Home Rules Contact
Dini ilimler, Eğitim ve Kişisel gelişim siteniz

Haftanın Hadisi:
Hayra vesile olan, hayrı yapan gibidir.
Tirmizî, İlm, 14.
Kayıt Mail Üye Listesi Ajanda Konuları Okundu İşaretle

Dini ilimler, Eğitim ve Kişisel gelişim siteniz » Dinimizi Öğrenelim » Sohbetler » KUR'AN ve SÜNNETTEN / Tasavvufun Kaynağı Ve Hakikati

Sohbetler Hocaefendilerimize ait yazılı ve sesli sohbetleri burada bulacaksınız.

 



Yeni Konu Gönder Yanıtla
 
LinkBack Konu Araçları Görünüm Modları
Eski 01-29-2007, 10:29   #1 (permalink)
Profesör
 
RynerD kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Nov 2006
Mesaj: 2,110
Tecrübe Puanı: 62
Rep Puanı: 5719
Rep Derecesi: RynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond repute
RynerD is offline  
Varsayılan KUR'AN ve SÜNNETTEN / Tasavvufun Kaynağı Ve Hakikati


KUR'AN ve SÜNNETTEN / Tasavvufun Kaynağı Ve Hakikati

Burada bir meseleye daha açıklık getirmekte fayda var. Denilebilir ki kişinin ihsanı yaşamasına zarar veren tesirleri, ayet hadis ve alimlerin kitaplarından öğrenip teşhis ve tespit edebiliyoruz. Evet bu bir yere kadar doğrudur. Ancak bu marazları tedavi etme usulü ve kurallarını inceleyen ilim ise tasavvuftur.


Tasavvufun Kaynağı Ve Hakikati


Kaynak:Seyda Muhammed Konyevi (ks), Kur'an ve Sünnet Işığında Adab


A- Tasavvufun Tanımı

Tasavvufu, yine kendi terimleriyle şöyle tarif edebiliriz:

Tasavvuf: Ebedî saadete ulaşmak amacıyla, zâhirîn ve batının tamir; ahlakın tasfiye ve nefsin tezkiye hallerini içine alan, mânevî bir ilimdir.



Tasavvufun genel tanımı ise şudur:

İslam Dini'nin getirdiği hükümlerin, (Şeriat) müslüman şahıs tarafından, zahîrî ve bâtınî yönleriyle birlikte, ruhsatlardan faydalanmaksızın, azimet ve takva üzere tatbik edilmesidir.



Tasavvuf rûhî bir hayat olduğu için hakikatte; bizzat yaşamak, hissetmek ve halleriyle hemhal olmak sûretiyle anlaşılabilir ve anlatılabilir. Tasavvuf kitaplarında rastladığımız farklı anlatımlar ve izah tarzlarının asıl sebebi de budur. İslam Alimleri, kendi rûhî-manevî hayatlarına göre tasavvufu tarif ederken; bazıları bidayet (başlangıç) halleriyle, bazıları nihayet halleriyle, kimi zaman alametleriyle, kimi zaman da asıl ve esaslarına göre tarif etmişlerdir.



Her nekadar farklı izah tarzlarıyla karşılaşsak da ifade edilmek istenen manada birleşmektedirler. Hakikatte tasavvuf; Allah-u Zülcelal'in istediği mümin sıfatlarına bürünmek, ve Allah-u Zülcelal'in azim bir ahlak ile ahlaklandırdığı, Peygamber (s.a.v) Efendimizin ahlaki ile ahlaklanmaya çalışmaktır.



Tasavvuf öyle bir ilimdir ki batıl onun ne ardından gelebilir, ne de önüne geçebilir. O'nun ne önünde, ne de ardında hiç bir eğrilik yoktur. Çünkü tasavvuf, nübüvvet kandilinden alınmış bir nurdur. Nübüvvetin ötesinde ise bizim için alınacak bir nur yoktur.



İhsan Nedir?

Tasavvuf, İslam Dini'nin üzerine inşâ edildiği üç temel mefhumdan biri olan "İhsan"ı kendine gaye edinmiştir. 0 halde "İhsan"ın ne olduğunu anladığımız zaman, tasavvufun özünü ve gayesini de daha iyi anlamış olacağız.



Seyyid Muhammed Gamari (ks) Hazretlerine,

"Tasavvuf vahy-i semavî midir?" diye tasavvufun kaynağı ve özü hakkında bir soru sorduklarında, şöyle cevap vermişlerdir:

"Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e vahy-i semâvî nazil olduğu vakit, tarikat da onunla beraber, esas olarak kurulmuştur. Çünkü tasavvuf, şüphesiz ihsan makamıdır."



Cibril Hadisi

İhsan mefhumunu, bizzat hadis-i şeriflerde görmekte ve açık bir şekilde izah edildiğine şahit olmaktayız. Hz. Ömer (r.a)'in rivayet etmiş olduğu bir hadis-i şerif (Cibril Hadisi) şöyledir:

"Peygamber Efendimiz (s.a.v)'in yanında bulunduğumuz bir sırada, bir de baktık ki elbisesi bembeyaz, saçları simsiyah, üzerinde yolculuk yaptığına dair hiçbir alâmet olmayan ve hiçbirimizin tanımadığı bir kimse geldi. Peygamber Efendimiz (s.a.v)'in yanına (varıp) oturdu.



Dizlerini dizlerine dayayıp ve her iki avucunu iki uyluğu üzerine koyup:

Ya Muhammed! İslam nedir? Bana söylermisin dedi. Peygamber Efendimiz (s.a.v):

- AIlah'tan başka hiç bir ilah ve mabud-u billah olmadığına ve Muhammed (s.a.v)'in O'nun resulü olduğuna şehadet etmen, namazı ikâme etmen, zekâtı vermen, Ramazanda orucu tutman ve yoluna gücün yeterse, Beytullah'a Hacc etmendir" buyurmuştur. 0 (yabancı kimse):

- Doğru söylüyorsun, dedi.

Biz onun bu haline, hem Hz. Peygamber (s.a.v)'e soruyor, hem de O'nu tastik ediyor, diye hayret ettik. Ondan sonra,

- Bir de iman nedir? Bana söylermisin, dedi. Peygamber Efendimiz (s.a.v):

-İman; Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe iman etmendir. Bir de hayır, şer ve kadere iman etmendir, buyurunca yine:

- Doğru söylüyorsun, dedi.

Ve İhsan nedir? Bana söylermisin diye tekrar sordu. Peygamber Efendimiz (s.a.v) de:

- İhsan, Allah'a sanki görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Zira sen onu görmüyorsan o seni görüyor buyurdu. 0 yine:

- Doğru söylüyorsun. dedi...

Ve bu yabancı kimse gidince Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir müddet durdu: "Ya Ömer! Bilir misin o soran kimdi?" dedi. "Allah ve Resûlüllah bilir" dedim. 0 zaman buyurdular ki: "0, Cebrail idi. Size dininizi Öğretmek için geldi."( Müslim; Kitabül İman)



İşte Hz. Ömer (r.a.)'in rivayet etmiş olduğu bu hadis-i serifte, Peygamber Efendimiz (s.a.v) bize İslam Dininin üç rükun üzerine olduğunu bildirmiştir.

1.İslam: Zâhirî azalara taalluk eden amellerdir. (namaz, oruç, hac, zekât)

2. İman: Allah'a meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe, kaza ve kadere iman etmek gibi kişinin itikadına taalluk eden amellerdir.

3. İhsan: Bu da murakabe ve müşahede'ye taalluk eden amellerdir. Bu ihsan makamı, manevi huşu ve huzur içerisinde Allah'u Zülcelâl'e ibadet ederek kalbin temizlenmesine işaret etmektedir. Bundan dolayı ihsan makamı olmazsa dinin bir kısmını eksik bırakılmış olur.



Şöyle ki; bu hadis-i şerifte açıkça, kulun bütün ibadet ve kulluk görevlerini yerine getiren yani hayatının her anında, Allah-u Zülcelal'in kendisini gördüğünün, işittiğinin ve bildiğinin şuurunda olması gerektiği beyan edilmektedir. İşte, kişinin bu ihsan halini bozan sebepler; şeytanın vesvesesi, nefsin arzuları ve dış dünyanın etkileridir. 0 halde, bu tesirlerden kurtulmamız gerekmektedir ki ihsanı yaşayabilelim. Bu tesirlerden kurtulma yolu ise bunların sebeplerini, insana nasıl tesir ettiklerini ve bunlara karşı ne gibi tedbirler alınması gerektiğini; kısaca bu marazi durumun teşhis ve tedavisini bilmemiz gerekiyor.



Şüphesiz ki bu konu bir müslüman için en önemli konudur. Zira kulluğun temel mihengi, her yaptığını, her anını Allah rızası için yapabilmektir. İşte bu da tasavvuf ilmini zorunlu hale getirmektedir.



