini hakkıyla bilir."576 Muhayrık`ın İslâm Ordusuna Katılışı Muhayrık büyük bir Yahudî âlimi idi. Medine`de bol serveti vardı. Resûl-i Ekrem Efendimizi, mukkaddes kitaplardaki sıfatlarıyla tanırdı. Fakat, kavminden çekindiği ve dininin tesirinden kendisini bir türlü kurtaramadığı için bu sıfatları açıklamıyordu. Bu durumu Uhud Harbine çıkışa kadar devam etti.(İbni Hişâm, Sîre, 2:164-165.) Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, mücahidlerle Uhud Gazâsına çıktığı sıradaydı. O âna kadar bildiğini açıklamayan Muhayrık şöyle dedi: "Ey Yahudî cemaâti! Vallahi, siz Muhammed`in peygamber olduğunu, ona yardım etmenin, üzerinize düşen bir vazife ve yerine getirmeniz gereken bir hak olduğunu pekâla bilirsiniz!" Yahudîler, "Bugün Cumartesi günüdür! Hiçbir şeyle meşgul olunmaz" diye cevap verdiler. Bunun üzerine Muhayrık, kılıcını ve harçlığını yanına aldı. Akrabasından birisine, "Eğer, bugün öldürülürsem, mallarımın hepsi Muhammed`indir. O dilediğini yapmaya serbesttir." diyerek vasiyette bulundu ve gidip İslâm ordusuna katıldı. Şehid düşünceye kadar da müşriklerle çarpıştı. Bunun üzerine Resûl-i Kibriyâ Efendimiz ona şu iltifatta bulundu: "Muhayrık, Yahudî ırkından, hayırlı bir kişidir."(İbni Hişâm, Sîre, 2:165) Muhayrık`ın vasiyeti üzerine Peygamber Efendimize kalan mülkleri: Bisab, Sâfiye, Delâl, Hüsnâ, Avaf, Bürka ve Meşrebe adlarını taşıyan yedi bahçe ve bostandı.(İbni Sa`d, Tabakât, 1:502-503.) Muhayrık`ın mallarını teslim alan Efendimiz, onların hepsini vakfetti. Medine`deki vakıfları umumiyetle Muhayrık`ın mallarındandı.(İbni Hişâm, Sîre, 2:165) İslâm Ordusu Karargâhı Günlerden Cumartesi idi. Peygamberimiz atından indi, yürüyerek sayıca az, îmân ve cesarette büyük ordusunun saflarını bizzat kendisi tanzim etti. Sağ ve sol kanadı düzene soktu. İslâm ordusunun arkasında Uhud Dağı vardı. Yüzü ise Medine`ye doğru idi.577 Resûl-i Kibriyâ Efendimiz bu arada oldukça mühim bir yer olan Ayneyn Tepesine elli muharipten teşekkül eden bir okçu müfrezesini vaziyet almak üzere vazifelendirdi. Başlarına Abdullah bin Cübeyr`i tayin etti. Vazifeleri, Uhud ile Ayneny Tepesi arasındaki geçidi muhafaza etmek, düşmanın buradan İslâm ordusunu arkadan vurmasına fırsat vermemekti.578 Resûl-i Ekrem okçulara şu emri verdi: "Düşmanı yendiğimizi görseniz de, size haber vermedikçe, adam göndermedikçe yerlerinizden asla ayrılmayınız." Düşmanın bizi mağlup ettiğini görseniz de, yine kesinlikle yerinizi terk edip, yardımlarına koşalım demeyin."579 Bu emir ve tâlimatını iki sefer tekrarlayan Peygamber Efendimiz, daha sonra okçulara şu emri verdi: "Kuşların cesetlerimizi kapıştıklarını görseniz dahi, ben size adam göndermedikçe asla yerinizden ayrılmayınız."590 Resûl-i Kibriyânın emri ve talimatı böylesine net ve kesindi. İki Ordu Karşı Karşıya İki ordu da artık harp nizamına girmiş ve karşılıklı bekliyorlardı. İslâm ordusunda, Zübeyr bin Avvam zırhlı kuvvetlerin, Hz.Hamza ise