Home Rules Contact
Dini ilimler, Eğitim ve Kişisel gelişim siteniz

Haftanın Hadisi:
Hayra vesile olan, hayrı yapan gibidir.
Tirmizî, İlm, 14.
Kayıt Mail Üye Listesi Ajanda Konuları Okundu İşaretle

Dini ilimler, Eğitim ve Kişisel gelişim siteniz » Dinimizi Öğrenelim » Sohbetler » Bir Kader Sohbeti - 6

Sohbetler Hocaefendilerimize ait yazılı ve sesli sohbetleri burada bulacaksınız.

 



Yeni Konu Gönder Yanıtla
 
LinkBack Konu Araçları Görünüm Modları
Eski 12-01-2006, 11:33   #1 (permalink)
bir varmış..bir yokmuş...
 
Desis kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Nov 2006
Konum: şimdilik dünya'da...
Mesaj: 1,591
Tecrübe Puanı: 37
Rep Puanı: 3361
Rep Derecesi: Desis has a reputation beyond reputeDesis has a reputation beyond reputeDesis has a reputation beyond reputeDesis has a reputation beyond reputeDesis has a reputation beyond reputeDesis has a reputation beyond reputeDesis has a reputation beyond reputeDesis has a reputation beyond reputeDesis has a reputation beyond reputeDesis has a reputation beyond reputeDesis has a reputation beyond repute
Desis is offline  
Arrow Bir Kader Sohbeti - 6


İkinci Sohbet


Çetin, o gece neşesinden saatlerce uykuya geçemedi. Birkaç kez yataktan kalktı. Bir süre oyalandı, biraz kitap okudu.

Kesinlikle kararını vermişti. Bundan sonra çok okuyacaktı. Bunu fikir münakaşalarında yenik düşmemek için değil, fikir sahibi olmak için yapacaktı. Ve kaderden başlayacaktı... Bu konuda çok eksiği olduğunu, Arif Beyle konuştuktan sonra çok daha iyi anlamıştı. Onunla her şeyi konuşmaya fırsat bulamamışlardı. Sadece arkadaşlarının o gün ortaya attıkları iki sorunun cevapları üzerinde durmuşlardı. Ama kader konusu bu iki sorudan ibaret değildi. Nitekim Arif Bey de bu noktaya kısaca değinmişti.

Evet, evet! Okuyacak hem de çok okuyacaktı! Ve sonra, Arif Beyle yine görüşecekti. Ama bu defa, görüşmeleri bir başka olacaktı. Çünkü artık kader konusunda bir şeyler araştırmış, okumuş, düşünmüş bir Çetin olarak çıkacaktı onun karşısına.

Bir süre de bu düşüncelerle uykuya geçemedi.

Ertesi gün fakülteye şöyle bir uğradı. Öğleye kadar dersi yoktu. Mühendislik fakültesine gitmeye ve Muratı bulmaya karar verdi. Arif Beyle görüşmelerini ona anlatmak, neşesini onunla da paylaşmak istiyordu. Çünkü, Muratta kendi fakültesinde Çetinin aynı konumundaydı. Ona da aynı maksatla sıkça sorular sorulur, onun da zihni karıştırılmak istenirdi. Ama Murat öyle kolay yutulacak cinsten değildi. Okuyan, araştıran biriydi. Olsun, yine de Arif Beyin fikirlerini ona mutlaka nakletmeliydi. Çok faydalanacak ve çok sevinecekti.

Fakülteye vardığında hemen programa baktı. Murat o anda derste olmalıydı. Bekledi. Ders bitiminde onu buldu. Birlikte kantine gittiler.

Çetinin neşesi her halinden belliydi. Daha düne kadar içine kapanmış ve birçok arkadaşından ilgisini kesme noktasına gelmiş olan Çetini bu derece rahat ve mutlu görmek Muratı da çok sevindirmişti.

Çetin, olanları Murata bir bir anlattı. O anlattıkça Murat hayret ve takdir hislerini dile getiriyor ve o gece kendisini aramadığı için Çetine sitem etmekten de geri durmuyordu.

Sonunda anlaştılar. Arif Beye bu defa birlikte gideceklerdi.

Çetin, birkaç hafta sürekli okudu, araştırdı. Şimdi kendisini bir başka hissediyordu. Bu konuda artık bir şeyler bilmenin rahatlığı içindeydi. Yine de Arif Beyle bir kez daha görüşmeli ve böylece kader konusunu bir süre için de olsa noktalamalıydı. Çünkü daha araştıracağı çok konu ve okuyacağı çok kitap vardı.

Görüşmelerinin üzerinden yaklaşık bir ay geçmişti ki, Çetin, Arif Beyi telefonla aradı. Önce, gösterdiği yakın ilgi ve verdiği faydalı bilgiler için kendisine tekrar teşekkür etti ve konuya ilgi duyan bir arkadaşıyla birlikte kendisini son kez rahatsız etmek istediğini bildirdi.

Arif Bey:

— Olur ama, benim teklif edeceğim yerde buluşmamız şartıyla, dedi.

Buluşma yerimiz bizim ev olacak.

Çetin, ummadığı bir teklifle karşı karşıyaydı:

— Bilmem nasıl olur? Arkadaşımla ilk kez görüşeceksiniz. Acaba sıkılır mı? diye düşünüyorum.