Burada bir meseleye daha açıklık getirmekte fayda var. Denilebilir ki kişinin ihsanı yaşamasına zarar veren tesirleri, ayet hadis ve alimlerin kitaplarından öğrenip teşhis ve tespit edebiliyoruz. Evet bu bir yere kadar doğrudur. Ancak bu marazları tedavi etme usulü ve kurallarını inceleyen ilim ise tasavvuftur.



Zira birer tasavvuf mütehassısı olan Mürşid-i Kamil; hem bu konulardaki zâhirî ilmini, hem tecrübelerini ve hem de bâtınî yolla Allah-u Zülcelal'in verdiği manevî ilmi kullanarak kişiyi tedavi etmektedir.

__________________
"Ölümü de öldüren RAB'BE secdeler olsun"
N.F.K.
Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 01-29-2007, 10:30   #2 (permalink)
Profesör
 
RynerD kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Nov 2006
Mesaj: 2,110
Tecrübe Puanı: 62
Rep Puanı: 5719
Rep Derecesi: RynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond repute
RynerD is offline  
Varsayılan


KUR'AN ve SÜNNETTEN / Tasavvufun Önemi

Tasavvuf, emir ve nehiy tahtında sabretmektir.

Tasavvuf, isterse kovsun, sevgilinin kapısına baş koymaktır.


Tasavvufun Önemi


Kaynak:Seyda Muhammed Konyevi (ks), Kur'an ve Sünnet Işığında Adab



Tasavvufun insan için önemini ve İslam dininin bir rüknu olduğunu şöyle ifade etmek mümkündür:
Ashab-ı Kiram, Tabiîn ve Tebe-i Tabiîn İslam aleminin en hayırlı insanları olarak kabul edilmiş, bunun böyle olduğunu, bizzat Peygamber Efendimiz (s.a.v) açık olarak bildirmiştir

"İnsanların hayırlısı benim devrimdekilerdir. Sonra bunların arkasından gelenler ve onların arkasından gelenlerdir. Ondan sonra yalan yayılacak, onların sözlerine ve fiillerine itimat etmeyin"(Buhari Kitâb'us-Şehadet Muslim Kitab'ul Fedailis Sahabe)

Bu konu da Abdülaziz Debbağ Hazretleri (ks) de Şöyle buyurmuştur. "Bu insanlar (Ashab-ı Kiram ve Tabiîn) hep Hakk'a bağlı, daima Hak'tan bahseden, uyandıkları zaman zikirle uyanan ve hareketleri ile Hakk'la beraber olan insanlardı. Müstesnası pek nadirdir."

Ashab-i Kiram ve Tabiîn esasen özlerinde saf oldukları için onlarda hayır da çoktu. Vücütlarında, alınlarında, Hakk'ın nuru parlardı. Onlarda ilim zahir olmuş, görünür hale gelmişti. İçtihad derecesine ulaşmışlardı. Bu insanlardan sonra zulmet, Ümmet-i Muhammed'i boğmaya başladı. Niyetler bozuldu ve arzulara fesat karıştı. İşte, bu Selef'in adet ve yaşayışlarından uzaklaşılmaya başlandığı için tasavvuf ve tarikat insanlar için zorunlu hale gelmiştir.

Şer'i sorumluluk iki kısımdır
1-Zâhiri amel,
2-Bâtınî amel,

Zâhirî amel; kişinin cismi ve azalarının yerine getirmesi gerekli emirler ve nehiylerdir. Bunlar, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, zina yapmamak, hırsızlık yapmamak, içki içmemek gibi sorumluluklardır.

Bâtınî amel denilen; Kalbe yönelik olan emir ve nehiyler, birinci kısma binaen daha önemlidir. Çünkü insanın maneviyatı, zâhirî amellerine temel oluşturur. İmansız olarak yapılan ibadetin yerini bulması beklenebilir mi? Bunun için manevi amel, zâhirî amelden daha önemlidir. Nitekim Allah-u Zülcelâl, âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur;

"...Kim Allah'ın Rahmetine müstehak olmak için Rabbiyle karşılaşmayı temenni ediyorsa salih amel yapsın, Allah'a ibadette şirk koşmasın." (Kehf:110)
Allah-u Zülcelâl bu Ayet-i Kerimede kalbi halis tutmayı emretmektedir. Peygamber Efendimiz (s.a.v)’de Ashab-ı Kiram'a kalbin ıslahını emretmiş ve kalplerini o cihete "teveccüh" ettirmiş, yönlendirmiştir.

Bunun için kalbin gizli olan hastalıklardan temiz-lenmesinin gerekliliğini bildirerek şöyle buyurmuştur:
"Uyanık olun, insanın cesedinde bir et parçası vardır. Eğer o et parçası iyi olursa, bütün vücut iyi olur. Eğer o fesada uğrarsa bütün vücutta fesada (bozulmaya) uğrar. Dikkat edin o da kalptir."(Buhari; Kitab'ul İman, Müslim; Kitabu'ul Miseka)

Allah-u Zülcelâl'in nazargâhı, yani insanları değerlendirmeye tabi tutarken baktığı yer insanların kalbidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bu konuda şöyle buyurmuştur.
"Muhakkak Allah sizin cesetlerinize, suretlerinize bakmaz. Tam tersine, kalplerinize bakar."( Muslim; Kitabu'l Ber ve Sıla)
Bu hadis-i şerifte kalbin ıslahı için teşvik, kalbin temizliği için emir vardır.
Öyle ise bizlere düşen görev, kalbimizdeki kötü sıfatları izale edip, yerine güzel ahlak ve Allah-u Zülcelâl'in hoşuna gidecek sıfatları yerleştirmektir. Çünkü insanın Allah'a karşı salih olabilmesi için kalbinin ıslah olması şarttır.

Allah-u Zülcelâl bir âyet-i kerimede;
"0 gün ne mal, ne de oğullar fayda vermez; Ancak Allah'a selim bir kalble gelen (fayda görür)." ( Şûara: 88-89 )

Başka bir âyet-i kerimede ise;
"İnsanların kalplerinin Allah'ı anması ve O'ndan inen gerçeğe, içten bağlanması zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar; onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı, çoğu yoldan çıkmış kimselerdir." (Hadid; 6)

Bunun için insan kalbini kötü sıfatlardan, manevi hastalıklardan temizlemelidir. Bu kalb temizliği de ancak tasavvufu yaşamakla mümkündür.
Tasavvufun ilk şartı, kalbi Allah'ın zatından başka her şeyden temizlemektir. Bunun anahtarı ise kalbi, Allah'ın zikrinde istiğrak (zikir nurunun kalbi kaplaması) haline vardırmaktır.
Evet, şânı anlatıldığı gibi olan bu tasavvuf yolunda, nasıl şüphe izi aranır. Bütün mümin kardeşlerimizi akılları ile şuurlu olarak düşünmeye davet ediyoruz. İslamın temel rükunlarından biri olan "ihsan makamını" yakalamak, ancak onun alameti olan tasavvufla mümkündür.

Tasavvuf, emir ve nehiy tahtında sabretmektir.
Tasavvuf, isterse kovsun, sevgilinin kapısına baş koymaktır.

Yukarıda da sıraladığımız delillerin yanında, tasavvufun ısrarla üzerinde durduğu bâtınî amellerle ilgili ayet-i kerime varmıdır, diye bir soru gelebilir akla. Evet açıkça bâtınî niyet ve amellere işaret eden ayet-i kerimeler vardır. Bir örnek vermek gerekirse; Allah-u Zülcelâl şöyle buyurmuştur:
"Deki, ancak bizim Rabbimiz bâtınî ve zâhirî olan fevahiş (kötü) davranışları haram kılmıştır." ( Araf/ 33 )

Diğer bir âyet-i kerimede de:
"Zahiri ve bâtınî olan kötülüklere yaklaşmayın" (En'am, 151) buyurmuştur. Allah-u Zülcelâl nasıl zâhirî azalarımızla yaptığımız kötü hareketleri haram kılmışsa, bâtınî olan; kin tutmak, riya (gösteriş) da bulunmak, hased etmek gibi kötü hareketleri de haram kılmıştır. Öyle ise bu bâtınî olan kötü sıfatları da izale etme çabasına girmemiz gerekir. Bunun yegâne yolu da şânı büyük olan tasavvuf yoluna girmektir.

İbn-i Haldun (ks) şöyle buyurmuştur:
"İhlas ilmini okumak; ucub, riya, hased gibi manevi hastalıkları bilmek ve bunlardan muhafaza olmaya çalışmak farz-ı ayndır (her müslümana farzdır). İnsanın nefsi için her birisi birer afet olan kibir, gazap, cimrilik, ihanet gibi hastalıkları bilmek ve kendini bunlardan muhafaza etmek de farz-ı ayndır." Peygamber Efendimiz (s.a.v)
"Kalbinde zerre kadar kibir bulunan, cennete giremez" (Muslim; Kitab'ul İman ) buyurmustur.