zırhsız askerlerin başında vazifeli idi. Müşrik ordusunun sağ kol kumandanı Halid bin Velid, sol kol kumandanı ise Ebû Cehil`in oğlu İkrime idi. Süvari birliklerinin başında Safvan bin Ümeyye, okçuların başında ise Abdullah bin Ebi Rabia bulunuyordu.581 Müşrik ordusu cephesinde gürültü ve şamatanın bini bin paraydı. Gönülleri intikam hırsıyla dolu kadınlar türküler, şarkılar söyleyerek ve defler çalarak müşrikleri coşturmaya çalışıyorlardı. İslâm ordusu cephesi ise dualar, tekbirler, âminlerle inliyordu.Allah`tan yardım dileniyor, nusretini ihsan etmesi niyaz ediliyordu. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz de hitabesinde onları cihada, Allah yolunda savaşa, bu yolda sabır ve sebata, her şeye rağmen gayretle çalışmaya teşvik ve davet ediyordu. Gönülleri îmânla dolu, gözlerinden cesaret kıvılcımları sıçrayan mücahidler, bir an evvel "hücum" emrini heyecanla bekliyorlardı. Ya vurulup şehid olarak Allah`ın huzuruna çıkmak, ya da müşrik topluluğunu yerle bir etmek için yerlerinde duramıyorlardı. Taraflar birbirlerine oldukça yaklaşmışlardı. Bu sırada Kureyş ordusunun sancaktarı Talha bin Ebî Talha ortaya atılarak kendinden emin, mağrurane bir edâ ile seslendi: "Benimle çarpışmaya er meydanına kim çıkar?" Karşısına "Esedullah" ünvanının sahibi Hz. Ali çıktı. "Varlığım kudret elinde olan Allah`a yemin ederim ki, seni kılıcımla Cehenneme göndermedikçe veya kılıcınla Cennete girmedikçe seni bırakmayacağım!" diyerek hasmına şiddetli bir kılıç darbesi indirdi. Başını çenesine kadar yarıp ikiye ayırdı. Talha yere yıkılınca Hz. Ali geri döndü. Mücahidler, "Neden onun başını gövdesinden ayırmadın?" diye sordular. Hz. Ali, "Yere düşünce edep yeri bana taraf açıldı. Ondan hemen yüzümü çevirdim. İyi biliyorum ki; Allah onu yaşatmayacak öldürecektir" diye cevap verdi. Kureyş sancaktarının yere serilmesine Peygamber Efendimiz (a.s.m.) ve mücahidler son derece sevindiler ve bu sevinçlerini tekbirler getirerek izhâr ettiler. Talha yere serilince, Kureyş müşriklerinin sancağını kardeşi Osman bin Ebî Talha aldı. Ona karşı da Hz. Hamza çıktı ve omuzundan kılıçla vurup kolunu kesti. Bu sefer sancağı yine Abdüddaroğullarından Ebû Sa`d bin Ebî Talha aldı. Resûl-i Ekrem Efendimiz, Ebû Sa`d`a karşı da Hz. Ali`yi çıkardı. Çarpışmadan galip çıkan yine Ali oldu. Ebû Sa`d "Esedullah"ın kılıç darbeleri arasında can verdi. Sa`d öldürülünce Kureyş sancağını hemen Müsafi bin Talha bin Ebî Talha eline aldı. Onu da Âsım bin Sâbit Hazretleri okla vurup öldürdü. Ondan sonra Kureyş müşriklerinin sancağını Hâris bin Ebî Talha aldı. Âsım bin Sâbit Hazretleri onu da bir okla yere serdi.582 Hâris`ten sonra sancağı Kilab bin Talha aldı. Onu da Zübeyr bin Avvam (r.a.) bir hamlede yere serdi. Bu sefer sancağı Cülâs bin Talha aldı. Onu da Talha bin Ubeydullah Hazretleri öldürdü. Abdüddâroğullarından baba, oğul, kardeş ve amca olan tam yedi kişi Kureyş müşriklerinin sancağı altında kahraman