Arif Bey:

— Bu hafta evde yalnızım. Kimseyi rahatsız etme endişeniz olmasın, diyerek ısrarını sürdürdü. Hem, gerektiğinde kütüphanemden de faydalanma yoluna gideriz. Sohbetimiz daha verimli olur.

Çetin ne kadar özür dilediyse de dinletemedi. Sonunda Arif Beyin dediği oldu. Cumartesi günü, yani üç gün sonra, Muratla birlikte onu evinde ziyaret edeceklerdi.

Arif Bey tam telefonu kapayacaktı ki:

— Ha! Bir dakika! dedi. Bir şey hatırıma geldi. “İlim ve Araştırma” dergisinin son sayısında “adalet” konusunda bir yazım neşredildi. İstersen arkadaşınla birlikte bir okusanız iyi olur.

Çetin bu habere çok sevinmişti. Hayalen iki ay öncesine gitti. Arif Beyin, aynı dergide yayınlanan bir yazısını parkta okumuş ve çok faydalanmıştı. Bu yazı da onun gibi güzel ve faydalı olmalıydı. Hem, Muratı bu yazıyla, bir bakıma, Arif Beyle tanıştırmış olacaktı. Böylece evde yapacakları sohbet için de bir alt yapı kurulmuş olurdu. Konuşmaları daha bir samimi hava içinde geçerdi.

Ertesi gün elinde dergiyle Muratın yanına gitti. Arif Beyin, “Adaleti Kavramak” başlıklı yazısını buldu. Murata gösterdi.

Konu Muratın da dikkatini çekmişti. “Tam bana göre,” diye memnuniyetini dile getirdi ve yazıyı birlikte okumaya başladılar:




ADALETİ KAVRAMAK



Her insan, hayatı boyunca başından geçen bütün hadiseler, alâkadar olduğu bütün meseleler ve ruhunda kaynayan bütün düşünce ve hislerle ayrı bir eser sergiliyor. Bu eserin, tamamına beşer olarak sadece kendisi vâkıf. Gel gör ki, o bile eserini kelimesi kelimesine hıfzetmiş değil. Baş sayfalara doğru gidildikçe unuttuğu şeyler çoğalır.

Hâl böyle olunca, bir insanın bir başkası hakkında bildikleri ne kadar üstünkörü, ne kadar sathî, ne kadar gelişigüzeldir!

Her insanın hayatına ayrı bir eser dedik. Biz bu milyarlarca eserden bazılarının sadece isimlerini biliyoruz. Bir kısmının ancak bazı yönlerine vâkıfız. Diğer bir kısmını da şöyle bir görmüş geçmişiz. Bu üç sınıfın dışında kalan milyarların ise yüzlerini dahi görmüş değiliz.

İşte, sayısını dahi bilmediğimiz bunca insanın hukukullah ve hukuk-u ibadla (kul hakkıyla) ilgili her çeşit düşünce, niyet ve fiillerine vâkıf olmadıkça İlâhî adaleti kavrayamayız.

Nedir hukukullah?

Başta, Allah'ın varlığına iman, birliğini tasdik, mukaddes Zâtını bütün noksan sıfatlardan tenzih.

Sanatını tefekkür, cemâline muhabbet ve kemaline hayret, nimetlerine hamd etmek.

Azamet ve celâline karşı korku içinde bulunmak.

Emirlerine sımsıkı sarılmak, yasak kıldıklarının semtine uğramamak. “Yaklaşma!” dediğinin gölgesinden tiksinmek, “Uğraşma” dediğinin kokusundan iğrenmek.

Ve daha niceleri.

Kulların hukukuna gelince, en kısa ifadesiyle, hem bir kul olan nefsimizin, hem de diğer nefislerin maddî-manevî haklarına riayet etmemiz ve onları her çeşit tehlikelerden korumamız.

Elimizi başkasının malından, dilimizi gıybetten uzak tutmamız. Organlarımızı, duygularımızı, servet ve makamımızı meşru hudutlar dahilinde kullanmamız...

Gelelim bir başka sahaya:

İnsan, zaman şeridinin sadece küçük bir bölümünü ve ancak üstünkörü seyredebiliyor. Bilgisi kısır, ufku dar. Ruhlar âleminde başlayan ve Cennet yahut Cehennemle son bulacak olan beşer yolculuğunun yalnız elli altmış senelik bir bölümünü görebiliyor. Halbuki, adaletin önemli bir cephesi “zalimlerin cezalandırılması”, “zerre kadar da olsa hayır, yahut şerrin neticesiz kalmaması”, “hayaline dahi tahammül mümkün olmayan o azabın tadılması” ve “o akıl almaz saadetlerin bahşedilmesi”dir.

İnsan, altmış yılın sonsuzluk yanında hiçe indiğini, tamamının saadetle geçse de ruhu doyurmadığını, hep elemle dolsa da bir önem taşımadığını kavrayabilse, meselenin özüne yanaşacaktır.

Yoksa, ölüm hadisesiyle bu dünya rahminden dışarı atıldığını, hakikî hayatın ondan sonra başladığını bilmezse kendisini aldatır.

Her insanın bedeni bir elbise gibi. Kısa bir imtihandan sonra, ölüm kanunuyla o kumaş sökülür, her ip eski yerini alır. Ama bu arada çok şeyler olmuş, o bedende misafir kalan ruh, ya iman, ilim ve güzel ahlâkla dolarak göçmüş, yahut azabı hak ederek ayrılmıştır.

Bunu unutan ve hadiseler içerisinde kendini kaybeden bir ruh adaleti kavrayamaz.

