Home Rules Contact
Dini ilimler, Eğitim ve Kişisel gelişim siteniz

Haftanın Hadisi:
Hayra vesile olan, hayrı yapan gibidir.
Tirmizî, İlm, 14.
Kayıt Mail Üye Listesi Ajanda Konuları Okundu İşaretle

Dini ilimler, Eğitim ve Kişisel gelişim siteniz » Kültür, Sanat, Biyografi, Bilim & Teknoloji, Hayata Dair » Kültür, Sanat, Biyografi, Bilim & Teknoloji » Tarihimizden Kesitler » Yavuz Sultan Selim gerçekten Hilafeti devraldı mı?

Tarihimizden Kesitler Genel Tarihimize mal olmuş kişiler ve olaylar...

 



Yeni Konu Gönder Yanıtla
 
LinkBack Konu Araçları Görünüm Modları
Eski 06-03-2007, 15:31   #1 (permalink)
Turkuaz
 
Mesaj: n/a
 
Varsayılan Yavuz Sultan Selim gerçekten Hilafeti devraldı mı?


Geçtiğimiz 3 Mart Cuma günü, Hilafetin kaldırılışının 82. yıldönümüydü. 82 yıl önce 101. İslam Halifesi Abdülmecid Efendi, ailesi ve diğer Osmanlı hanedanı üye ve mensuplarıyla (ikisi arasındaki farkı ıskalamayalım lütfen) birlikte yurtdışına çıkarıldığında Batı dünyasına ‘Biz artık bu işlerde yokuz!’ mesajını gönderiyor, İslam alemine de ‘Kendi başınızın çaresine bakın’ diyorduk.
Halifeliğin Yavuz Sultan Selim devrinde ‘resmen’ Osmanoğullarına geçtiği meselesi tarihen tartışmalı bir konudur. Çünkü bizim anladığımız manada resmî bir halifelik devir-teslimi yapılıp yapılmadığı dahi tam olarak belli değildir. Mesela İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın son halifeyle ilgili olarak “İbn İyâs Tarihi”nden aktardığı bilgiler son derece ilginçtir.

Osmanlı ordusunun Memlûklara karşı kazandığı Mercidabık Savaşı’ndan sonra son Abbasi Halifesi Mütevekkil Alallah, Yavuz’a sığınmış ve bağlılığını bildirmiştir. Ancak henüz Kahire’nin teslim alınmadığı bu ara dönemde Memluklar ‘hain Halife’nin yerine onun babası olan 80 yaşındaki Müstemsik Billah Yakub’u oğluna vekaleten halife ilan etmişlerdi. Ne var ki, Yavuz’un zülfikârı Kahire’nin surlarını delince Hilafet meselesi yeniden gündeme gelmiş, baba ile oğuldan hangisinin halife olacağına karar verilmesi gerekmiştir.

Buraya dikkat: Yavuz Halifeliğin üzerine balıklama atlamıyor, Mütevekkil’i Kahire’de yeniden Halife ilan ettiriyor. Hatta Mütevekkil, Yavuz gibi bir Sultan eliyle halife olduğu için Kahire’de daha önce görmediği bir saygı ve itibara muhatap oluyor. Zira Memluklar döneminde Halifeliğin adı var, kendi yoktur neredeyse. Halbuki bize ne anlatılır: Yavuz Halifeliği almak için Mısır’a yürüdü. Öyle değil mi? Buyurun size zücaciye dükkânına giren bir “küçük fil” daha!

Ancak Halifelerin nasıl bir ahlakî yozlaşma içerisine sürüklendiğini görmek için bu son Abbasî Halifesinin İstanbul’daki maceralarına dikkat kesilmemiz gerekecek. Yavuz, Kahire’den İstanbul’a dönmeden önce halife ve akrabalarını deniz yoluyla İstanbul’a göndertmişti. Gelenler içinde son Halife de vardı. Mütevekkil’e İstanbul’da çok itibar edildiğini ve saygı gösterildiğini biliyoruz. Ama bir süre. Ya sonra? Sonrasını İbn İyas’ın tarihinden takip edelim:

“Halife Mütevekkil, İstanbul’a nakledildikten sonra kendisine emanet edilen malları gasp ederek, bundan başka, kadınlarla da sefihane hayata dalmasından dolayı amca-zâdelerinin şikayeti üzerine gözden düşerek 925 hicri (1520 miladi) tarihinde Yedikule’ye hapsedilmişti. Yavuz’un vefatını müteakip, Kanuni zamanında Kahire’ye dönmesine müsaade olunarak orada ölmüştür.” (Aktaran: Uzunçarşılı, “Osmanlı Tarihi”, c. II, s. 293-4.) İşte eğer Hilafetin devri söz konusu ise bu, Halife’nin İstanbul’daki bu ‘faal’ yıllarında olmuştur.

