|
||
![]() |
|
|
| Tarihimizden Kesitler Genel Tarihimize mal olmuş kişiler ve olaylar... |
![]() |
|
|
LinkBack | Konu Araçları | Görünüm Modları |
|
|
#1 (permalink) | |
|
Mesaj: n/a
|
Bunca yıldır bir Nobel Edebiyat Ödülü alamadığımız için tasalananlardan iseniz, üzülmeyin. Bu yazıyı okuduktan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak! Göreceksiniz ki, Osmanlı şemsiyesi altından -en azından şimdilik- iki Nobel Ödüllü yazar çıkmıştı. İngiliz yazar John Banville kendisiyle yapılan söyleşide, 1930’larda İrlandalı şair Yeats’in dahi İngiliz maliyecilerinin elinden yakasını kurtaramadığını ve soruşturma geçirdiğini söylemişti (The Guardian, 12 Ekim 2005). Banville, İrlanda kökenli İngiliz yazar ve sanatçılarının uzun bir listesini yapıyor ve İngiliz edebiyatı içindeki zengin “Irish” (İrlandalı) damarını vurguluyordu. Oradan çağrışım yaptı. Sahi, İngilizler, yönettikleri milletlerin ve dillerin İngilizce içindeki maceralarını “İngiliz edebiyatı” içinde mütalaa ederken, biz neden aynısını Osmanlı için düşünmeyiz? Mesela bir Boşnak edebiyatı, bir Gürcü, Arap, Yunan, Sırp, hatta Macar edebiyatı neden Osmanlı edebiyatı şemsiyesi altında değerlendirilmesin? Öyleyse “Osmanlı edebiyatı” terimini de yeniden tartışmaya açmamız gerekmez mi? Osmanlı edebiyatı, yalnızca Osmanlıca, yani Arap harfli Türkçe metinlerden mi oluşuyordu? Olur mu öyle şey: Mesela Karaman Türkleri Yunan alfabesiyle Türkçe yazmıyorlar mıydı? Yazılan bal gibi Türkçeydi ama harfler Yunan alfabesindendi: Diyeceğim o ki, Türk edebiyatı da kapsama alanını genişletmek durumunda. Artık ilk romanımız kabul edilen Şemseddin Sami’nin “Taaşşuk-ı Tal’at ve Fitnat”ının tahtına, Osmanlı Ermenisi Hosep Vartan’ın Ermeni harfleriyle ama Türkçe kaleme aldığı 1851 tarihli “Akabi Hikâyesi”ni geçirmemiz gerekiyor. Velhasıl Türkçenin sınırları genişliyor, Osmanlı’nın sınırları genleşiyor, sonuçta Osmanlı’ya bakışımız büyük değişikliklere uğruyor. Tabii bu durumda Nobel’e bakışımız da değişmek durumunda. Balkanlardan Kafkaslara, Adriyatik’ten Hint Okyanusu’na kadar uzanan muazzam Osmanlı Devleti’nin bünyesinden onlarca devlet, onlarca millet doğdu. Bu devlet ve milletler Osmanlı’nın etkilerini 1980’lere kadar üzerlerinden kazıyamadıkları gibi, tam tersine, bu bir daha bulamayacakları zengin ve verimli etki sayesinde kazanmışlardı bir kısım başarılarını. Yaşar Kemal Nobel’i alamadı ama, iki Osmanlı kökenli yazar, edebiyat dünyasının bu en büyük ödülüne sahip olmuştu. 1961 yılında Nobel’le ödüllendirilen İvo Andriç’i bir Osmanlı köprüsünün yaklaşık 4 asırlık macerasını anlattığı “Drina Köprüsü” romanıyla tanıyorsunuz. Andriç, 10 Ekim 1892’de Travnik’te doğmuş. Buram buram Osmanlı kokan bu şehirden bir Sırp yazar çıkıyor ve Vişegrad’daki köprüyü anlatarak Nobel’i kazanıyor. 1892’de Bosna, Avusturya’nın işgalinde bulunuyor ama henüz resmen Osmanlı’ya bağlı. Bu bağ, 16 yıl sonra kopacak ve 1908’de Bosna, Avusturya tarafından resmen ilhak olunacaktır. Andriç’in ilginç yanı, Boşnak kardeşlerimiz biraz duygusal davranarak onu mahkûm etseler de, aslında “bizim romancımız” olmasıdır. Nitekim 1964 yılında “Büyük Doğu” dergisinde yazdığı “Romancımız İvo Andriç” yazısında Sezai Karakoç bu gerçeği olanca berraklığıyla şöyle vurguluyordu: “1961 yılı Nobel Edebiyat Armağanı Osmanlı edebiyatına verilmişti denilebilir. Hatta Osmanlı romanına. Çünkü: Bu yıl Nobel’i alan İvo Andriç, bir Yugoslav yazarı, bir Slav yazarı, hattâ Avrupalı bir yazar olmaktan çok, bir Osmanlı yazarıdır. Gönüllü olarak Osmanlı tebaası bir yazardır