|
|
Asr-ı Saadet’te petrol savaşı
Avrupa’dan bulaşıcı hastalık gibi bünyemize girmiş iflah olmaz bir Bizans karasevdası vardır. Efendim, İstanbul’u alan Türkler Ayasofya’yı görünce çarpıldılar ve onun kubbesini geçmek için yüzyıllarca uğraştılar.
Nitekim Sinan da Ayasofya’yı geçmek için bir ömür boyu uğraşıp durmamış mıydı? Bu zevatın dillerine doladıkları bir başka iddia, Şeyhülislam-Padişah bağlantısı ile Patrik-İmparator ilişkisidir. Şunu demeye getiriyorlar: Osmanlı, Şeyhülislamlık kurumunu Bizans’tan kopya etti. Zaten Selçuklular da “ikta” rejimini Bizans’ın “pronoia”sından çalmamış mıydı? Yok mehter takımı Bizans’ta da vardı vs.
Dillerinin altındaki bakla, bizim yeni ve orijinal hiçbir şey vücuda getiremeyeceğimiz, tarihimizde yeni ve orijinal gibi görünen şeyler varsa bunların da muhakkak başka -tercihen İslam öncesi- bir kaynaktan alınmış olduğudur. Öyle ya, biz kim, orijinallik ve yaratıcılık kim? Bütün tarihimiz yağmacılık, bütün yaptıklarımız çalıntı, bütün mimarimiz kopya. Müslümanlar, tarih sahnesine Cemil Meriç’in ‘aptalların tarihi’ dediği kronolojiye göre Yunan’dan, Roma’dan, Bizans’tan sonra çıktılar ya, ne yaptılarsa ona dışlarındaki medeniyetlerden bir ‘orijin’ (kaynak) ya da kulp bulmak güç olmuyor tahmin edebileceğiniz gibi. Zaten Müslüman Arapların tek olumlu icraatı da bilim ve felsefeyi Yunanlılardan alıp yüzlerine gözlerine bulaştırdıktan sonra gerçek sahibine, Avrupa’ya teslim etmek olmamış mıydı? Öyleyse? Öyleysesi şu: Bizden adam gibi iş çıkmaz, adam gibi görünenlerin de mutlaka vardır bir yamuğu! Lakin bu aşağılık kompleksini aşmanın tek yolu, ‘İnanmıyorum bu yalanlara’ isyanına sığınmak olmamalı. Böyle yaptığımız takdirde, bu iddialar bir korku nesnesi haline dönüşüyor çünkü. Halbuki ‘Karanlığa tekme atacağına bir mum yak’ düsturuyla üzerine gidersek konunun, onu daha kaynağında bitirme şansımız doğacaktır. Sonuçların, yani sivrisineklerin peşinde koşacağımıza, nedenlerin, yani bataklığın kurutulması daha elzemdir. Bu yazıda Bizans ile Osmanlı arasında kurulmaya çalışılan tek yönlü ilişkiyi, Bizans’ı etkileyen, Osmanlı’yı ise etkilenen kutupta gören yaklaşımı tersine çevirecek çarpıcı bir örnek üzerinde durmak istiyorum. Böylece tarihin sadece etkileme-etkilenme şablonuna hapsedilemeyeceğini, aslında tarihte çoğu zaman hatların karıştığını, bir çok halde kimin etkide bulunan, kimin etkilenen olduğunun önceden kestirilemeyeceğini göreceğiz. Ancak bunun için bir miktar tarihin derinliklerine inmekte fayda var.