•••

Ruhunu unutan insan, bedeniyle, eviyle, işyeriyle oyalanır. Kalbinin açlığını, başkasının servet ve makamına hasetle tatmin etmek ister. Kıskandığı o şaşaaların arkasında da tatmin olmak isteyen başka ruhlar olduğunu bilmezlikten gelir. Mevcut hâlin, o ruhların lehine mi, aleyhine mi olduğunu bilemez. Artık bu insan adaleti tam mânâsıyla nasıl anlayabilir?

İnsan, hangi musibetin hangi ruhu ne kadar yükselttiğini, yahut hangi debdebenin hangi insanı nerelere düşürdüğünü hakkiyle bilemiyor. Bu hâliyle İlâhî adaleti nasıl kavrayabilir?

•••

Elem ve lezzet bu âlemde iç içe. İkisi de hem cefanın hem de sefanın tohumunu saklar. Elemlere sabır, ihsanlara şükür; ikisi de insanı lütuf beldesine götürür. Aynı şekilde hastalıklara isyan, yahut sıhhatin kadrini bilmemek; ikisi de kahır zindanına düşürür.

Kısacası, önemli olan akıbettir, yolculuk değil; hedeftir, vasıta değil.

Adaleti bundan gafil olarak düşünenler hakikati bulamaz, ancak kendilerini oyalar, aldatır.
•••

Her ikisi de yazıyı çok beğenmişlerdi.

Çetin, Arif Beyle ilk görüşmesinde de benzer şeyler işitmişti. Ama onlar çok kısa ve öz idi. Şimdi konuyu çok daha iyi anlamıştı.

Muratın ise merakı iyiden iyiye artmıştı. Üç günü iple çekecekti.

Beklenen gün geldi. Çetinle buluştular ve Arif Beyin evine doğru yola koyuldular.

•••

Arif Bey gençleri candan ve çok samimi bir şekilde karşıladı ve misafir odasına aldı:

— Bu ev sizin, dedi. Ben yaşça ağabeyiniz sayılırım, ama konuşmalarımızın, daha çok, bir arkadaş havası içinde geçmesini isterim, diye ekledi. Ama önce bir şeyler yiyelim.

Gençler kahvaltı yaptıklarını söylediler.

— Öyleyse bir şeyler içelim. Çayım hazır. Size kahve yahut meyve suyu da ikram edebilirim, dedi.

Gençler çayı tercih ettiler.

Arif Bey, mutfağa gitti. Muratla Çetin odayı hayretle seyrediyorlardı. Kendilerini bir evde değil, büyük bir kütüphanede hissetmişlerdi. Burası ne oturma odasına benziyordu, ne de misafir odasına.

Murat, hissiyatını, “Arif Bey çok değişik bir insan,” sözleriyle dile getirdi.

Çay faslından sonra, Çetin konuya giriş yaptı.:

— Arif ağabey, dedi, Murat, okuma meraklısı, kültürlü ve değerli bir arkadaşımdır. Sizinle geçenlerde yaptığımız sohbeti kendisine aktardığımda, oldukça ilgi duydu. “O sohbette bulunmayı çok isterdim,” diye bana bir hayli sitem etti. Ben de kendisini sizinle tanıştırmaya söz verdim. Ziyaretimizin sebebi öncelikle tanışmak.

Bununla birlikte, “Muratın size bir takım soruları da olacak,” diyerek sözü Murata bıraktı.

Murat teşekkürlerini kısaca ifade ettikten sonra:

— Geçenlerde yaptığımız bir tartışmadan söz etmek isterim, diyerek konuya girdi: Adamın, dedi, ne dinle ilgisi var, ne kitapla. Ama nereden duymuşsa duymuş, bir âyet meâliyle çıktı karşıma. Kur'anda, “Allah, hidayeti dilediğine verir,” buyuruluyormuş. O halde, yanlış yola giden insanların hidayetten nasipleri yok demekmiş. Öyleyse nasıl olur da âhirette sorumlu tutulabilirlermiş.

Kendisine bir şeyler söyledimse de ikna olmadı. Çünkü öncelikle, ikna olmaya niyeti yoktu. Sorusunu, öğrenmek için değil kafa karıştırmak için soruyordu.

Üzüntüyle dolu bir derin nefes aldı:

— Gerçi, dedi, ben de pek doyurucu şeyler söyleyememiştim doğrusu.

Biraz durakladı:

— Her ne kadar sarsılmadımsa da, bu sorunun gerçek cevabını, en iyi şekilde öğrenmeye karar verdim, dedi. Henüz işin başındayım. Bu görüşmemizi benim için bir mutluluk, bir fırsat ve kaderin bir cilvesi olarak kabul ediyorum. Bu konuda beni aydınlatırsanız memnun kalırım.

Arif Bey, her zamanki gibi candan bir üslûpla başladı konuşmasına:

— Gerçekten de, dedi, kaderin çok ince sırları var. İnsan idrakinin bunları kavraması imkânsız. Ben de bir ay önce hidayet konusunda uzun bir araştırma yaptım ve elde ettiğim bilgileri fişledim. Makalemi yazıya dökmeme fırsat kalmadan burada sizinle karşılaştık ve bana böyle bir soru tevcih ettiniz. Bu da kaderin ayrı bir cilvesi.