sanki. Yalnız romanlarının kahramanlarıyla değil, yalnız romanının “zaman”ıyla değil, yalnız “mekân”ıyla değil, yalnız romanında örülen oluşlar ağıyla değil, batan bir dünyayı [Osmanlı dünyasını - M.A.] yavaş yavaş ortaya çıkarmayı deneme niyeti ve tarzıyla da, her biri bir yöne giden insan kütleleri içinde, imparatorluğun ağırlık merkezi olan bir bölgenin halkını değerlendirme ve bir medeniyet tarzı olarak sunma, orijinal bir kadro yakalama ve bundan yeni bir estetik kurma farkıyla da Osmanlı’dır.” (“Edebiyat Yazıları II”, Diriliş Yayınları, 1986, s. 101.) Bunları Necip Fazıl’ın dergisinde yazan Karakoç, daha da ileri gider ve Andriç’i Osmanlıların “Homeros”u, eserinin de Yunanlıların “İlyada” ve “Odise”si ayarında olduğunu ilan eder. Bu eser, Osmanlı çoğulculuğu ve çok yanlılığının içinden yükselen “birlik türküsü”nü çağırmaktadır. Velhasıl, İvo Andriç iki açıdan Osmanlı’dır. Bir: Henüz Osmanlı atlarının terinin soğumadığı bir zamanda ve mekânda dünyaya gözlerini açması ve oradan beslenmesi anlamında. İki: Eserine bu batmakta olan dünyanın son ışıklarını, veda türküsü olarak serpiştirmesi anlamında. Şimdiki Nobel heveslilerinin yaptığı gibi, kendisi Osmanlı olabilirdi ama eseri başka telden çalabilirdi. Andriç asla bunu yapmadı. Osmanlı’yı ciddiye aldı. Eleştirdiği tarafları olsa bile, kendisini bir Osmanlı varisi olarak gördü. Osmanlı’nın zenginlik ve derinliğini başarıyla yansıtarak ünlendi. Geçmişinden utanmadan, ona sövmeden, onunla yüzleşti, ondan beslendi ve kazanan kendisi oldu. Öbür ‘Nobelli Osmanlı’yı ise gelecek hafta ele alacağım. SORUN, CEVAPLAYALIM IV. Murad hakkında Aynı gün iki okur birden (Evren Kocaman ve Barış Yalınkılıç) sorunca IV. Murad’ın şahsiyetine kısaca değinmek şart oldu. IV. Murad, Revan seferine çıktığı zaman Fatih’in İstanbul’u aldığı yaşlardadır (23 yaşında). Öldüğünde ise 28 yaşında, yani bugünün ölçüleriyle, evlenip yuva kurmaya hazırlanan bir gençtir. İçki içtiği herhalde inkâr olunamaz. Ancak daha çocuk yaşta (12 yaşında) ve Kadınlar Saltanatının gölgesinde tahta çıkan IV. Murad’ın, içkiye o yıllarda alıştırıldığını, ancak sonradan halka içki yasağı koyarken tövbe edenin de kendisi olduğunu bilmekte fayda vardır. Kâbe’nin ve Bağdat’ta İmam-ı Azam’ın türbesinin tamirini emreden de, Evliya Çelebi’yi keşfeden de odur. Moltke’nin de şahit olduğu gibi, Fırat boyundaki muazzam yatırımları yüzünden bu nehrin bir koluna Murat Suyu adı verildiği biliniyor. (Bir de Osmanlı Anadolu’ya yatırım yapmadı demiyorlar mı?) Evliya Çelebi’nin anlattıklarına, onu bizzat görüp tanımış birisi sıfatıyla kulak vermekte fayda vardır. 1635 yılının Kadir gecesinde Ayasofya Camii’nde hatim okuyan Evliya Çelebi’yi sesinden fark eden ve saraya aldırıp önüne imkânlar açan odur. Yani “Seyahatname”yi bir yerde Sultan Murad’a borçluyuz. Yaz olsun, kış olsun, her Cuma gecesi alimleri, şeyhleri ve hafızları toplayarak ilmî tartışmalar yaptırır; Cumartesi geceleri ilahi okutup saz çaldırır; Pazar geceleri devrin şairleriyle sohbet eder; Pazartesi geceleri oyuncuları toplayıp eğlenir; Salı geceleri güngörmüş ihtiyarlarla sohbetlerde bulunur; Çarşamba geceleri salih insanlarla ve hayır sahipleriyle görüşür; Perşembe geceleri ise dervişler, macera sahipleri ve bilgili kişilerle bir araya gelirmiş. Lafını sakınmayan birisi olarak tanıdığımız Evliya Çelebi bize onun içki içtiğinden tek kelime ile olsun bahsetmez. İlginç değil mi? Alıntı:
|
|
|
![]() |
| Şu an bu konuyu görüntüleyen kullanıcı sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | |
| Görünüm Modları | |
|
|