Home Rules Contact
Dini ilimler, Eğitim ve Kişisel gelişim siteniz

Günün Ayeti:
Mü'minler ancak kardeştirler. Öyle ise kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin ve Allah'tan korkup sakının. Umulurki esirgenirsiniz.
Hucurat Suresi, 10
Kayıt Mail Üye Listesi Ajanda Konuları Okundu İşaretle

Dini ilimler, Eğitim ve Kişisel gelişim siteniz » Kültür, Sanat, Biyografi, Bilim & Teknoloji, Hayata Dair » Kültür, Sanat, Biyografi, Bilim & Teknoloji » Tarihimizden Kesitler » Ah o Fatih’i yakan kutlu ateş, nerdesin?

Tarihimizden Kesitler Genel Tarihimize mal olmuş kişiler ve olaylar...

 



Yeni Konu Gönder Yanıtla
 
LinkBack Konu Araçları Görünüm Modları
Eski 06-20-2007, 20:33   #1 (permalink)
Turkuaz
 
Mesaj: n/a
 
Varsayılan Ah o Fatih’i yakan kutlu ateş, nerdesin?


Portekiz tahtında oturan Kral’ın kendisi değil de kardeşi olan Denizci Henry’nin silahla donanmış adamları, 8 Ağustos 1444’te Güney Afrika kıyılarını bir güzel yağmaladıktan sonra gemilerine doldurdukları ‘malları’yla (esirlerine böyle diyorlardı) geri dönüyorlardı. Denizci Henry’nin hayat hikâyesini yazma işini üstlenen çağdaşı Gomes Eannes de Azuzara, karanlık kıtanın balta girmemiş ormanlarına uzanan korkunç yağmanın ölümcül meyvelerini kalemiyle şöyle topluyordu:
“Zavallı esirler karaya çıkartıldıklarında görülmeye değer bir manzara oluşmuştu. Bazılarının renkleri nispeten açıktı, yakışıklıydılar ve vücutları gayet muntazamdı; bazıları biraz daha karaydı; diğerleri ise köstebekler gibi kapkaraydı. Fakat onlara bakarken merhametten titremeyecek kalp var mıdır! Birbirlerine bakıp bakıp ağlaşıyorlar, gözyaşlarıyla yıkanıyordu yüzleri. Gözlerini gökyüzüne dikip de Tabiat Baba’dan çığlık çığlığa yardım isteyeni mi ararsınız, yüzlerine elleriyle vuranı mı, yoksa kendilerini yerlere atıp debeleneni mi?

Fakat bir an geldi ki, bütün bunlar, açıklanan kararın yanında hiç kaldı. Çocuklar ebeveynlerinden ayrılacaktı, kardeşler ve eşler de birbirinden. Her biri kendi kaderini kendi başına yaşayacaktı. Yüreği dağlanmadan bu ayrılık sahnesini izlemek imkansızdı. Ayrı taraflara yığılan babalar ve oğullar, olanca kuvvetleriyle birbirlerine koşmaya çalışıyor, anneler bebeklerini kucaklayarak onları Portekizlilere vermemek için kendilerini yerden yere fırlatıyorlardı. Bu manzarayı izleyen kent halkının feryat ve figanları ise manzarayı daha da feci bir hale getiriyordu.

Prens Henry, güçlü kuvvetli bir at üstünde, etrafında maiyetiyle ortalıkta geziyor, kendisine getirilen ganimetleri gözde adamlarına bol keseden dağıtıyordu. Bu sırada kendi beşte birlik hissesine düşen 46 kişiyi oracıkta azad etti. Şurası aşikâr ki, onun asıl ganimeti, arzusunun yerine getirilmesinden ibaretti. Hakikatte, aksi halde ebediyen yitirilmiş olacak bu ruhların kurtuluşunu seyretmek tarife gelmez bir tatmin veriyordu kendisine.” (Aktaran: Frederick Turner, Beyond Geography: The Western Spirit against the Wilderness, Rutgers University Press, 1994, s. 120-121.)

Prens Henry, medeniyet ve inancı uğruna işliyordu bu cinayetleri. Bunun yanında, soygunculuk hiç kalırdı. Bir tek amacı vardı: Ruhları kurtarmak. Ve bu amacı gerçekleştirmek için de keşiflere çıkmak, yaban halkları bulmak, ‘ruhlarını kurtarmalarına yardımcı olmak’ gerekiyordu. İnanç da, teknik de, bilgi de bu uğurda kullanılmalıydı. Hiç göz kırpmadan kullanıldı da.