Hayretini paylaşmak istercesine, bakışlarını gençlerin gözlerinde gezdirdi. Sonra:

— Kader, adalet ve hidayet konularında çokça soruya muhatap olmuşumdur. Bir defasında bir grup genç daireye geldiler. Kader konusunda kendilerine sorulan, kafa karıştırıcı, bir takım soruları bana aktardılar.

Bir an için, soruları bir tarafa bırakıp iç âlemimde bir durum tahlili yaptım:

— Ne tuhaf bir tablo, dedim, kendi kendime. Bazı çevreler şu gençlerin zihinlerini bulandırmak, fikirlerini çelmek için uygun bir zemin aramışlar, sözü dolaştırıp kader bahsine getirmişler, bütün bunları iradeleri ile bir plân dahilinde sinsice gerçekleştirmişler ve sonunda, utanmadan ve sıkılmadan, insan iradesini inkâra kalkışmış, günah ve isyanlarda insanın bir suçu olmadığını iddiaya cüret edebilmişlerdi.

Bu düşüncelerimi gençlere de aktardım:

— Ben, kendi dediğine kendisi dahi inanmayan bu kişileri bir tarafa bırakıp, konuyu bir ilmî atmosferde incelemek isterim, dedim

Daha sonra kader konusunda konuşmaya başladık.

Arif Bey:

— Son sözlerim bu sohbetimiz için de geçerli, diyerek konuya şöyle bir giriş yaptı:

— Önce şu noktanın çok iyice belirlenmesi gerek: İslâm tevhit dinidir. Tevhit, “birlemek”, “bir bilmek” mânâsına geliyor. Allah'ın Zâtı birdir, şeriki yani ortağı ve yardımcısı yoktur. Gerçeği böylece tespit etmeye “tevhid-i zat” deniliyor. Sıfatlar için de tevhit söz konusu. Şöyle ki:

Allah'ın zatında olduğu gibi sıfatlarında da şeriki yoktur. Bütün sıfatları kadimdir, yani hiçbirinin evveli yoktur. Aynı şekilde bütün sıfatları bâkidir, hiçbirinin sonu yoktur.

Ve yine Allah'ın her sıfatı mutlaktır; başka birisinin sıfatları bu sıfatların icraatını kayıtlayamaz.

Mahlûkatın ise hem evveli vardır, hem ahiri ve bütün sıfatları kayıtlıdır. Mahlûkun, sıfatları da mahlûk oldukları için, bunlar İlâhî sıfatlara ortak olamazlar. Buna da “tevhid-i sıfat” diyoruz.

Bununla birlikte, bu dünyada İlâhî fiillerin büyük kısmı, sebepler eliyle icra ediliyor. Sebepleri inkâr etmek imkânsız; ama onlara tesir vermeyi de İslâm'ın tevhit inancı kabul etmiyor.

Bir kaç saniye sustu:

— İsterseniz bir misâl vereyim, dedi. Meselâ, rızkımıza toprak sebep kılınmış. Fakat, şuuru, iradesi ve kudreti olmayan, açlık nedir, mide nedir bilmeyen toprak, rızıkların yaratılışında bir sebep olarak istimâl ediliyor. Rızkımız onun eliyle bize takdim ediliyor.

Ve tok bir sesle:

— Ama, dedi, biz rızkımızı topraktan değil Rahman ve Rezzak olan Rabbimizden biliyoruz. Toprak onun bir tezgâhı ve icraatının bir perdesi.

Bütün İlâhî isimler böyle değerlendirilecek ve hepsinin bütün tecellileri Allah'tan bilinecektir. “Ondan başka İlâh yoktur,” diyen bir mümin, gerçeği böylece tespit etmek mecburiyetinde. İmanı ona bunu emrediyor.

Arif Bey, soran gözlerle gençlere baktı:

— Bunları niçin anlattım? diye sordu. Ve şöyle sürdürdü konuşmasını:

Tevhit inancının bir gereği de “bütün hayırları Allah'tan bilmek.” Hidayet de en büyük bir hayır olduğuna göre, o da ancak bütün kalpleri yaratan, onlara iman, marifet ve muhabbet kabiliyeti yerleştiren, bu kabiliyetin inkişafı için de kitaplar indiren, peygamberler gönderen Allah'tan bilinecek ve Ondan beklenecektir.

Murat, konuşulanları emer gibi dinliyordu. Bir harf olsun kaçırmadığı belliydi.

Devam etti Arif Bey:

— Bildiğiniz gibi, Allah'ın bir ismi de Hâdi, yani hidayet edici, hidayete erdirici.

Rızıklara toprağı, ışığa güneşi, meyveye ağacı ve çocuğa ebeveyni vesile kılan Allah, hidayete de, peygamberleri, mürşitleri, âlimleri sebep kılmış.

Bu kutlu zevat, hidayete erdirme bakımından da Allah'ın ortağı olmadığını çok iyi bilirler.

Hakkı tebliğ etme, gerçeği anlatma vazifesini büyük bir hassasiyetle yerine getirirler. Sonra, sözlerinin kalplerde yer etmesi, yeşermesi, meyve vermesi için hidayeti Allah'tan beklerler; Ona yalvarır ve Ona sığınırlar.

“Peygamberler üzerine tebliğden başka (bir vazife) yoktur,” meâlinde birçok âyet-i kerime var. Hepsinde peygamberlerin hidayete birer sebep oldukları, ama Hâdi'nin, yani hidayete erdiricinin, ancak Allah olduğu ders verilir.

Kısa bir sessizliğin ardından:

— Ve, dedi, Allah kimsenin hidayeti seçmesine muhtaç değildir.