Tüm bunlardan sonra bizim için en önemli görev, kendimizi bu kabih (çirkin) hastalıklardan temizleyip, halis bir kalble Allah-u Zülcelâle yönelmektir. Bu da ancak tasavvuf ile mümkündür.

Sonuç olarak tasavvufun aslı; Kur'an ve Sünnet yolunda yürümektir. Tasavvuf üstadlarının tarif ettiği yoldan, ne olursa olsun ayrılmamaktır. Bidatleri, boş arzuları, nefsanî istekleri terk etmektir. Hürmet gösterilmesi gereken mübarek zatlara ve diğer mahlukata karşı saygıda kusur etmemektir. Bilhassa, virdlerin (alınan ders) devamlı yapılmasına dikkat etmektir.
İste tasavvufun aslı ve özü budur. Kim bu tarif ettiğimiz yoldan saparsa, muhakkak o, hak erleri makamından düşmüş olur.
__________________
"Ölümü de öldüren RAB'BE secdeler olsun"
N.F.K.
Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 01-29-2007, 10:31   #3 (permalink)
Profesör
 
RynerD kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Nov 2006
Mesaj: 2,110
Tecrübe Puanı: 62
Rep Puanı: 5719
Rep Derecesi: RynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond repute
RynerD is offline  
Varsayılan


KUR'AN ve SÜNNETTEN / Mürşid-i Kamile İntisabın Gerekliliği

Muhakkak alimler peygamberlerin varisleridir. Onlar dinar ve dirhemlere varis olmamışlardır. Ancak ilme varis olmuşlardır" (Buhari; Müsned) buyurmuştur.


Mürşid-i Kamile İntisabın Gerekliliği


Kaynak:Seyda Muhammed Konyevi (ks), Kur'an ve Sünnet Işığında Adab



--------------------------------------------------------------------------------


Allah-u Zülcelâl âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur:

"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve sadıklarla beraber olun." (Tövbe, 119)



Sadıklarla beraber olmak nefsin temizlenmesi ve güzel sıfatlarla bezenmesidir. Bu sayede takvada muvaffak olmak mümkündür. Bunu başarabilmek için de bir Mürşid-i Kâmile intisab etmek ve onların sohbetlerinde bulunmak şarttır. Çünkü sadıklarla beraberlik cismani olarak sohbetle, ruhani (manevi) beraberlik ise rabıta ile olur.



Sadıklarla beraber olmanın ve bir Mürşid-i Kâmile intisab etmenin faydası ve tesiri; hem ameli olarak zahire iktida etmesiyle, hem de ruhi olarak kendisine tesir etmesiyle meydana gelmektedir.



Peygamber Efendimiz (s.a.v) Ashab-ı Kiram'ı, Adab-ı Ders ve Adab-ı Nefs olmak üzere iki şekilde terbiye etmişlerdir. Allah-u Zülcelâl Habibini bu iki adab ile adablandırmıştır. 0 da ashabını böylece adablandırmıştır.



Adab-ı Ders; zâhirî olarak yapılan bütün ibadetlerin Allah-u Zülcelâl'in istediği şekilde yapılmasıdır.

Adab-ı Nefs; nefsin ve ruhun kötü sıfatlardan temizlenmesi ve güzel sıfatlarla muttasıf (bezenmiş) olmasıdır.



Allah-u Zülcelâl'in veli kulları da bu iki Adabla Adablanmışlar ve kendilerine tâbi olanları da bu şekilde Adablandırmaktadırlar. Çünkü Mürşid-i Kâmiller, bir silsileye dayalı olarak günümüze kadar gelmişlerdir. İşte bu sebeple, Peygamber Efendimiz (s.a.v)'in gerçek manada varisleri olan Mürşid-i Kâmillere intisab etmek ve onlardan istifade etmeye çalışmak son derece faydalı ve gereklidir.



Şeyh İsmail Bursevî (ks) hazretleri şöyle buyurmuşlardır:

"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve sadıklarla beraber olun" âyet-i kerimesinden murad, Mürşid-i Kâmillerdir. Ciddiyetle bir insan onların kapılarında hizmet eder, muhabbetiyle nazarlarında kabul olunursa, onların feyz ve bereketlerinden dolayı mâsivayı (kötülüğü) terk etmeye muvaffak olur. Allah-u Zülcelâl'in yolunda olan, istikamette basarılı olur ve ilahi huzura kavuşur."



Sadıklarla beraber olmak emrinin hikmeti şudur: İnsan halini, suretini, fiilini başka bir zatın iradesiyle icra etmez ise şüphesiz heva ve hevesinden ayrılamaz, ayrılamadığı için de kısa olan ömrünün hepsini beyhude harcar, gerçek maksadına ulaşamaz. Ancak kendisini başka bir zatın emrine verirse, nefsi ölmüş olur, kalbi var olur. Nasıl ilim tahsil eden bir genç, alim bir kim-senin nezaretinde cehaletten kurtulursa; kişi de kâmil mürşidin emri altında amel ve ihlasta başarılı olabilir.



Peygamber Efendimiz (s.a.v) Ashab-ı Kiram'ı sohbetleriyle birlikte feyz vererek yetiştirmiştir. İşte Mürşid-i Kâmillerde hakiki varisler olmalarından dolayı, muridlerini sohbet, teveccüh ve nazarlarıyla yetiştirirler.



Ebu Derda (ra)'dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.v):

"Muhakkak alimler peygamberlerin varisleridir. Onlar dinar ve dirhemlere varis olmamışlardır. Ancak ilme varis olmuşlardır" (Buhari; Müsned) buyurmuştur.



Bu hadis-i şeriften açıkça anlaşılacağı üzere sadece ilmi, zâhirî ilim olarak alıp, manevi ilmi gözardı etmek, ancak büyük bir cehaletin eseridir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) Ashab-i Kiram'ı nasıl küfür bataklığından, zulmetten ve cehaletten kurtarmış ise Mürşid-i Kâmiller de kendileriyle beraber olanları, kendi vasıflarıyla donatırlar.



Bazılarının yaptığı gibi zâhirî ilmi kabul edip, manevi ilmi reddetmek suretiyle tasavvuf ehline dil uzatmak, bunlara bir menfaat sağlamadığı gibi o tasavvuf ehline de bir zarar veremez.



Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Benim ümmetimden hak üzere bir cemaat olacaktır. Bir kimsenin onları Hak yoldan çevirmeye çalışması onlara zarar vermez, ta ki Allah-u Zülcelâl'in emri gelinceye kadar bu böyle devam eder." (Müslim; Kitab'ul İmare, Buhari, Kitab'ul İ'tisam, İbni Mace; Kitab'us-Sünne, Tirmizi.)



Bu hadis-i şerifin bize çok açık mesajı vardır. Peygamber Efendimiz (s.a.v)'in varisleri, Hak üzere Ümmet-i Muhammed'i kıyamete kadar irşad edeceklerdir. 0 varisler ki hakiki Mürşid-i Kâmillerdir. Çünkü onlar hem zâhirî, hem de manevi irşad yapabilenlerdir.



Bu yüzden onlarla beraber olmak, büyük bir ilaç olduğu gibi onlardan ayrılmak da acı bir zehirdir. Öyle ki Mürşid-i Kamillerle beraber olan kimseler, şaki de olmazlar. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Mu'minin ferasetinden korkun. Çünkü onlar Allah'ın nuruyla bakarlar" ( Tirmizi. Kitabuttefsir)



Mürşid-i Kâmiller avcıya benzerler. Nasıl ki avcılar ince hünerlerle, türlü tuzaklarla vahşi hayvanları avlayarak, onlardaki vahşet sıfatını terbiye ile giderip, hüner ve marifet öğretirlerse; Mürşid-i Kâmiller de sohbet teveccüh, himmet ve nazarlarıyla, azgın nefislerin, tuğyan ve isyanlarını giderip ıslah ederek, itaat sıfatını kazandırırlar. Kulluk edebini öğreterek ilahi sırlara vakıf kılarlar.



Zâhirî ilimle, eğitim ve Kur'an okumakla manevi ilim elde edilmez. Ve de kötü sıfatlarla muttasıf olunduğu için gurur, kibir, riya gibi hastalıklar insanın helakına bile sebep olabilir.



Rivayete göre bir kimse tek başına 60 yıl bir adada Allah-u Zülcelâl'e ibadet etmiş ve birçok ihsanlara sahib olmuştu. Netice olarak Allah-u Zülcelâl ona bir melek gönderip şöyle demiştir:

"Sana ibadetinle mi muamele edeyim, yoksa kendi rahmetimle mi?"