mücahidler tarafından böylece yere serildiler. Bundan sonra sancağı yine Abdüddâroğullarından Ertat bin Şürahbil aldı. O da Hz. Ali`nin amansız darbeleriyle yere serildi. Sonra sancağı Şurayb bin Kâriz aldı. O da Ashab-ı Kirâmdan biri tarafından öldürüldü. Sancaktarlarının bir bir yere serildiğini gören Kureyş müşriklerini bir dehşet ve korku sardı. Öyle ki, sancaklarının yanına bile kimse yanaşmaya cesaret edemiyordu. Sonunda onu Alkame kızı Amre yerden alıp Kureyşlilere teslim etti.583 Abdüddâroğullarından sancağı tutacak kimse bulunmadığından yine onların kölelerinden Suvap sancağı taşıdı. Kuzman, vurup onun sağ elini kesti. Suvap sancağı sol eline aldı. Kuzman sol elini de kesti. Bunun üzerine Suvap sancağı kol ve pazularıyla tutmaya çalıştı. Fakat, daha fazla dayanamayıp arka üstü yere yıkıldı. Artık iki tarafın da beklemeye tahammülü kalmamıştı. Çarpışma, bir anda şimşek hızıyla başladı. Kılıç şakırtısı, ok vınlaması, at kişnemesi ve deve böğürmesi ortalığı kapladı. Allah yolunda savaşmaya can atan mücahidler kahramanca savaşmaya başladılar. Resûl-i Ekrem`in elinde bir kılıç vardı. Üzerinde: "Korkaklıkta ar, ilerlemekte şeref ve itibar var! İnsan korkaklıkla kaderinden kurtulamaz!" meâlindeki beyit yazılı idi. "Bu kılıcı benden kim alır?" diye sordu. Birçok Sahabî birden atıldı. "Ben, ben yâ Resûlallah!" diyerek ellerini uzattılar. Bu sefer Peygamberimiz, "Bunu hakkını vermek üzere kim alır?" diye sordu. Yine hararetle isteyenler çıktı. Aralarında Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Zübeyr bin Avvam da vardı. Resûlullah (a.s.m.) vermek istemedi. Bu sırada korkusuz, gözünü daldan budaktan sakınmayan biri ortaya atıldı. Ebû Dücâne`ydi bu! Resûlullaha, "Nedir onun hakkı, yâ Resûlallah!" diye sordu. Resûl-i Ekrem, "Hakkı; eğilip bükülünceye kadar düşmana sallamandır!" buyurdu. Bunun üzerine Ebû Dücâne, "Yâ Resûlallah! Ben onu, hakkını yerine getirmek üzere alıyorum!" dedi ve Hz. Resûlullahtan kılıcı teslim aldı. Ebû Dücane, elinde Resûl-i Ekremin şartlı teslim ettiği kılıcı, başında ise kırmızı sarığı olduğu halde müşriklere doğru çalımlı çalımlı yürümeye başladı. Bunun üzerine Fahr-i Âlem Efendimiz Ashabına şu ölçüyü ders verdi: "Bu öyle bir yürüyüştür ki, Allah onu, şu yerin [harp halinin> dışında hiçbir zaman sevmez!"584 Ebû Dücane, şimşek sürâtinde, düşman safları arasına girdi, kılıcını var kuvvetiyle hakkını vermek için sallamaya başladı. Önüne geleni bir-iki darbede yere seriyor, durmadan ilerliyordu. Bir ara dağın eteğinde deflerle müşrikleri savaşa teşvik eden kadınların yanına kadar vardığını fark etti. Orada biri müşriklere hiddetli hiddetli bağırıyor, onları vuruşmaya teşvik ediyordu. Yanına yaklaştı, kılıcını kaldırıp vuracakken, hasmından bir çığlık koptu. Bu Ebû Süfyan`ın karısı Hind`in çığlığı idi. Ebû Dücane, ona vurmadı. Kendisini o sırada gören Hz. Zübeyr bin Avvam, sonradan, neden o kadına kılıç sallamadığını soracak, Ebû