Düşünelim bir kere:

Şu masmavi sema... Şu gözler kamaştıran Güneş... Şu yemyeşil orman... Şu seyrine doyum olmaz deniz... Bunların hepsi güzel ve bunda kimsenin şüphesi yok.

Kör bir insan bütün bu güzelliklerden habersiz yaşarken âniden gözü açılsa ve bu güzelleri seyre koyulsa, onun bu seyri ile eşyanın güzelliği artar mı dersiniz?

Murat, soruyu çok ilginç bulmuştu. Sorunun cevabı açıktı, ama Arif Beyin demek istediğini keskin zekâsıyla hemen kestirmişti. Kısa fakat yoğun bir düşünceye daldı:

— Elbette ki hayır, diye karşılık verdi.

Devam etti Arif bey:

— Onun gözünün açılmasıyla ne Güneş parlaklaşır, ne sema berraklaşır. Burada kazanan sadece ve sadece o şahsın kendisidir...

İşte hidayet de kalp gözünün açılması... Maddî gözün görmesi, âleme bir şey ilave etmediği gibi, bir insanın hidayete ermesi de Allah'ın kemaline, hâşâ, bir ziyadelik getirmez... Burada da kazanan yine o şahsın kendisidir.

Kadere iman rüknünün en büyük bir esası, “hayrı ve şerri Allah'ın yarattığı, ama hayra rızası olmakla birlikte şerre rızasının bulunmadığı”dır. Nur Külliyatında, “hidayet büyük bir nimettir, vicdanî bir lezzettir ve ruhun cennetidir,” buyurulur. Cenâb-ı Hak, kullarına ihsanını tattırmak için, peygamberler gönderilmiştir. O halde bir kul, Hak elçilerini dinlemeyerek bu nimete karşı kalp gözünü kapatırsa kabahat kendisine aittir.

Arif Bey, bakışlarını bir noktada yoğunlaştırdı. Sonra Murata dönerek:

— O arkadaşlarının, sözünü ettikleri âyet-i kerime meâli doğru, ama onların değerlendirmeleri eksik. Art niyetli oldukları şundan belli: Âyetin sadece orta bölümünü nakletmişler. Bak ben âyetin tamamını bulup sana okuyacağım.

Yerinden kalktı. Çalışma masasından bir tomar fiş getirdi ve aramaya başladı. İşte buldum, dedi.

Bak! Âyet-i kerimede ne buyuruluyor:

“Doğrusu sen sevdiğine hidayet veremezsin. Fakat Allah kimi dilerse ona hidayet verir. Ve hidayete erecekleri en iyi O bilir.” (Kasas Sûresi, 56)

Arif Bey Murata:

— Gördün mü dedi, sana bu âyetin sadece şu orta kısmını okumuşlar. Âyetin nüzul sebebi düşünülse İslâm'ın ne kadar ulvi bir din olduğu çok daha iyi anlaşılır. Ama yarım bilgi insanı yoldan çıkarmaktan öte bir işe yaramıyor.

Çetin,

— Nüzul sebebi mi dediniz? Biraz açar mısınız?

Arif Bey, hafifçe gülümsedi:

— Ben de, kendimce güya, biraz sadeleştireyim demiştim. Aslı, “sebeb-i nüzul.” Yani, âyetin inişine, nâzil oluşuna sebep olan olay.

Kısa bir sessizlik oldu:

— Bakın! dedi Arif Bey. Ne kadar ibretli bir sahne:

Allah Resulünün (a.s.m.) amcası ölüm döşeğindedir. Bu zat aynı zamanda Hazret-i Ali efendimizin de pederi. Hak Elçisi (a.s.m.), kendisine büyük emeği geçen bu zatın iman ile göçmesini candan arzu eder. Bunun üzerine sözünü ettiğimiz âyet nazil olur.

Bir tarafta peygamberlerin sultanı, beride evliyanın sertacı... Ve âyet-i kerime hidayet edicinin ancak Allah olduğunu net biçimde ortaya koyuyor.

Derince bir nefes aldı:

— Bir bu tabloya bakın, dedi, bir de teslise, yani “üç İlâh safsatasına” inanan ve papazlara günah bağışlama yetkisi veren Hıristiyanlığa nazar edin. Aradaki azim farkı hemen göreceksiniz.

İslâm tevhit dinidir, peygambere bile hidayet yetkisi vermez. Hıristiyanlık ise Peygamberi İlâhlaştırır ve papaza günah bağışlatır.

Sonra, elbette, dedi, Hz. İsa'nın (a.s.) zamanındaki gerçek Hıristiyanlığı kast etmiyorum. Sözüm, tahrif edilmiş İncil'e dayanan ve hak din olma özelliğini kaybetmiş Hıristiyanlığa.

Biraz durakladı:

— Her ne ise, dedi, biraz konu dışına çıktık.

Çetin söze karıştı:

— Ama çok iyi oldu.

Arif Bey, gülümseyerek devam etti konuşmasına:

— Eğer, dedi, hidayetle ilgili âyetleri, insanların cüzi iradelerinin hiçbir değeri olmadığı şeklinde anlasak, o zaman peygamber göndermeyi, kitap indirmeyi ne ile izah edeceğiz?!..

Murat, hayretini gizleyemedi:

— Konunun bu yönünü hiç düşünmemiştim, dedi.