0 adam uzun yıllar ibadet ettiği için kendisinde bir gurur hasıl olduğundan;

"Amelimle muamele et" dedi. Allah-u Zülcelâl de onun hesabını gördü. 0 adamın ameli bir göz nimetinin bile karşılığını veremedi. Ve adamı Cehenneme götürürlerken, adam hatasını anladı ve rabbinden mağfiret diledi. Allah-u Zülcelâl de merhamet ederek ona kendi rahmetiyle maumele etti. Ve cennetine gönderdi.



İşte bu yüzden, insan ne kadar çok ibadet ederse etsin, bir Mürşid-i Kâmile bağlanıp onunla beraber olursa, daima yapmış olduğu ibadetini az görür ve Rabbine daha fazla ibadet etmeye gayret gösterir. Eğer mürşidi olmazsa, nefis ve şeytan insanı çok kolay aldatır. Az olan ibadetini bile çok görür ki Allah muhafaza helak olur.



Her insan manevi olarak mezmum (kötü) olan gurur, kibir, riya, hased, gıybet gibi hastalıklara müpteladır. Bunların temizlenmesi için de bir Mürşid-i Kâmilin manevi terbiyesine girmek şarttır. Bazı insanlar bu türlü hastalıklara müptela odukları halde, kendilerinin hastalıklarını bilmezler ve tedavi etmek için de herhangi bir çaba göstermezler. Bunlar cehl-i mükerrep (kendilerini alim olarak gören cahiller) içindedir. Şeriat zahirdir, ancak bu hastalıklar manevidir.



Allah-u Zülcelâl bu cehl-i mükerrep içinde olanlar hakkında şöyle buyurmuştur:

"De ki: size amelleri en çok hüsrana gidenleri haber vereyim mi? Kendilerinin gerçekten sanat yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa gitmiş olanları. (Kehf 103-104)



İnsanın kendi yüzünü görebilmesi icin güzel bir aynaya bakması lazımdır. Ayna olmadığı zaman nasıl kendini göremezse, hatalarını görebilmesi ve bunları iyileştirmeye çalışması için de bir Mürşid-i Kâmile gitmesi ve hatalarını, sıkıntılarını anlatarak çarelerini bulup bu manevi hastalıklardan kurtulması lazımdır.



Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.v):

"Mü'min mü'minin aynasıdır" (Buhari; Kitab'ül Edep) buyurmuştur. Yine bu konuda Allah-u Zülcelâl de şöyle buyurmuştur:

"Muhakkak size; Allah'a ve son güne ümit besleyip te, Allah'ı çokça ananlar için Allah'ın Rasulünde pek güzel bir örnek vardır."(Ahzap;2l )



Bu âyet-i kerimede Allah-u Zülcelâl, Peygamber Efendimiz (s.a.v)'e tabi olmayı ve ona ittiba etmeyi Ashab-ı Kiram'a öğretmektedir. Nasıl Asr-ı Saadet'te Peygamber Efendimize (s.a.v) iktida edip tabi olunmuş ise günümüzde de O'nun varislerinin yanında olup, onlara uymak suretiyle Allah-u Zülcelâl'e yönelmek icab etmektedir. Allah-u Zülcelâl'in işareti ve emri bu yöndedir.



Bundan dolayı hakiki varislerle beraber olmak, sohbetlerine devam etmek ve irşadları altına girmek şarttır. Böylelikle imanımız kuvvetlendiği gibi, emraz-i kalbiye (kalbi hastalıklar) ve nefsimizin kusurları kaybolmaya yüz tutarak güzel sıfatlarla bezenmeye başlarız.
__________________
"Ölümü de öldüren RAB'BE secdeler olsun"
N.F.K.
Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 01-29-2007, 10:33   #4 (permalink)
Profesör
 
RynerD kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Nov 2006
Mesaj: 2,110
Tecrübe Puanı: 62
Rep Puanı: 5719
Rep Derecesi: RynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond repute
RynerD is offline  
Varsayılan


KUR'AN ve SÜNNETTEN / Müçtehit Alimlerin Tasavvuf Hakkındaki Hükümleri

Muhaddis Ahmed bin Hacer Haysemi, Fetava-i Hadisiye isimli eserinde şöyle buyurmuştur: ‘Hulasa olarak Allah-u Zülcelâl'e süluk eden şahıs için en güzel yol, bu söylenenlere vasıl olmak için, bir tabib-i azam olan Mürşid-i Kâmile tabi olup, tedavisinin altına girmektir.’


Müçtehit Alimlerin Tasavvuf Hakkındaki Hükümleri


Kaynak:Seyda Muhammed Konyevi (ks), Kur'an ve Sünnet Işığında Adab


--------------------------------------------------------------------------------


Sadıklarla beraber olmanın gerekliliğine ayet ve hadislerin ışığında açıklık getirmeye çalıştık. Bütün bunlara ilave olarak müçtehid ulemanın sözlerinden de birkaç delil alarak konuyu neti-ceye bağlayacağız.



Muhaddis Ahmed bin Hacer Haysemi, Fetava-i Hadisiye isimli eserinde şöyle buyurmuştur: ‘Hulasa olarak Allah-u Zülcelâl'e süluk eden şahıs için en güzel yol, bu söylenenlere vasıl olmak için, bir tabib-i azam olan Mürşid-i Kâmile tabi olup, tedavisinin altına girmektir.’



İmam Fahreddin-i Râzî (ks) Tefsir-i Kebir'inde fatiha suresindeki;

‘(Ya Rabbi) bizi, o kendilerine nimet verdiğin mesutların yolu olan doğru yoluna hidayet eyle’ (Fatiha, 5,6 ) ayet-i kerimesinde: ‘Bir kimsenin ancak bir Mürşid-i Kâmile teslim olup manevi dairesine girmek suretiyle, kendilerine nimet verilen kişilerin doğru yoluna hidayet olabilir’ diye işaret ettiğini söylemiştir.

Hüccet-ül İslam İmam-ı Gazali (k.s), Sufiyyeye dahil olmanın ve onlarla beraber bulunmanın, farz-ı ayn olduğunu söylemiştir. (Şerh'ul Hikem li İbni Uceybe c. 1/ s. 7)



Çünkü hiçbir kimse kusurlardan ve manevi hastalıklardan beri değildir. Yalnız bu durumdan peygamberler hariçtir, manevi hastalıklardan ve kusurlardan kurtulabilmek için mutlaka bir Mürşid-i Kâmile teslim olup intisab etmek gereklidir, demektedir.



Tarikat ehline, Musa (as)'nın Hızır (as)'a yapmış olduğu şu teklif şeref olarak kafidir. Nitekim Allah-u Zülcelâl, Kur'an-ı Kerim'de bu kıssayı hikâye ederek;

‘Musa (a.s)'nın Hızır (a.s)'a ‘Sana öğretilen ilimden bana da öğretmen şartıyla sana tabi olabilir miyim?’ buyurmuştur.



Musa (a.s) Ulu'l Azam peygamberlerden olduğu halde, Hızır (as)'a manevi ilminden dolayı mutabaat yapmayı ve kendisini bu konuda irşad etmesini teklif etmiştir.

Musa (a.s): ‘Ya Rabbi (bilmek istiyorum) yeryüzünde benden daha alim bir kimse var mı?’ (Kehf,66) Diye Allah-u Zülcelâl'e münacaatta bulundu.



Allah-u Zülcelâl; ‘Evet kulum Hızır vardır,’ buyurdu Musa (a.s) onunla konuşmayı ve beraber olmayı murad etti. Allah-u Zülcelâl'de onların buluşmasını sağladı. Musa (a.s) Hızır (a.s) ile bir araya geldiği zaman bu ayet-i kerimeyi ona söyleyerek kendisine tabi olmayı teklif etti.



İşte bu ayet-i kerime, tasavvuf ehlinin, bu manevi ilmi elde etmek için bir Mürşid-i Kâmile intisab etmesinin gerekli olduğuna en büyük delildir.

Ahmet bin Hambel (r.a.) daha önceleri tasavvuf ve tarikatı tasvip etmediği halde, Ebu Hamza Bağdadi (k.s)'yi gördükten sonra tasavvuf ve tarikatın Hak ve de gerekli olduğunu itiraf etmiştir. Hatta oğlu Abdullah'a;

‘Oğlum bu insanlardan ayrılma, onlarla beraber ol; bütün emirlerin başı bunlardadır.’ (Allah-u Zülcelâl'in tanınması, zühd, vera güzel âhlak) diye nasihatta bulunmuştur.



İmam-ı Gazâlî (rh.a.) kendine bir mürşid arayıp bulduktan sonra, mürşidiyle beraber olmak sureti ile kendini yetiştirmeye çalışmıştır. Ve uzun zaman ondan istifade etmiştir.