Dücane ise şu cevabı verecektir: "Resûlullahın kılıcına hürmetimden, o kadının kanına bulaştırmak istemedim!"585 Diğer taraftan Hz. Hamza, elinde iki kılıç, "Ben Allah`ın arslanıyım" diye diye bir öne bir arkaya dönerek kılıcını sallıyor, müşriklerin üzerine cesaretle saldırıyordu. Mücahidlerin hepsi de düşmanla cesurca döğüşüyor ve kıyasıya mücadele veriyorlardı! Düşmanın Bozguna Uğraması Şirk ordusu, mücahidlerin bu kahramanca döğüş ve çarpışması karşısında fazla dayanamadı. Kendilerini bir korku ve dehşet sardı. Gerisin geriye kaçışmaya başladılar. Müşrik kadınlar defler çalıyor, şarkılar söylüyor ve paniğe kapılıp kaçan askerleri geri çağırıyorlardı. Ancak, cesaretin kaynağı îmândan mahrum kalbe deflerin çalınması, şarkıların söylenmesi ve şiirlerin okunması bile fayda veremiyor, müşrik askerleri gerisin geri herşeylerini, canlarını kurtarmak uğrunda terk ederek kaçıyorlardı. Harbin ilk safhası işte böylesine mücahidlerin üstün çarpışmaları ve Allah`ın yardımı ile Müslümanlar lehine neticelendi. İslâm ordusu henüz bozulmamıştı. Bu esnâda bir müşrik tarafından Abdullah bin Amr bin Harâm şehid edildi. Uhud`un ilk şehidi bu mücahid oldu. Oğlu Hz. Cabir der ki: "Babam Uhud seferine çıkmak için hazırlandığı sırada, geceleyin beni yanına çağırdı ve `Yavrucuğum! Belli olmaz. Belki de yarın Uhud günü ilk şehid ben olurum! Kızkardeşlerine iyi davranmanı vasiyet ederim. Üzerimde borç var. Borcumu öde` dedi. Gerçekten dediği gibi, ilk şehid kendisi oldu."586 553. Tabakât, 2/37 554. Sîre, 3/64; Tabakât, 2/37 555. Sîre, 3/64; Tabakât, 2/37 * Benî Mustalıkla Benî Hevn bin Huzeyme, Mekke`nin alt tarafındaki Hubşâ Dağı eteklerinde toplanıp, düşmanlarına karşı; sonuna kadar birlikte hareket edecekleri hakkında Mekkeli müşriklerle andlaşmış oldukları için, toplantı yerlerine nisbetle bu kabilelere Ahâbîş adı verilmiştir. 556. Tabakât, 2/37; Taberî, 3/12 557. Tabakât, 4/31 558. Sîre, 3/66-67; Tabakât, 2/37-38 559. Buharî, 3/27; İbni Kesir, Sire, 3/22 560. Tabakât, 2/45; İbni Kesir, Sîre, 3/24 561. İbn-i Kayyim, Zadü`l-Maad, 1/353 562. İbn-i Kesir, Sîre, 3/24 563. Belâzurî, Ensab, 1/315 564. Sîre, 3/38; Tabakât, 2/38 565. Tabakât, 2/38 566. Sîre, 3/63; Tabakât, 2/39 567. Sîre, 3/63; Tabakât, 2/39 568. Üsdül-Gâbe, 2/349; İsâbe, 2/206; Beyhakî, 9/24 569. İstiâb, 3/1168 570. Tabakât, 2/48; İnsanü`l-Uyûn, 2/232 571. Taberî, 3/12-13 572. Megazî, 169-170 573. Tabakât, 2/39 574. Sîre, 3/68; Tabakât, 2/39 575. Âl-i İmrân Sûresi, 122 576. Âl-i İmrân Sûresi, 166-167 577. A.g.e., 3/69; Tabakât, 2/39 578. Sîre, 3/70 579. Sîre, 3/70; Tabakât, 2/40 580. Tabakât, 2/40 581. Sîre, 3/70-71; Tabakât, 2/40 582. Tabakât, 2/41 583. Taberî, 3/17 584. Sîre, 3/71 585. A.g.e., 3/73; Taberî, 3/15 586. İbn-i Kesîr, Sîre, 3/87; Üsdü`l-Gâbe, 3/232
__________________
|
|
![]() |
| Şu an bu konuyu görüntüleyen kullanıcı sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | |
| Görünüm Modları | |
|
|