Biraz durakladıktan sonra:

— Gerçi bunu soru sahibi de bilmiyor ya! dedi. Onun meselesi insanların, günahlardan sorumlu olmadıkları anlayışını yaymak. Bu soru onun için sadece bir vasıta.

Arif Bey:

— Haklısın, diye tasdik etti Muratı. O noktaya da geleceğim.

Sonra şöyle devam etti konuşmasına:

— Ben hidayetle ilgili çalışmamı yaparken, Kur'anda hidayet kelimesi geçen bütün âyetleri tek tek inceledim. Ve hayretle gördüm ki, Allah'ın hidayete erdirmediğinin veya erdirmeyeceğinin haber verildiği bütün âyetlerde mutlaka kulun cüz'i iradesine atıflar yapılmış.

İsterseniz, dedi, bunlardan birkaçını sizlere okuyayım.

Bu teklife, Muratın cevabı:

— Çok memnun kalırım, şeklinde oldu.

Arif Bey, elindeki fişleri karıştırmaya başladı. Buyurun işte birisi diye bir fiş uzattı Murata. Murat âyet meâlini ağır ağır okumaya başladı:



“Allah, zalimler topluluğunu hidayete eriştirmez,” (Bakara Sûresi, 258)



İşte iki âyet-i kerime daha, diyerek fişleri masaya koydu. Âyet meâlleri şöyleydi:



“Allah, kâfirler topluluğunu hidayete eriştirmez.”

(Bakara Sûresi,264)



“Allah, fasıklar topluluğunu hidayete eriştirmez.” (Tövbe Sûresi, 24)


Bu üç âyet-i kerimeden, kalpte dalâlet yaratılmasının üç sebebini öğrenmiş bulunuyoruz: Zulüm, inkâr ve fısk.

Bunların üçü de insanın cüz'i iradesiyle ilgili. Zulmü işleyen, küfre giren, fısk yolunu tutan, yani haktan ayrılan ve günah yoluna giren insanın kendisidir. Bu cinayetlerine ceza olarak da hidayet nimetinden mahrum kalmıştır. Tıpkı kendi gözüne kast eden bir meczubun, görme duygusunu kaybetmesi gibi.

Bakın dedi Arif Bey:

— Bu mânâya kuvvet veren bir âyet daha okuyayım size:



“Onlar öyle kimselerdir ki, hidayet karşılığında dalâleti (sapıklığı) satın almışlardır. Ticaretleri kendilerine bir kazanç sağlamadığı gibi, doğru yolu da bulamamışlardır.” (Bakara Sûresi, 16)


Murat:

— Bunları not etmeme müsaade eder misiniz, diyerek elini fişlere uzattı.

Arif Bey:

— Sen yazıncaya kadar ben de birisine telefon açayım, diyerek odadan ayrıldı.

Çetin:

— Ben de not almak isterim, dedi ve sandalyesini Murata doğru iyice yaklaştırdı. Büyük bir neşe içinde not tutmaya başladılar. Telefon görüşmesinin uzamasını da fırsat bilip Arif Beyin konuşmalarından bazı can alıcı noktaları kaydettiler.

Arif Bey:

— Özür dilerim. Sizi biraz beklettim, diyerek masadaki yerini aldı.

Şimdiye kadar okuduğum âyetler, hidayetten mahrum kalanlarla ilgili idi. Ve bütün âyetlerin ortak noktası: Bu sonuca kulun kendi cüzi iradesini yanlış kullanılmasının sebep olduğu.

Aynı şekilde, hidayete ermekte de yine kulun cüz'i iradesi esas kılınmış. Ben size bu konuda, sadece bir âyet-i kerimenin meâlini okumakla yetineceğim, dedi ve hidayetle ilgili fişleri yeniden taramaya başladı.

— Bakınız, şu âyette Rabbimiz ne buyuruyor:



“De ki, hakikaten Allah dilediğini şaşırtıyor, kendisine gönül verene de hidayet buyuruyor.” (Ra'd Sûresi, 27)


Bu âyet-i kerime açıkça ifade ediyor ki, kul kendi iradesiyle Allah'a gönül verdiği takdirde hidayet şerefine erişiyor.

Arif Bey:

— Önemli gördüğüm bir noktaya da kısaca temas etmeden geçemeyeceğim, dedi.

Cenâb-ı Hakk'ın her isminin muktezası, yani “o isimden beklenen”, “o ismin gereği” ayrı ayrıdır. Kadir isminin muktezası, “her şeye güç yetirmek”tir. Aynı şekilde, Hakim isminin gereği, “abes yani boş, faydasız iş yapmamak”tır. Âdil isminin gereği ise “hiç kimseye ve hiçbir şeye zerre kadar zulmetmemek, her hak sahibine hakkını noksansız vermek”tir.

Şimdi bütün isimler birlikte düşünüldüğünde şöyle bir tefekkür levhası çıkıyor karşımıza:

Cenâb-ı Hak, Kadir isminin tecellisiyle insanı semalardan daha büyük yaratabilirdi; ama Hakîm ismi, insanın hâli hazırdaki cüssesiyle yaratılmasını istediğinden Hakîm ismi Kadir isminin tasarrufunu sınırlamış oluyor. Aynı şekilde, Allah mutlak irade sahibidir ve her dilediğini icra edebilir. Ama Âdil ismi bu dilemenin hikmet ve adalet dairesinde olmasını gerektiriyor ve İlâhî icraatlar böylece ortaya konuluyor.