İzzettin bin Abdusselam mürşidi Hasan-ı Şâzelî'nin uzun zaman yanında bulunmuş ve sohbetlerine devam etmiştir. Hatta şöyle buyurmuştur:

‘Ben şeyh Hasan-ı Şazeli ile beraber olmadan önce kemalâtı ve İslam âhlakını bulamamıştım. Ancak onunla beraber olduktan sonra buldum.’



İmam-ı Gazali'ye ‘Hüccet-ül İslâm’, Şeyh İzzettin bin Abdüsselam'a da ‘Sultan-ül Ulema’ dedikleri halde ve ikisi de şeriatı ve zâhirî ilmi en üst düzeyde bilmelerine rağmen yine de bir Mürşid-i Kâmile intisab etmişler ve tarikata girmişlerdir.



Bütün bu deliller gün gibi aşikâr olduğu halde, bu ahir zamanda bizler niçin buna ihtiyaç duymuyoruz?



Halbuki Allah-u Zülcelâl;

’Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve sadıklarla beraber olun’ (Tevbe,119) diye emretmiştir, diğer bir âyet-i kerimede de;

‘Bana yüz tutanın yolunu tut’ (Lokman,15) buyurmuştur.



Bu âyet-i kerimelerden de anlaşıldığı gibi bir kimsenin bir Mürşid-i Kâmile intisab etmesi vaciptir. Hatta İmam-ı Gazali'nin buyurduğu gibi farz-ı ayn'dır. Çünkü sadıklarla beraber olmak, emir olarak bildirilmiştir.



Şeyh-ül Ekber İbn-i Arabi (k.s) şöyle buyurmuştur:

‘Her zamanda Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (r.a.) gibi içi dışı, sözü özü birleşen zevatlar bulunmaktadır. Onlara sadıklar denir. Çünkü onlar özleriyle imanlarında, fiilleriyle amellerinde, sözleriyle hallerinde sabit, doğru, müstakim, haktan ayrılmaz zevatlardır. Bunlarla beraber olmayı Allah-u Zülcelâl emretmiştir.’



Peygamber Efendimiz (s.a.v) Haris bin Malik (r.a.)’e;

‘Ya Haris! Nasıl sabahladın?’ diye sormuş, O da;

‘Hak bir mümin olarak’ cevabını verince, Peygamber Efendimiz (s.a.v.);

‘Ne dediğine bak. Şüphesiz her hakikat için bir hakikat vardır. İmanın hakikati nedir’? (Bunu ispat et.) buyurmuştur.



Haris bin Malik (r.a.) ‘Ben Nefsimi dünyadan çevirdim cennetteki mü'minlerin sanki birbirlerini ziyaret ettiklerini görüyorum. Cehennemdeki insanların da sanki ateşin içinde yuvarlandıklarını görüyorum. Allah-u Zülcelâl'i Arş-ı Âlâ'da bariz (tecelli ettiğini) görüyorum deyince’ Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: ‘Sen Hak bir mü'minsin haline devam et’ diye üç kere tekrar etti ve ‘kim kalbini nurlandırmak istiyorsa Haris'e baksın.’ (Şuab'ul İman; c.7/ s. 363.) buyurdu.



Tabi bu bakış manalı bir bakıştır. Zâhirî ve surî bakış murad edildiği gibi, rabıtadan murad olan manevi bakış da kastedilmiştir. Bu tür bir bakıştan dolayı insanın üzerine Allah-u Zülcelâl'in rahmeti, feyzi ve bereketi geldiği için kalbi münevver (nurlandırmak) eder. İşte Mürşid-i Kâmillerin yüzüne bakmak da böyledir. Bu bakış İster zâhirî olsun, ister manevi olsun farketmez. Elde edilen menfaat aynıdır.
__________________
"Ölümü de öldüren RAB'BE secdeler olsun"
N.F.K.
Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 01-29-2007, 10:33   #5 (permalink)
Profesör
 
RynerD kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Nov 2006
Mesaj: 2,110
Tecrübe Puanı: 62
Rep Puanı: 5719
Rep Derecesi: RynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond repute
RynerD is offline  
Varsayılan


Tasavvuf îlminin Doğuşu ve Gelişimi


Tasavvufun amelî-hâlî ve temel esasları itibariyle, vahyin gelişiyle birlikte, bizzat Peygamber (s.a.v) tarafından hayata geçirildiğini, önceki bölümde belirtmiştik. Özellikle Mekke Devri, daha çok dini-ahlakî prensiplerin yer aldığı bir rûhî olgunluk kazanma dönemi olmuş ve Sahabe-i Kiram; bu usûl üzere, bütün ümmetin Mürşid-i Kamil'i, Peygamber Efendimiz (s.a.v) tarafından yetiştirilmiştir.



Tasavvufun müstakil bir ilim olmaya başlaması ise diğer temel İslâmî ilimler olan; Fıkıh, Tefsir, Akaid ve Hadiste olduğu gibi Asr-ı Saadet'ten iki-üç asır sonradır. Aynı şekilde, bu ilimler de esasları itibariyle, Peygamber Efendimiz (s.a.v) zamanında mevcut olmakla beraber, henüz ihtiyaç hissedilmediğinden tedvîn edilmemiş, düzenli birer ilim dalı olarak ortaya konulmamıştır.



Tasavvuf ve diğer İslâmi ilimlerin bir ihtiyaç haline gelmesi, Sahabe-i Kiram ve Tabiîn'den sonraki dönemlerde, dinin aslından uzaklaşılması sebebiyledir. Rasûlüllah (s.a.v)'in tebliğ ettiği hakikî din nuru gizlenip, itikatta sapıklıklar, fikirler arasında ihtilaf vaki olmaya başladı. Cehalet insanlara galebe çalınca; eski adet, gelenek ve görenekleri ibadetlerle karışır, bazen de onların yerini alır hale geldi.



İnsanlar kendi hak bildiği yolda gitmeye ve dünyaya çokça meyletmeye başladı. Dini hükümler ve kurallar, esasları yönünden ikinci plana itilerek, ayetler ve hadisler siyasi veya şahsî amaçlarla indî yorumlara tabî tutulmaya başlandı. Yalnız bir topluluk, salih ameller işlemek, ıssız yerlerde uzlete çekilerek zikir ve ibadetle uğraşmak yolunu seçti.

Sonraları zaviyeler, tekkeler ve hânkahlar inşa edilince; arı-duru kulluk mücadelelerini daha sistemli bir şekilde sürdürmeye koyuldular. Salih amellere devam ve tashih-i itikad sonucunda; güzel haller meydana gelmeye, saf zihinler ve cilalı gönüller, marifet-i ilahiyi almaya, yudum yudum tatmaya başladı. Böylece taklidî imandan, tahkiki imana geçtiler.



İmam Kuşeyrî (k.s) Hz.lerinin ‘Risale’si gibi tarihî kaynaklara göre, ilk tekke Suriye'nin Reml şehrinde bulunan Ebû Hâşim Tekkesidir. İlk defa sûfî ismini alan da bu zattır. (ölm. 150/767).

Ardından Sufiyye mesleğine ilk hareket veren şahıs; Süfyân-ı Sevrî (ks) hazretleridir (ölm. 161/778). Râbiatü'l-Adeviyye (ks)/ şeybetü'r-Râî (ks) o devrin feyiz pınarlarındandır. Sonraki asırda, tasavvufun yayılmasına en çok hizmetleri geçen zatlardan ikisi; Zinnuni Mısrî (ölm. 245/859) ve Ebû Yezid Bestâmî'dir. (ölm. 261/875), Allah-u Zülcelal sırlarını artırsın. (Eraydın/ Selçuk; Tasavvuf ve Tarikatlar, (s. 61)



İşte tasavvuf ilmi böyle bir ortamda, önceleri Evliyaullah'ın sözleri ve hallerinin anlatımından ibaretken; sonraları Cüneyd Bağdadî (ks) (ölm. 279/908) gibi zatlarında eser vermesiyle düzenli bir ilim haline gelmeye başladı. Aslında, zahir ilimlerde eser verilmesi bir ilmin olgunluğuna delil olabilmekteyse de, tasavvuf ilmi gibi manevi bir sahada asıl delil, yine tasavvuf üstatlarının kendi hal ve idraklarıdır, kavrayışlarıdır. Yani, nasıl Fıkıh sahasında; Kur'an-ı Kerim ve Hadis'ten sonra fâkih alimlerin ilmî mülahaza ve görüşleri, bizim için amel yapılabilecek sağlam bir görüş oluşturuyor ve onların bu zahîrî içtihatlarına tabi oluyorsak; aynı şekilde manevî-ruhî hayatımızda da esası Kur'an ve Sünnet'le sabit olan, zikir, fikir, nefis tezkiye ve muhasebesi, rabıta, hatme (zikir meclisi) gibi batınî meselelerde de manevî görüş ve içtihad sahibi olan tasavvuf büyüklerine, Mürşid-i Kamillere tabi olmalı, onları taklit etmeliyiz.



