|
||
![]() |
|
|
| Sohbetler Hocaefendilerimize ait yazılı ve sesli sohbetleri burada bulacaksınız. |
![]() |
|
|
LinkBack | Konu Araçları | Görünüm Modları |
|
|
#1 (permalink) |
|
bir varmış..bir yokmuş...
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Giriş: Nov 2006
Konum: şimdilik dünya'da...
Mesaj: 1,591
Tecrübe Puanı: 37
Rep Puanı: 3361
Rep Derecesi:
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
.... Çetine soran gözlerle baktı: — Zaman nedir? Nasıl bir şeydir? Aynı anda o nehir içinde her şey akıyor, ama niçin her birine ayrı tesirleri oluyor?.. Çocukları gençliğe tırmandırırken, olgunları ihtiyarlığa doğru götürüyor... İhtiyarları ölüme sürüklüyor. Bu nehir aşağı doğru mu akıyor, yukarı doğru mu? Şair, haklı olarak soruyor: Nedir zaman nedir? Bir su mu, bir kuş mu? Nedir zaman, nedir? İniş mi yokuş mu? Arif Bey bu mısraları ağır ağır okuduktan sonra sağ elini şakağına dayadı: — Biz zamanla kayıtlıyız, dedi. Dünümüz var, yarınımız var. Bunlar, ömür denilen hayat süresinin safhaları... Lâkin, bu safhalar hep nisbî, yâni birbirine göre bu isimleri alıyorlar... Bu günümüz, yirmi-otuz saat kadar önce, “yarın” diye yâd ediliyordu. Sabaha çıktığımızda ondan söz ederken, “dün” diyeceğiz. Geçmiş ve gelecek zaman da dün ve yarından farklı değil. Her gün, her saat, hatta her an ayrı bir âlem... Belli bir anda kâinatta cereyan eden bütün hadiseler, bir an öncesine ve bir an sonrasına göre ayrı ayrı tablolar meydana getiriyorlar. Öyleyse her an bu âlemde ayrı bir levha sergileniyor... Çetin, başını “hayret” mânâsına sallayarak: — Enteresan!.. dedi. Devam etti Arif Bey: — İşte zaman, sıra sıra dizilen bu tablolarda okunuyor... Yahut, bu tablolar zamanın içinde dokunuyor... Zaman hakkında çok şeyler söylenmiş. Mâhiyeti ne olursa olsun, gerçek şu ki, varlıkların hareketleriyle, seyirleriyle, konup göçmeleriyle ilgili bir mefhum olan zaman, bütün âlemlerin Rabbi ve Hâlıkı için söz konusu olamaz... Yaratılmış ve yaratılacak bütün eşyayı, ezelî ilmiyle bilir. Bu ilim Onun kemâlindedir... Âyet-i Kerime'de ne güzel buyurulur: “Yaratan bilmez olur mu? O Lâtif ve Habir'dir.” Kısa bir sessizlik oldu. Arif Bey, birisini arar gibi, etrafı şöyle bir süzdü ve Çetine: — Ben bir çay içeceğim. Sana da söyleyeyim mi? diye sordu. — Olur, ben de içerim... İzin verirseniz çaylar gelinceye kadar lavaboda yüzüme bir su serpeyim. Hava biraz ağırlaştı galiba?.. Arif Bey, bir hayli insanın tıka basa oturduğu “küçük mekânda bayağı sıkılmıştı. Ama Çetinin hatırı için ve ona faydalı olma ümidiyle sabrediyordu. Ömründe ciğerlerine hiç bu kadar sigara dumanı girmiş değildi. — Evet, dedi. Hava gerçekten ağır. Buna bir de konunun ağırlığını ekleyebilirsin. Biraz durakladı: — Dilersen çaylarımızı içip caddeye çıkalım, dedi. Parka doğru yürüyelim. İkinci meseleyi orada da konuşabiliriz. Çetin: — Çok iyi olur, deyip kalktı. Arif Bey de çayları söyledi. Çetin döndüğünde Arif Bey: — Geçenlerde harika bir yazı okumuştum, dedi. Sen yüzünü yıkarken hatırıma geldi. Özet olarak şöyle: Bir kitaba bakan insan düşünmeli ki, bu kitaptaki her kelime, her satır, her harf yazılmış. O halde bunları yazan zât, yazı cinsinden olmayan, kelimeye, harfe benzemekten münezzeh birisi olmalı!.. — Gerçekten harika!.. — Şimdi bu ifadeleri konumuza tatbik edelim. Şu dünyamız, şu bütün insanlar, hayvanlar, bitkiler zaman nehrinde durmadan akıyorlar... Ölüme, kıyamete doğru yol alıyorlar... Bu