Allah'ın, hidayeti dilediğine vermesiyle ilgili âyet-i kerimeleri de bu noktadan değerlendirmek gerek.

Sağ eliyle kaşlarını iki kez ovdu:

— Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar, diye sözünü tamamladı. Elbette, bir sorunuz yoksa, demeyi de ihmâl etmedi.

— Çok enteresan, dedi, Murat. Bu inceliği çok güzel yakalamışsınız.

Sonra sürdürdü konuşmasını:

— Öyle ya! Rabbimiz bir kulunu sebepsiz ve hikmetsiz olarak niçin sapıklığa sürüklesin? Onun sapıklığına razı olsaydı, uyarıcı peygamber gönderir miydi? Demek ki, kul sapıtmışsa, Cenâb-ı Hak, onun kalbinde dalâlet yaratmışsa, bu sonucu kulun kendisi hazırlamış demektir. İlâhî rahmet ve adaletten ancak bu beklenir.

Arif Bey, masanın üzerinde kenetlediği ellerini bir süre dalgınca seyrettikten sonra:

— Çok güzel, dedi. Zaten, insanoğlu sadece rahmet kavramını bir düşünebilse, bu konuda hiçbir problemi kalmayacak.

Sonra, bakışlarını Murat ve Çetinde sırayla gezdirerek:

— Duymuşsunuzdur, dedi: Kur’an’ın, Fatiha sûresinde, Fatihanın da besmelede, bir öz olarak, bulunduğunu büyük âlimlerimiz ve yine büyük veliler beyan ediyorlar.

Besmelede rahmet hâkimdir. Allah ismini takip eden Rahman ve Rahim isimlerinin her ikisi de rahmet ifade ederler. Biri, başta rızık olmak üzere, bu dünyadaki bütün rahmet tecellilerine işaret ediyor; diğerinde ise âhiretteki ebedî saadetin müjdesi gizli.

Bir âyet-i kerimede, Resululah Efendimize (a.s.m.) hitaben, “biz seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik,” buyurulur. Bir başka âyette de, “Rabbiniz kendi nefsine (zatına) merhameti yazdı”(En'am Sûresi, 54) müjdesi verilir.

Bütün bunlar birlikte düşünüldüğünde, Allah'ın, akıl ve şuurla şereflendirdiği ve arza halife tayin ettiği bu en güzide mahluku hakkında, hayır dileyeceğinden şüphe edilmez. Zira, insanın bu noktaya kadar geçirdiği bütün safhalar lehine tecelli etmiştir, herbiri ayrı bir hayır, ayrı bir kerem, ayrı bir inayet olarak onun başından aşağı adeta yağdırılmıştır. Ama şu var ki, bu bahtiyar kul, hidayet şerefine erip ermemekte serbest bırakılmıştır.

Sonra:

— Bilirsiniz, dedi, bu dünyanın bir sonraki menzili olan âhiretin iki ayrı beldesi var: Cennet ve cehennem.

Bunlardan birincisi hidayete erenlerin, diğeri ise ona sırt çevirenlerin diyarı.

Murat:

— Doğru, diye Arif Beyi tasdik etti. Fikirlerinizden, çok faydalandım. Biraz durakladı. Yutkundu:

— Bir noktayı daha açıklığa kavuşturmanızı özellikle arzu ediyorum.

— Buyurun sizi dinliyorum.

Murat:

— Duyduğum kadarıyla, dedi, Kur'an-ı Kerimde bazı kulların kalplerinin mühürlendiğinden söz ediliyor. “Allah'ın hidayeti dilediğine verdiği,” gerçeğiyle, bu İlâhî haberi nasıl bağdaştıracağız.

— Önce şunu söylemek isterim. Benim fikrim diye bir şey söz konusu değil. Ben felsefeci değilim. Ve bu konular da akılla çözülecek cinsten değil. İlâhî hakikatlere, günümüz ifadesiyle metafizik gerçeklere, fikir yürütmeyle değil, Kur'an'a ve Allah Resulünün (a.s.m.) beyanlarına hakkıyla muhatap olmakla ulaşılabilir. Biz buna kafa yoruyoruz. Bu konuda yazılmış değerli eserleri inceliyoruz ve bir şeyler anlamaya ve anlatmaya çalışıyoruz.

Bir hadis-i şerifle konuya girmek isterim. Allah Resulü (a.s.m.) buyururlar ki:



“Günah işlendiği zaman kalpte bir kara leke hasıl olur. Eğer sahibi pişman olur, tevbe ve istiğfar ederse, kalp yine parlar.”


Şirk ise en büyük günah:



“Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını (sair günahları) dilediği kimse için bağışlar.” (Nisa Sûresi,48)



Bu hadis-i şeriften ve âyet-i kerimeden anladığımıza göre, kalbi karartan en büyük siyahlık şirk. Bir insan şirki dava eder ve bu hususta müminlerle mücadeleye girişirse, her geçen gün kalbindeki bu siyahlık daha da koyulaşır ve genişlenir. Git gide bütün kalbi kaplar. Artık o insanın iman ve tevhidi kabul etmesi imkânsız hale gelir. Nur Müellifinin ifadesiyle, “Küfür ...istidad-ı însânîyi öyle ifsad eder ki: Salâh ve hayrı kabûle liyâkati kalmaz.”
İşte sözünü ettiğiniz âyet-i kerime, Allah Resülüne (a.s.m.) cephe alan, ona karşı şirk namına mücadele veren, harp eden müşrikler hakkında nâzil olmuş. Ve o müşriklerin kalplerinde şirkin tam hâkimiyet kurması ve tevhide yer kalmaması, “kalp mühürlenmesi” şeklinde ifade edilmiş.