Peygamber Efendimiz (s.a.v), dört büyük halife olan Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (rhm)'ye ayrı ayrı zikirler telkin etmiş, ancak bunlardan ikisi yaygınlık kazanmıştır.

Hz. Ebu Bekir (r.a) Efendimizden neşet eden tarik, Sıddıkiyye ismi ve ‘hafî’ (gizli) zikri ile vasıflanırken;



Hz. Ali (ra) Efendimizden de ‘cehri’ (açıktan) zikir ile vasıflanan tarikatler

ortaya çıkmıştır. Bu iki ana koldan ayrılan tarikatler ise yukarıda izah ettiğimiz sebeplerden dolayı, farklı tatbik şekilleri kazanmıştır. Bazı Mürşid-i Kamiller, yeni bir usul vaz etmeyip kendilerinden önceki üstadının mesleğini devam ettirmişlerdir.
__________________
"Ölümü de öldüren RAB'BE secdeler olsun"
N.F.K.
Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 01-29-2007, 10:37   #6 (permalink)
Profesör
 
RynerD kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Nov 2006
Mesaj: 2,110
Tecrübe Puanı: 62
Rep Puanı: 5719
Rep Derecesi: RynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond repute
RynerD is offline  
Varsayılan


BAZI TASAVVUFÎ TERİMLER


Veli-Velayet
Veli, Allah'a dost veya Allah için dost olan kimsedir. Allah-u Zülcelal, veli kullarını her an gözetir, korur ve bir an bile onları kendi nefisleriyle başbaşa bırakmaz.
Veli, Allah'a karîb (yakın) olan kimsedir. Kurbiyyet, yani Allah'a yakınlık; mekan olarak değil, marifetullahda istiğrak, O'nun kudretine, azametine tam iman, zikr-i daim ve hakikî kulluktur. Çünkü, Allah-u Zülcelal:
‘Kendisine iman edenlerin yardımcısıdır (velî). Onları karanlıklardan kurtarıp, nûra çıkarır.’(Bakara;257)
Velayetin şartı; Kur'an ve Sünneti muhafazadır, tam tatbik etmektir.
Velayet iki kısımdır; Velâyet-i Amme; Bütün müminler için geçerlidir.
Velâyet-i Hâssa: Seyr-i Sülûk erbabına ait velayettir ki; kulun Hak'ta fenasından ve Hak'la bekasından ibaret bir haldir.

İrşâd-Mürşid
Kur'an-ı Kerim'de irşâd; doğruluk, hayır, fayda ve akıllı manalarında kullanılmıştır. Mürşid de; kendisi doğru, akıllı ve hayırlı olup, insanları doğruya, hayra yönelten kimse olarak belirtilmiştir.
Hakikatta insan iki yolun salikinden biridir; Birisi Allah-u Zülcelal'in nimetlendirdiklerinin yolu (Fatiha; 7); Diğeri, gazaba uğrayıp, dalâlete düşenlerin yoludur.(Fatiha; 7)
İlk mürşid Hz. Peygamber (s.a.v) ve Kur'an-ı Kerimdir. Hayrı ve şerri yaratan Allah-u Zülcelal, kulların hayırda olmalarına razı; şerde ve küfürde olmalarına razı değildir (Zümer/ 7)
Şer kuvvetler olan nefis, şeytan ve dünya vazifesini yaparken, bu tür düşmanlara karşı kullanacağımız silahları, strateji ve taktiği, ilâhî iradeye uzanan gönül erlerinden, yani gerçek Mürşid-i Kamillerden öğrenmeliyiz. Mürşid (şeyh); bil'l-asâle ‘İnsan-ı Kâmil’ olan Hz. Peygamber (s.a.v) Efendimize vekalet etmektedir. Yaratılışındaki firâsetin ve sahip olduğu ilmin derecesine göre müridin kalbindeki ve mizacındaki sertliği, fesadı yavaş yavaş gidermeye çalışır.

Mürşid-i Kâmilin Alâmetleri
Bir Mürşid-i Kamil'e intisab etmek isteyen kişinin bilmesi ve aradığı zatta görmesi gereken bazı vasıflar vardır. Aşağıda anlatılan özelliklere sahip olmayan kişinin ardından gidilmez ve rehberliği kabul edilmez:
1. Alâmetlerinin sonu yoktur. Fakat en önemlisi, Zat-ı muhteremin her fiili, kavli ve ameli Resûlüllah (sav)'in siyreti (hayatı) gibi olup, buna aslâ aykırı harekette bulunmaz ve kabul dahi etmez.
2. Huzuruna varıldığı zaman, bütün gamı, kederi gider. İnsanın içinde bir ferahlık ve muhabbet uyanır.
3. Meclisinden ayrılmak istemezsin. Bir İnci tanesi gibi söylediği her sözden, şevkin ve muhabbetin artar.
4. Ziyaretine gelen herkes, büyük veya küçük, genç veya ihtiyar, hatta devlet reisi bile olsa elini öpmeye mecbur ve hayır duasını niyaz ile mesrur olurlar. (Miftahül Kulûb s. 8-47)
5. Dünya, makam ve koltuk sevgisine iltifat etmezler,
6. Zincirleme olarak, Hz. Peygamber (sav)'e dayanacak bir şekilde silsilesi belli olan basiretli bir Zât'a tabi olmuş ve zâhirî olarak mürşitliği tasdik edilmiş olmalı,
7. Mürşid insanlardan alan değil onlara sürekli olarak veren kişidir. ‘Sizden hiç bir ücret istemeyen kimselere uyun. Onlar hidayete ermiş kimselerdir.’
8. Mürşidin bulunduğu mahalde muhabbet, tevhid, sevgi ve kardeşlik etrafı kuşatmıştır.

Mürid
Mürid (irade eden; bağlı olan); kalbini Allah-u Zülcelal'den gayri her şeyden yana öldürmüş, sadece O'nu arzulayan, O'na müştak, dünyanın süsünden, debdebe ve ihtişamından yüz çevirmiş kimsedir. Gerçek mürid, yüzünü Hakk'a yönelten ve O'na ulaşmak için tarikat disiplinine uyan, mürşidine bağlı bir vasfa sahiptir. Küllî iradeye teslim olana teslim olmak, Hakk'a teslimiyettir.

Keramet
Mü'min ve sâlih bir kimseden meydana gelen harikulade haller, olaylardır. Mucize ise Peygamberlerden sadır olur. Kera-met velayetin şartı değildir, bir kimsenin veli veya mürşid olarak kabulü için görülmesi veya gösterilmesi gerekmez. Salih kimselerin dışında bazı kimselerden zuhur eden olağanüstü hallere ise ‘istidraç’ denir. Fasık, günahkâr ve ahlakî kemalatı olmayan kişilerin bu tür halleri, istidraç veya sihir olup; Allah Dostlarının halleriyle hiçbir alakaları yoktur.
Nakşibendî Sâdâtı, kerametlerini gizlemeyi, Allah-u Zülcelal'e edebin gereği saymışlardır. Kerametin hak olduğunu Kur'an-ı Kerim'deki; Ashab-ı Kehf, Meryem Kıssası, Belkıs Kıssası gibi bölümlerden anlamaktayız.

Murakabe
Allah-u Zülcelal'in manevi olarak bütün hallerimize muttali olduğunu düşünerek; müridin kalbini daimi olarak gözetip masivadan ari tutması ve Rabb'inin her an onu gözettiğini bilerek o şuurla O'nun rızası doğrultusunda amel etmesidir. Üç kısımdır;
1- İbadetindeki murakabesi; ihlas, ikmal ve adabına riayet etmesi ve onun sıhhat ve sevabını giderecek afetlerden korumasıdır,
2. İsyan etmiş, günah işlemiş ise murakabesi, tövbe etmek, pişman olmak ve günahlardan sakınmak, haya üzere bulunmak ve tefekkürle meşgul olmaktır,
3. Mübah (gündelik) işlerinde murakabesi; edeplere riayet, nimet ile vereni müşahade ve O'na şükretmekle olur.

Mücahede-Muhasebe
Mücahede, Müridin, nefsinin isteklerini, arzu ve emellerini yerinde değerlendirip; Hakk'ın razı olacağı şeyleri yapmak, razı olmayacağı isteklerini ise terk etmeye çalışması ve bu yönde göstereceği gayret demektir. İnsan her üç saatte bir veya en az günde bir defa nefsiyle muhasebe (hesap) görmeli; bir hata veya günah yaptığı zaman onu cezalandırmalıdır.

Hal
Müridin, manevî bir terbiyeden sonra, kazandığı güzel hasletlerin onda yerleşip istikrar bulduğu, gayri iradi bir durumdur. Hal, ilahî mevhibeden kalpde meydana gelen neş'e, hüzün, kabz, bast, şevk, heybet, üns ve benzeri manalardır. Makamat gibi mücahade, İbadet ve riyazet yolu değil; murâkabe, kurb, muhabbet, havf, reca, müşahade ve yakîn gibi durumlardır.