nehri akıtan zât, elbette zamandan münezzehtir. Yâni, onunla bağlı ve kayıtlı değildir... Ve bu nehirde akanların hiçbiri, zamandan münezzeh olmayı lâyıkıyla bilemez. Çetin, “doğru” mânâsına başını salladı: — Konuşmalarınız benim için gerçekten faydalı oldu. Sonra yüzünde acı bir tebessüm belirdi: — Ancak, bir noktayı belirtmek isterim. Bu soruyu soranların, zamanı yanlış yorumladıklarını söylemiştiniz. Ben ise şöyle diyorum: Bu soruyu soranlar, zamanı hiç düşünmüyorlar... Arif Bey, gülümseyerek: — Senin de mizah yönün varmış, dedi. — Biraz, diye karşılık verdi Çetin. Çaylar gelmişti. Arif Bey çayından iki yudum aldı: — Son olarak, sana bir kaideden kısaca söz etmek isterim, diye söze başladı: “Bir fiili bilmek, onun fâili olmak için yeterli değildir.” Çetin, soran gözlerle baktı. Arif Bey: — Bildiğin gibi fiil, iş mânâsına geliyor. Fâil ise, fiili yapan, icra eden... Bir misâl vereyim: Konuşmayı herkes bilir, değil mi?..Ama, bir insan bu işe teşebbüs etmedikçe ve konuşma fiilini işlemedikçe onun konuştuğundan söz edilebilir mi? — Elbette edilemez, dedi Çetin. Arif Bey: — Bir misâl daha vereyim, dedi. Emniyet görevlileri, filan adamın falan mağazayı soyduğunu bilirler. Bu bilgileri için onlara hırsız damgası vurulabilir mi? Yahut, bir insan İstanbul'un falan tarihte fethedildiğini bilir. Bu bilgisi için ona fatih diyebilir misiniz? Çetin, cevap vermek yerine sadece gülümsedi. Devam etti Arif Bey: — Demek ki fâil olmak için fiili bilmek yetmiyor... Onu irade etmek, bizzat teşebbüs etmek ve işlemek gerekiyor... İşte Allah insanın bütün amellerini, bütün fiillerini bilir. Lâkin, o fiilleri işleyen insandır ve sorumluluk ona aittir. Daha önce de belirttiğim gibi; kul, kendi cüz'i iradesini, -hayır olsun, şer olsun- hangi işe sarf ederse, Cenâb-ı Hak onu yaratır. İstemek kuldan, yaratmak Allah'tandır. Ama bütün fiilleri Allah'ın yaratması, insanı sorumluluktan kurtarmaz... İnsana kuvvet ihsan eden, her türlü imkânı bağışlayan Allah'tır. Kul bu imkânı, bu kuvveti Onun rızasına aykırı olarak kullanırsa elbette suçlu olur, mesul olur. Bir süre Çetini süzdü: — Bir düşünelim, dedi. Bir emniyet mensubu, yetkisini ve silâhını kötüye kullanarak birisini haksız yere vursa, devlete mi katil denilecektir, yoksa görevliye mi? — Katil elbette o görevlidir, dedi Çetin. — Evet, katil o görevlidir!.. Şimdi böyle bir görevli, “Ben bu suçu devletin imkânlarıyla işledim. Ne kendi silâhımı kullandım, ne de kendi mermimi,” diye özür beyan edebilir mi?.. Eğer etse, ayrıca devlete hakaret ve iftiradan dolayı cezalandırılması gerekmez mi?.. Derince bir nefes aldı: — Ne demek istediğimi anladığını sanıyorum! — Çok iyi anlıyorum, diye karşılık verdi Çetin. Arif Bey, üzüntülü biraz da öfkeli bir edâ ile: — Maalesef, dedi, Allah'ın mutlak saltanatına, sonsuz kudretine ve sınırsız merhametine karşı bu küstahça ve nankörce iftirayı yapanlar çıkabiliyor!.. Bir süre sustu. Başını “hayret!” der gibi hafifçe salladı: — Anlamıyorum, dedi, bu adamlar neye güveniyorlar?!.. ... Prof.Dr. Alaaddin Başar Zafer Yayınları' nda çıkan "Bir Kader Sohbeti" kitabından Devamı var ….
__________________
Gönlüm ne dertlidir, ne de bahtiyar; Ne kendisine yâr, ne kimseye yâr, Bir rüya uğrunda ben diyâr diyâr, Gölgemin peşinden yürür giderim... N.F.K. |
|
![]() |
| Şu an bu konuyu görüntüleyen kullanıcı sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | |
| Görünüm Modları | |
|
|