Gençlerin bakışlarında hayret ve sevinç iç içeydi.

Arif Bey sözünü şöyle noktaladı:

— Kendilerine hidayet kapısı kapananlar bu noktaya varan bedbaht guruptur. Yoksa her günah işleyen, her zulüm eden için hidayet kapısının kapanması söz konusu değil. Aksi halde, asr-ı saadette, daha önce putlara tapan on binlerce insanın İslâm'a girmelerini nasıl izah edeceğiz.

Öyle ya, dedi Murat:

— Her şirke girenin kalbi mühürlenseydi hiçbir müşrik Müslüman olamazdı. Demek ki, kalbi mühürlenenler sizin de izah ettiğiniz gibi, tevhide dönmeleri imkânsız hâle gelenler.

Çetin söze karıştı:

— Ve onlar, bu çukura kendi iradelerini yanlış kullanarak düşmüş oluyorlar!

Arif Bey, Murata sordu:

— Bilmem bu kadar yeterli mi?

Murat, bu açıklamalardan çok memnun kalmıştı. Hidayet konusu onun iç âleminde tam olarak yerini bulmuştu. Ruhunda sevinç ve heyecanın kaynaştığı yüzünden açıkça okunuyordu:

— Teşekkür ederim, dedi, gerçekten çok istifade ettim. Bu gün hayatımın en mutlu günlerinden birini yaşadım, desem yalan olmaz. Bu güzel sohbetin saatlerce devam etmesini isterim. Fakat, sizleri daha fazla yormak da istemiyorum. Hem aklım hem kalbim fazlasıyla tatmin oldular, tekrar teşekkür ederim.

Çetin, sıkılarak:

— Bilmem ki, bir soru da ben sorsam nasıl olur?

Arif Bey:

— Buyurun, dedi ve ilave etti: Ama bilirsiniz, hürriyetler karşılıklı. Sizin soru sorma hürriyetiniz kadar, benim de cevap vermeme hürriyetim var. Tahmini konuşmak, lâf olsun diye bir şeyler söylemek istemem. Bilmemeyi utanç saymak gibi bir âdetim de yoktur.

Bu sözler Çetini ve özellikle de Muratı çok rahatlatmıştı. Konuşmalarını çok daha samimi bir hava içinde ve daha rahat yapabileceklerdi.

Çetin:

— Affedersiniz, diye söze başladı. “Benim iki sorum olacak: Birisi: Halk arasında, “kader hakkında konuşmak tehlikelidir,” şeklinde yaygın bir anlayış var. Bu konuda ne düşünürsünüz?

Diğeri: Tabii âfetler kader yönünden nasıl yorumlanabilir?

Arif Bey:

— Bu iki soru ilk bakışta farklı gibi görünüyor, ama aslında aynı temele dayanıyorlar, diye söze başladı ve konuşmasını şöyle sürdürdü:

— Kaderden söz etmenin tehlikeli olduğu anlayışında, önemli bir yanlışlık söz konusu. Kader denilince, her şeyin İlâhî ilimle en güzel şekilde takdir edildiğini anlıyoruz. Etrafımızda gördüğümüz her şey bir yönüyle, yaratıcısının varlığını gösterdiği gibi, bir yönüyle de İlâhî takdirin harika cilvelerini sergilemekte.

Öte yandan, kader konusunda, cüz'i irade ve efâl-i ibad (yani kulun fiilleri) konusunda nice eserler yazılmış. Bunlardan söz etmek, en azından, bir ilim tahsilidir ve yasaklanması düşünülemez. Ama, kaderin bir yönü var ki, ondaki ince hikmetleri insan idraki kavrayamıyor. Hastalıklar, musibetler, nice masum insanın ölümüne sebep olan zelzeleler ve diğer tabii âfetler gibi... İşte bu cihet üzerinde insan ne kadar kafa yorarsa yorsun bir sonuca varamaz. Onun bu âczini şeytan en ileri seviyede istismar eder ve onu İlâhî adalet konusunda şüphelere düşürür. Resulullah Efendimiz (a.s.m.) geçmiş kavimlerin çoğunun kader noktasında sapıklığa düştüklerini ashabına hatırlatmış ve kaderin bu yönü üzerinde fazlaca durmaktan ümmetini men etmiştir.


Prof.Dr. Alaaddin Başar
__________________
Gönlüm ne dertlidir, ne de bahtiyar;
Ne kendisine yâr, ne kimseye yâr,
Bir rüya uğrunda ben diyâr diyâr,
Gölgemin peşinden yürür giderim...
N.F.K.
Alıntı Yaparak Cevapla
Yanıtla



Şu an bu konuyu görüntüleyen kullanıcı sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir)
 
Konu Araçları
Görünüm Modları

Gönderme Kuralları
Yeni konular açabilirsiniz --> izin yok
Yanıtlar gönderebilirsiniz --> izin yok
Eklentiler gönderebilirsiniz --> izin yok
Mesajlarınızı düzenleyebilirsiniz --> izin yok

vB koduAçık
SimgelerAçık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Saat 13:36.

Design byVBMode
Powered by vBulletin Version 3.6.0
Copyright ©2000 - 2009, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.1.0
TR Çeviri : Tunaltay






HAYATIN RENGİ


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382