Şeriat, Tarîkat ve Hakîkat (Ma'rifet)
Şeriat, dinin hükümleri; Tarikat, bu hükümlerin zahiri ve batınlarıyla birlikte tatbikine gayret etmek; hakikat ise bu gayret neticesinde, şeriat ahkamının o kimse üzerinde sıfatlaşması, istikamet bulmasıdır.
Bir örnek verecek olursak; Zekat vermek seriatın hükmüdür. Fakat zekatı veren kimsenin, vermeden ve verdikten sonra ‘keşke vermeseydim, malım eksildi’ veya ‘niçin bunu veriyorum?’ gibi düşünceleri kalbinden geçirmesi, ibadetine zarar verir. İşte bu gibi düşüncelerle mücadele etmesi, bunları yenmek için her düşünce ve gayreti tarikattir. Bu mücadelelere girmeksizin, dinin hükümlerini; kolaylık, gayret ve muhabbetle yerine getirmesi haline ise hakikat denir. Hakikate ulaşan kişi her yaptığını derin bir idrak ve yakin üzere yapar, yaptığı her şey Allah'ın rızasına uygundur.

Seyr-u Sülûk
Seyr; tarikat kurallarının tatbiki neticesi mânevî yükselme demektir. Sülûk, yola gitmek, salik de yolcu demektir. Seyr-i Sülûk; Allah- Zülcelal'e ulaşmaya (vusûl) kabiliyet kazanmak için güzel ahlak sahibi olmaya çalışmaktan ibarettir.

Sohbet
Sohbet, bir makam, bir derecedir. Peygamber Efendimiz (s.a.v), ashabına ifade ve ivazlarını (söylemek istediği şeyleri) ekseriyetle sohbetle yapmışlardır.
Arifler bazen muridlerini bir sohbet ile Hakk'a ulaştırmışlardır. Her ne kadar ariflerin sohbetleri zahiri olarak vaaz ve nasihatlarda anlatılanlara benzemekteyse de gerçek manada diğer insanların sözleri ile kıyaslanamaz. Çünkü ariflerin sohbetlerinden feyz ve bereket yağdığı gibi nazarlarından da feyz ve bereket yağar. Çünkü onlar Allah-u Zulcelal'in nuru ile bakarlar.
Tarikat erbabı sohbete çok büyük önem vermiştir. Allah-u Zülcelal'in sevgisini celbetmeye en büyük vesile, Allah-u Zülcelal'i seven zatlarla sohbet etmektir. Nitekim, sohbet meclisi fenafiş-şeyh, fena fi'r-resul ve fena fillah olmanın vesilesidir.

Sırrı Sakati Hazretleri (k.s) şöyle buyurmuştur:
‘Sohbetin hukuku ağır, vebali çoktur, edebi çok muhimdir. Mürid sohbet edeceği zata karşı çok edepli olmalıdır. Bu edebi bilirse, sohbette fayda çoktur. Bu açıdan sohbet üç kısımdır.
1. Eğer bir kimse, kendisinden daha olgun bir şeyh ile sohbet ediyorsa, ona hizmet ediyor ve onun hizmetinde bulunu-yor demektir.
2. Kendisinden aşağı olan bir kimse ile yapılan sohbet ise şefkat ve rahmet duygularından dolayı yapılan sohbettir. Çünkü, kendisinden aşağı olan bir kimse ile sohbet de dostluk, arkadaşlık, sevgiden dolayı yapılan bir sohbettir.

İbrahim İbni Şeyban Hazretleri şöyle buyurmuştur: ‘Sadece kendi çıkarlarını düşünen kimselerle konuşmayız.’
Bir gün adamın biri Sehl İbni Abdullah Hazretlerine; seninle sohbet etmek istiyorum, dedi. Sehl Hazretleri, ikimizden biri ölünce kiminle sohbet edecegiz diye sorunca, adam şöyle cevap verdi: Allah'u Zülcelal ile sohbet edeceğiz. O zaman Sehl Hazretleri, sen benim sohbetime layıksın buyurdular.

Zinnun-i Misr-i Hazretleri (k.s) şöyle buyurmuştur.
‘Seni hasta iken ziyaret eden, yokluğunda seni gözeten kimseler ile sohbet edin.’
Allah-u Zülcelal ile sohbet, O'nun emirlerine uymakla olur. Halkla sohbet ise onlara nasihat etmekle olur. Nefis ile sohbet de ona muhalefet etmekle olur. Şeytanla sohbet ise onu düşman olarak tanımakla olur. İhvanla sohbet yardımlaşmakladır. Mürşid ile sohbet, var olanı, ona feda etmektir.

Sohbette karşılıklı samimiyet ve ihlas bulunmalıdır. Tek yönlü sohbetten hayır gelmez.

Hasan-i Şazeli (k.s) Hazretleri şöyle buyurmuştur:
‘Nefsini senin nefsinden üstün tutan kimse ile sohbet etme. Çünkü, bu kişiler kınayıcı olur. Seni kendi nefsinden daha üstün tutmayan biri ile de sohbet etme. Çünkü, bunların sohbeti çok fazla devam etmez.

Ali Rabati Hazretleri şöyle rivayet etmiştir:
‘Bir gün Abdullah Mervi Hazretleri ile yola çıktık. Şiddetli bir yağmur yağdı. Kendisi ile yola çıkmadan önce bana;
‘Emir mi yoksa memur mu olmak istersin’ diye sormuş; ben de memur olmak isterim, demiştim. Şiddetli yağmur altında geceyi bir ovada geçirmek zorunda kalınca, bütün gece namaz-lığı üzerime şemsiyelik yaptı.

Kendisine, ‘Böyle yapmayın, oturun, ben sizi yağmurdan koruyayım’ dedim. Kabul etmedi ve;
‘Amir benim ve ben sana otur diyorum’ dedi. Sonunda yolculuğumuz bitince ‘Seni kendi nefsine tercih etmeyen biri ile sohbet etme’ dedi.
Hakiki ve Kâmil bir şeyhin sohbetine devam etmek, en yüksek, en güzel ve en sağlam yoldur. Bundan dolayı sohbete se-verek ve sağlam bir şekilde bağlanarak devam edilmelidir.
Sohbet, ilmi ve tecrübeyi artırır. Batıni gözleri açar ve basireti kuvvetlendirir.
Sohbet, insanı zahiren ve batınen kuvvetlendirir.

Nakşibendi tarikatı sohbet yoludur. Şeyh Abdurrahmani Taği (k.s) Hazretleri şöyle buyurmuştur: ‘Büyüklerle sohbet başlangıçta zordur. Onun içindir ki, ihvanların birbiriyle sohbet etmeleri daha faydalıdır.’

Cezbe
Şöyle bir söz rivayet edilmektedir:
‘Rahman cezbelerinden bir cezbe, ins ve cinnin amellerine müsavidir.’ Cezbe, Allah (c.c) tarafından kuluna bir ikramdır. Yine Peygamber Efendimiz (s.a.v);
‘Eğer ağlayabilirseniz ağlayınız. Eğer ağlayamıyorsanız, ağlamaklı (ağlar gibi) olunuz.’ buyurmuştur.
Bu cezbe, ister namazda ister namaz haricinde olsun; gücü nisbetinde, kişinin, cezbesini tutması lazımdır. Şayet takatinin dışında olan ses ve hareketlerse, hiç kimse bir şey söyleyemez. Allah'ın (cc) rahmetinin ağırlığına kim dayanabilir ki...
İmam Ahmed b. Hanbel'in ‘Müsnedi'nde’, Hz. Ali (k.v)'den rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz (sav); Hz. Ali'ye;
‘Sen bendensin.’, Hz. Cafer'e ‘Senin ahlakın ve yaratılışın benim ahlakım ve yaradılışım gibi.’ Hz. Zeyde de ‘Sen benim azadlığım (azad olmuş kölemsin)’ demiştir. Bu şe-kilde söylemesi üzerine, vecd'e (cezbeye) gelip, tek ayak üzerinde dolaşmaya başlamışlardır.
Bu sahabilerin (r.a), Reygamber Efendimizin (s.a.v) huzurunda, böyle bir harekette bulunmaları mümkün değildir. Fakat takatlerini aştığı için kalkıp semah'a başlamışlardır.
Peygamber Efendimizin (s.a.v) huzurunda, takatin dışında böyle bir olay zuhur ediyorsa, zamanımızda da böyle şeyler zuhur edebilir. Onun için bu gibi durumlara dil uzatmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Ama özellikle namazda kendini tutması lazımdır. Çünkü namazda iki harf çıkması ya da üç hareket olması halinde namazı ifsad edeceği için çok dikkatli olunmalıdır.
Namaz dışında rahmet ve feyzin gelmesi halinde, kendini serbest bırakmalı ve ses çıkacak diye rahmet ve feyzi nehyetmeye çalışmamalıdır.
Çıkacaksa ses, o feyz ve nisbetten çıksın. Kişi kendini sıkıp, Allah'tan (cc) gelen feyz ve berekete engel olmasın...
__________________
"Ölümü de öldüren RAB'BE secdeler olsun"
N.F.K.
Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 01-29-2007, 10:37   #7 (permalink)
Profesör
 