Ben kendi payıma şöyle bir senaryo çıkartıyorum bu sözlerden:

Aslında Yavuz’un niyeti, Mekke Şerifi’nin kendisine emanet ettiği ‘Mekke ve Medine’nin Hâkimi’ unvanını, ‘Hâkimi değil, Hâdimi’ şeklinde düzeltmekle yetinmekti. Çünkü eğer Hilafeti üzerine almak isteseydi bunu Kahire’de de pekala yapabilirdi. Böyle bir niyeti olmadığını Mütevekkil’i yeniden Halife ilan ettirmesinden anlayabiliyoruz. Ardından da Halife ile akraba ve taallukatını gemiyle İstanbul’a göndertiyor, onun yanında, gözü önünde bulunmasını arzu ediyor. Ona iltifatlarda bulunuyor, saygı gösteriyor ve Mütevekkil, anlaşılan, Kahire’dekinden daha nüfuzlu ve saygın bir konuma yükseliyor. Ancak halife ailesinde gözlemlediği yozlaşma ve üst üste kulağına gelen rezalet haberleri, Yavuz’u çileden çıkartıyor. Hele Halife’nin amcaoğulları Mütevekkil’i padişaha şikayet edince dayanamayıp Hilafet’i kendi üzerine alıyor. Ancak bu, besbelli bir törenle filan olmuyor. İbn İyas, Mütevekkil’in Hilafeti “terk ettiği”ni söylüyor. Yani Halife’nin kutsal makamına yakışmayan davranışları, İstanbul’daki kısa Hilafeti sırasında göze batıyor ve belki Kahire’de kendisine gösterilen “müsamaha”yı Dersaadet’te bulamayınca baskılar sonucunda görevi bırakıyor.

Yani Mütevekkil ile Yavuz arasında bir devir-teslim olmuşsa bile bu, daha ziyade sembolik bir mahiyetteydi ve Yavuz’un muhtemelen Hilafetin şerefini kurtarma kaygısının bir sonucuydu. Tören, şu bu.. yapılmış olsaydı bu kadar hayatî bir hadiseyi tarihçilerin atlaması mümkün olabilir miydi sanıyorsunuz? Çeşme yapımına dahi tarihler düşüren şairlerin kasidelerinin kalemlerinden fışkırmasına kim engel olabilirdi?

Oysa Halifelik meselesinde Yavuz’un Mısır seferinden daha önemli bir dönüm noktası dikkatlerimizden kaçar nedense: 1774’te Ruslarla imzaladığımız Küçük Kaynarca Antlaşması.

Antlaşmanın 3. maddesi Osmanlı padişah-halifesine, kaybedilen ilk İslam egemenliğindeki toprak olan Kırım’daki Müslümanlar üzerinde dinî himaye hakkını tanıyordu. Elbette daha önce de mevcuttu halifelik; gelin görün ki, Osmanlı padişah-halifesi ilk defa bu antlaşmayla fiilen veya hukuken egemenliği haricindeki Müslümanların da koruyucusu şeklinde resmî bir kimlik kazanmıştı. Bu maddeyle halifelik, Osmanlılar tarafından kendi toprakları haricindeki Müslümanlar üzerinde yetki ve nüfuz sahibi olmak şeklinde anlaşılıyor ve bu aktif dış politika enstrümanı, uluslararası bir antlaşmayla Avrupa’ya da kabul ettirilmiş oluyordu.

Ruslar antlaşmanın Rusça ve Fransızca metinleri üzerinde istedikleri kadar oynasınlar, Sultan I. Abdülhamid, artık Açe’den Fas’a kadar Müslümanların hâmisi sıfatıyla uluslararası girişimlerde bulunuyor, Hilafeti yeni bir konsept etrafında örmeye soyunuyordu. Bu konseptin zirvesine çıktığı ve en etkin kullanıldığı dönem, adaşı II. Abdülhamid’in iktidar yılları, hatta Mümtaz’er Türköne’nin tespitiyle 1870 yılı olacaktır. Daha önce bir tohum halinde bulunan Halifelik, imparatorluğun son yüzyılında görkemli bir finale taşınacaktır II. Abdülhamid’in ellerinde.

Alan Palmer, “Bir Çöküşün Yeni Tarihi”nde meseleyi gayet ustaca özetliyor aslında. En iyisi, bu sağduyunun sesine kulak kesilmek: “Uzun süre 7. ve 14. maddelerin sultanın haklarını kısıtladığına, bu nedenle de Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü hızlandırdığına inanılmıştır. Oysa tersine, bu maddeler sultana daha önceki hiçbir antlaşmada görülmediği kadar geniş kişisel yetkiler vermektedir. Osmanlıların tüm dünya Müslümanlarının lideri olma iddiası ilk kez uluslararası bir ortamda onaylanmaktadır… Bunu izleyen 150 yıl boyunca Osmanlı toprakları gitgide küçülürken, Osmanlı Halifeliğine yönelik dinî saygı sürekli olarak artmıştır.”

Velhasıl, bugün kullandığımız anlamda siyasî Hilafetin Osmanlı’ya geçiş tarihini 1517’den 1774’e getirmemizde fayda var. Yavuz zamanında Hilafetin sembolik ve dinî bir anlamı varken, dede-torun Abdülhamid’lerin iktidarları arasında onu artık siyasî bir mahiyet kazanmış olarak görürüz. 1924’te Hilafetin kaldırılması ise mesela Mısır’da Hasan el-Benna elinde kıvam kazanan ‘modern’ Hilafet kavramına giden uzun yolu döşeyecek, İslamcılara da tartışacakları zengin bir malzeme yığını sunacaktı.


Alıntı:
MUSTAFA ARMAĞAN yazısıdır...
Alıntı Yaparak Cevapla
Yanıtla



Şu an bu konuyu görüntüleyen kullanıcı sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir)
 
Konu Araçları
Görünüm Modları

Gönderme Kuralları
Yeni konular açabilirsiniz --> izin yok
Yanıtlar gönderebilirsiniz --> izin yok
Eklentiler gönderebilirsiniz --> izin yok
Mesajlarınızı düzenleyebilirsiniz --> izin yok

vB koduAçık
SimgelerAçık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Saat 14:23.

Design byVBMode
Powered by vBulletin Version 3.6.0
Copyright ©2000 - 2009, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.1.0
TR Çeviri : Tunaltay






HAYATIN RENGİ


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382