Hatırlayalım: “Grejuva” diye tarih kitaplarından hafızamızın kıyılarına yapışıp kalmış bir kelime vardır. “Rum ateşi” manasına gelen bu silahın adını en çok İstanbul’un fethi anlatılırken duymuşuzdur. Bizanslılar, kuşatma sırasında bir kabın içine koydukları yanıcı maddeyi ateşleyerek fırlatmış, böylece hücumlarımızı engellemeye çalışmışlardı. “Rum ateşi” Bizans’ın öteden beri -özellikle deniz savaşlarında- kullandığı bir silahtır ve kendi tarihlerimiz bile onun Bizanslıların (Rumların) icadı olduğuna inandırmaya çalışır bizi. Oysa Muhammed Hamidullah hocanın çalışmalarından biliyoruz ki, bu silah, mesela daha Hz. Muaviye zamanında Müslümanlar tarafından tam da Bizanslılara karşı kullanılmıştır. Ashabdan Seleme b. el-Ekvâ’nın İmam Serahsî tarafından alıntılanan rivayetinde bu silahın adı “muharrikat” şeklinde geçmektedir ve anlamı, ‘yanıcı maddeler’dir (”İlk İslam Devleti”, Beyan Yay. 1992, s. 88).
Kulağıma çalınanlara göre bazı okurlarım ecnebi kaynaklarını fazla kullandığı için tenkid ediyorlarmış kitap ve yazılarımı. Haklılar belki ama bazı kesimler var ki, onlar ancak bu dilden anlıyorlar ve halkamıza onları da katmanın bir mahzuru olmasa gerek. İşte size taş gibi bir ecnebi kaynaktan görüşümüzü destekleyen bir alıntı. John Hobson’un “Batı Medeniyetinin Doğulu Kökleri”ne (Cambridge Üni. Yay., 2004, s. 188) konuk oluyoruz: “İslam’ın askeri teknolojileri hızlı gelişmekle kalmadı, çok uzun bir süre Avrupalıların silahları karşısındaki üstünlüğünü muhafaza da etti. 8. yüzyıldan sonra İslam ordularında ateşe dayanıklı giysiler giyen özel kundakçı birlikleri yayıldı. Bu kundakçı birlikleri, Avrupalı Haçlıların “Rum ateşi” (petrol) dedikleri silahlara sahipti. Can alıcı nokta şudur ki, Rum ateşi adı kesinlikle yanlış konulmuştur, çünkü bu silah Orta Doğu kökenliydi. 673 yılında Callinicus adlı Baalbekli Süryani bir mimar yeni ateşin sırlarını yanına alarak Bizans saflarına geçmişti.”
Özetleyelim mi? “Rum ateşi” daha Asr-ı Saadet’te Müslümanların kullandıkları bir silahmış, bir. İkincisi, bu silaha ancak bir Süryani mimarın bilgi casusluğu sayesinde kavuşan tarafmış Bizans, onu icad eden taraf değil. Üçüncüsü de, bu ateşin hammaddesi petrolmüş ve petrol, yani “neft”, daha Hz. Ali’nin hilafetinde İslam devletinin her tarafında alınıp satılan ve kolayca bulunan bir maddeymiş. Dolayısıyla Müslümanların onu Bizans’tan önce tanımalarından daha doğal bir şey olamazmış. Gerçekte bu ateşe asıl yabancı olan taraf Bizans’tı. Gelgelelim biz, her geçen gün biraz daha çağdışı kalan ders kitaplarımızda bu silahın Müslümanların buluşu olduğunu aklımıza dahi getirmeden “grejuva”nın yanına bir parantez açıyor ve içine özene bezene “Rum ateşi” diye yazıveriyoruz. Allah’tan ki, Hamidullah Hoca gibi ömrünü karartılmış ufuklarımıza meşaleler dikmeye vakfeden insanlarımız ve Hobson gibi hakşinas tarihçiler var dünyada da, hakikatlerimiz gözlerden nihan kalmıyor. Daha sizi II. Murad devrine götürüp Bizans ordusunda Osmanlılara özenerek kurulmuş bir “yeniçeri birliği”nin Floransa’ya yaptığı yolculuğa davet edecektim. Ne çare ki, şu an ‘bize ayrılan yer’in tabanına çakılmış vaziyetteyim. Bu ilginç konuyu haftaya bıraksak olmaz mı?
Alıntı:
|
MUSTAFA ARMAĞAN'ın 24/04/2005 tarihli yazısı...
|
|