Öyle bir çağdı. Acımasız. Sert. Haşin. Zayıfı, zayıfları affetmeyen bir çağ. Yelkenleri şişiren rüzgâr, istila türküleri estiriyordu yerküre üzerinde. Moğol fırtınasının teri kıtaların sırtında henüz kurumuş, kurulu bütün düzenleri bir tırpan gibi biçen bu akıl almaz istila sırasında yeryüzüne bırakılan imparatorluk tohumları, yeni bir küreselleşme arabasının tekerleklerini olanca hızıyla döndürüyordu. Beş bin yıllık insanlık tarihi cephesinde bir bakıma ‘yeni bir şey’ yok gibiydi. Lakin eski dünyanın kalbinde, her şeyin temelinden sarsılacağını müjdeleyen bir çağın sabah ezanları okunuyordu.

Charles Dickens’ın dediği gibi, “Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü. Umutsuzluk çağıydı, umut çağıydı.” Çağların delirme vaktiydi. Moğolların başlattığı kaos orkestrasının şimdi hangi armoninin notalarına dokunacağı bilinmiyordu. Her şey olabilir, hiçbir şey olmayabilirdi. Olan, bitebilir; bitenler ayağa kalkabilirdi. Tohum düşmüştü bir yere ama kimse yerini bilmiyordu.

Gerçi bilen biliyordu. İşte Arabistan Yarımadası’ndan doğan güneş, Avrasya’nın çehresini geri dönülmez bir şekilde değiştirmişti; Moğol istilası sırasında doğudaki kolunu kaybetmiş olan İslam medeniyeti, rövanş olarak geleceğin giderek şişen karnına altın bir ok yollayacaktı. Bu okun ucuna iliştirilmiş olan kâğıtta, Kostantiniyye’nin muhakkak fethedileceği yazılıydı; ‘onu fetheden komutan da, onu fetheden asker de kendilerine güzellikten güzellik beğensinler’ deniliyordu. O mübarek ağızdan kelam, ‘satır’dan değil, ‘sadır’dan dökülürdü. Varlıklarını çatırdatan bir gürültüyle volkan gibi püskürürlerdi yeryüzüne. Bir kere püsküren lavların nereye düşeceği ve soğuduktan asırlar sonra hangi sinelerde yeniden uyandırılacakları hiç belli olmazdı.

Olmadı da nitekim…

Yeryüzü yağmacıları Portekiz ve İspanya’da kollarını sıvarken, Akdeniz’in doğu ucunda bir genç, müjdeye doğru koşuyordu. Tam da aynı tarihte, Ağustos 1444’te tahta çıkan Mehmed Çelebi, dünyanın ayarının bozulduğu bir çağı, yeniden hakikate ayarlamaya hazırlanıyordu. Diyaloğa kapanmış bir Avrupa’nın karşısına Doğu’nun da, Batı’nın da kendi kucağında birbirleriyle konuşacakları yeni bir bahçe kurmaya hazırlanıyordu. Homeros ile Molla Cami onun bahçesinde açıyor, Bellini ile Bursalı Şiblioğlu tasvir sanatında yarışıyor, Hocazade, 2 asır önce İspanya toprağına düşmüş İbn Rüşd’e felsefî cevaplar yetiştiriyordu. Semerkand Rasathanesi’nden uzanan Uluğ Bey’in eli, Kadızade-i Rumi’nin aritmetik bilimlerinde gördüğünü söylediği ateşten yanıyor (”Kardeşlerim! Ben bu riyazî ilimlerin vadilerinde bir ateş gördüm; niçin ondan bir haber getirmez, bir tutam almazsınız?”), Ali Kuşçu avucuna aldığı bu ateşle İstanbul’a doğru koşuyor, aynı ateşi çoktan yutmuş olan Fatih’in ve çağdaşlarının dimağını kavuruyordu.

Yeni bir çağın şafağıydı. Küreselleşme yeniden başlıyordu. Tohumlar topraktaydı. Kim önce davranırsa hasat onun olacaktı. Lafı uzatmayacağım: Fatih İstanbul’a girdiğinde Leonardo Da Vinci 1 yaşını doldurmuştu, öldüğünde ise Mikelanj 7, Kopernik 9 yaşındaydı. Fatih’in acelesi vardı. Zamanı fethetmek için çırpınması, bundandı.

Ah o ateş! Ne zaman düşeceksin yeniden içimize?

Alıntı:
MUSTAFA ARMAĞAN'ın 05/06/2005 tarihli yazısı...
Alıntı Yaparak Cevapla
Yanıtla



Şu an bu konuyu görüntüleyen kullanıcı sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir)
 
Konu Araçları
Görünüm Modları

Gönderme Kuralları
Yeni konular açabilirsiniz --> izin yok
Yanıtlar gönderebilirsiniz --> izin yok
Eklentiler gönderebilirsiniz --> izin yok
Mesajlarınızı düzenleyebilirsiniz --> izin yok

vB koduAçık
SimgelerAçık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Saat 01:58.

Design byVBMode
Powered by vBulletin Version 3.6.0
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.1.0
TR Çeviri : Tunaltay






HAYATIN RENGİ


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382