RynerD kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Nov 2006
Mesaj: 2,110
Tecrübe Puanı: 62
Rep Puanı: 5719
Rep Derecesi: RynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond reputeRynerD has a reputation beyond repute
RynerD is offline  
Varsayılan


SÜLUK VE MÜCAHEDE

Kaynak:Seyda Muhammed Konyevi (ks), Kur'an ve Sünnet Işığında Adab


- Sülûk ve Mücahede edebi bir kaç çeşittir

- 1. Allahü Zülcelal'in: ‘Ben insanları ve cinleri yalnız bana kulluk etsinler diye yarattım,’ (Zariyat, 56) ayet-i kerimesinin ifade ettiği manaya uyarak, niyetini kulluktan başka bütün maksatlardan tasfiye etmelidir. Yani asla herhangi bir gaye ve karşılık için mücahede etmemeli, sırf Allah için olmalıdır. Kendisine masivallahtan herhangi birşey arız olduğu zaman hemen tövbe ve istiğfar etmelidir.

- 2. Bütün günahlardan tövbe ile temizlenip, samimi olarak kulluğa sarılmalı ve nefsini bir ölü gibi saymalıdır. Bu arada iki rekat namaz kılıp bu namazının dünyadaki son namazı ve o tövbesinin de son tövbesi olduğunu düşünmelidir. Çünkü hayatını çok uzun gören ve ümid eden kimse maneviyattan hariçtir, dışardandır, halvete dahil değildir.

- Nefeslerinden her birini son nefesi sayarak Peygamber Efendimize (s.a.v.) salatu selâm getirmeli, zikretmeli ve özellikle sülûku esnasında hiçbir nefesini gafil olarak geçirmemelidir. Gaflet esnasında ruhunun kabzedileceğini düşünerek uyanık bulunmalıdır. Çünkü itibar batınadır, içedir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v) hadis-i şeriflerinde: ‘Ameller niyetlere göredir’ buyurmuşlardır.

- 3. Mümkün olduğunca daima abdestli bulunmalıdır,

- 4. Zikire, gece ve gündüz devam etmelidir,

- 5. Vukuf-i Kalbi sahibi olmalıdır. Her zaman bu durumda bulunmaya gayret etmelidir,

- 6. Yersiz düşünceleri olsa bile bunları gidermeli ve ihlaslı olmalıdır,

- 7. Matlubu olan, uluhiyet sahibi Allah-u Zülcelali her an kalbi ile talep etmelidir,

- 8. Kalbini mürşidinin kalbine rabt etmeli (bağlamalı) ve feyz alabilmek için onun kalbinden ayrılmamaya ve itibarından düşmemeye dikkat etmelidir,

- 9. Dini emir ve yasakların gereği veya onlara uygun bir söz olmadıkça konuşmamayı tercih etmelidir. Yani dini zaruretlerin dışında özellikle boş söz söylemekten kaçınmalıdır,

- 10. Yemeğini azaltmalı, mümkün olduğunca az yemelidir. Özellikle hayvani gıdaların dışındaki yiyecekleri tercih etmesi daha iyidir,

- 11. Uykusunu azaltmalıdır.

- 12. Halktan ve gafil müridlerden uzak durmaya gayret etmeli, onlar gibi olmaktan sakınmalıdır. Çünkü yanındaki gafilin gafleti kendi kalbine yansır, vesvese ve tefrika meydana getirir.

- 13. Mürid, murad ve maksatlarını bir yana birakarak himmetini muhafaza etmelidir. Menfaatlerinin elde edilmesi veya maruzatının giderilmesi için himmet istemeyip, teslimiyet ve tevekkül kapısına baş koyup Allah-u Zülcelal'e tam manası ile teslim olmalıdır. İbadetten ve ubudiyete erişmekten başka hiçbir şey murad etmemelidir.

- 14. Kendinde bir varlık görmemelidir. Çünkü mürid için kibir hastalığını kendinde bulundurması, başka günahlarla karşılaştırılmayacak derecede büyük bir günahtır.

- Bu durumu giderebilmesi için ölümü temenni etmeli, nefsini kırmalı ve zillete dünyevi basit menfaatlere ait ümidi kesmek için her nefesinde ölüme muhabbet beslemelidir. Aksi takdirde dünya sevgisi kalbinden gitmez. Oysa dünya sevgisi her kötülüğün her günahın başıdır. İnsanın kendinde bir varlık görüp kibirlenmesi de bir anlamda onun dünyasıdır.

- Dünya, insanı Allah’ tan alıkoyan herşeydir.

- 15. Nefsini seyr-i sülukta görmeyip, aksine kudurmuş bir kelp gibi sayıp insanları ondan kurtarmak için hapsedilmesinin gerekli olduğunu düşünmelidir,

- 16. Varlığından ve amellerinden ümitsiz olmalıdır,

- 17.Allah-u Zülcelal'e son derece hüsn-ü zan beslemeli, sadece O'nun fazlı keremine yapışmalıdır.

- 18.Allah-u Zulcelalin mekrinden (hilesinden) ziyadesiyle korku üzere bulunmalıdır. Çünkü Cenab-ı Hakk'ın imtihanı gizli, ilahi bir kahırdır, ondan Allah'a sığınmalıdır.

- Netice olarak edebin sınırı yoktur. Her makamın ve yerin kendine göre edebi vardır. Bu konudaki uygunluk ilahi bir ilhama muhtaçtır. Çünkü bulunulan makama uymayan fiiller, usuller, pişmanlığa ve kınamaya dönüşür.

- Edebin makama uygun olması gerektiği gibi, bazı edepler de farklı meşreplere göre değişir. Mürşid-i Kâmillerin meşrepleri de böyledir. Bir mürşidin bir husustaki edebi diğerininkine uymaz.

- ‘Allah'a varan yollar, insanların nefesleri sayısıncadır.’ Bunun gibi meşrepler de çok fazladır.

- Allah-u Zülcelal bizleri; din, dünya ve ahirette avf ve inayetiyle beraber, ilahi zikre, tazarru ve intisar-i kalb ile devam etmeyi nasip ve müesser eylesin. Sadakat, ihlas, niyet ve diğer konularda kemal derecesini buyursun ve hepimize istikamet ve iyi sonuçlar nasip etsin. Çünkü amellerde itibar, neticeyedir.

- Kişinin kastı ve gayreti, Allah'ın feyzi, bereketi ve nisbetine kavuşmak için gevşek olmayı önlemek olmalıdır. Çünkü Allah-u Zülcelal'in mukafatlarına karşılık kişi ne kadar meşakkat çekerse çeksin, yine bu mükafata karşılık olamaz. Bu maksadını gerçekleştirmek için gevşekliği terketmesi lazımdır.

- Çünkü aşık maşukuna ulaşmak için hiçbir zaman gevşek davranmaz.

- Sâdât'ın büyüklerinden birisi şöyle buyurmuştur:

- Bir ateş böceği benim mürşidim oldu. Seher vaktinde ben baktım ki bu ateş böceği kendisini yanan bir ateşe doğru atıyor, yanınca geri çekiliyordu. Bu şekilde ezan okunana kadar tam 700 sefer kendisini ateşe doğru attı. Ezan okununca ben namaza durdum. Namazımı bitirdiğim zaman baktım ki ateş böceği ölmüştü.

- Bir ateş böceği aşık olduğu ateş uğruna ölmüştü. İnsan da Allah'a aşık ise o zaman Allah'ın mükâfatları için meşakkatlere katlanması gerektiğini düşündüm ve o ateş böceği beni bu şekilde irşad etti.

- Herhangi bir kimseye hal ve keşif vaki olduğu zaman, bu hal ve keşif seriate uygun ise Rahmanî, şeriate uygun değilse nefsanî ve şeytanidir.

- Nefsani ve şeytanî hatarat (kalbe doğan hatıra; düşünce vs.), arasındaki fark şudur: Nefsani Hatarat sabittir. Yalnız bir olayın üzerinde sabit olur. İstediğini o kişiye ya yaptırır veya yaptıramayıp mağlup olur. Şeytani hatarat ise sabit değildir. Bir şeyin üzerinde bir müddet durur, yaptıramazsa bu durumdan başka şeye geçer.
__________________
"Ölümü de öldüren RAB'BE secdeler olsun"
N.F.K.
Alıntı Yaparak Cevapla